Wednesday, August 22, 2012

5 dakikada 166 gün...

Döneli bir ayı geçti...

Kendimi bir masalın içine girmiş de çıkmış gibi hissediyorum. Bir koku, bir şarkı, bir cümle bazen beni kilometrelerce öteye, tek bir andaki tek bir duyguya götürüyor. Gerçek mi rüya mı bilemiyorum...

Böyle bir ruh hali, hoşgeldin beşgittin muhabbetleri,  günlük kargaşa ve "Peki ya şimdi ne olacak" sorusu kafamda çalkalanırken "galiba tutunamayacağım" diye paniklemeye başlamıştım. Hiç tanımadığım insanlardan gelen destek mesajlarıyla coşup, köstek mesajlarıyla da yerin dibine giriyordum. Zaten kırılgan bir insanım, iyice hassas oldum anlayacağınız. Hatta hayatımda ilk defa uyku problemi çektim. Böyle delirmeye hiç gerek yokmuş halbuki. Yolun bana öğrettiği en büyük dersi, kendime gerektiğinde "dur" demeyi unutuvermişim...

Sonra durdum. Nefes aldım. Şimdi her şey yerli yerine oturuyor. İş güç bakmaya, Türkiye gündemine küfretmeye (gerçi bunu hiç bırakmamıştım), "ay saçım beyazlamış nasıl insan içine çıkacağım, kilo da aldım" gibi saçma dertlere üzülmeye, gideceğim bir konser için deli gibi heyecanlanmaya başladım. Boğazdaki yunuslar,  Selimiye koyunun şeffaf denizi, Ankara'nın bozkırı :) da bana iyi geldi sanırım. Deli gibi yedim içtim bir de üzerinize afiyet...

Hayat güzel yahu, şımarık üzüntüler için de çok çok kısa... Hem saçma bir romantik komedi izliyorsunuz mesela, John Cusack oynuyor. Daha önce rol aldığı High Fidelity geliyor aklınıza, oradan da kitabın yazarı Nick Hornby'ye uçuyor düşünceleriniz. Kütüphanenize dalıp kendisinin bütün kitaplarını halının üstüne seriyor, sonra da sevdiğiniz bölümlerin içinde kayboluyorsunuz. Evde olmak mutluluk veriyor... Size ait bir dünya çünkü ev. Küçük şeylerden keyif almak.... İçinde bulunduğum durumdan keyif almak... Bunlar için düşmemiş miydim yola? (Keşke Dosteyevski'den falan örnek verseydim ya, kültür seviyemi bir kez daha ortaya sermiş oldum, bir sonraki paragrafta toparlamaya çalışacağım)

Ama yanlış anlaşılmasın, "ev kadını"da olmadım. Ailemin sağlığı, huzuru dışında "kendin için tek bir dilek hakkın var" dense bir tur daha atmayı seçerim. Nick Hornby kitapları yerlerine kaldırılıyor çünkü. Koltuğumun daimi arkaşları Corto Maltese hikayeleri, Gregory David Roberts'ın Shantaram'ı, Özcan Yurdalan'ın Sarı Otobüs serisi bugünlerde. Bazen Hint ezgileri, bazen Carlos Gardel'in tangolarını dinleyerek gözümü tavana dikip hayali maceralar yaşıyorum...

Galiba en büyük korkum eski alışkanlıklarıma dönüp bu yolculuğu unutmak... Bunu engellemek için de yol boyunca çektiğim görüntülerden oluşan 5 dakikalık bir video hazırladım. Günde kaç kere izliyorum, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sigur Ros da güzel parça yapmış Allah için... Benimle 5 dakikada hızlı bir tur atmak isterseniz siz de, tıklayın alttaki linke... Sonra da toparlanın düşün yollara... Ne zaman gitti tren demeyin...