Wednesday, July 18, 2012

Bir Tur Atıp Geldim

Ve İstanbul... Keşke size uçak alçalırken nasıl romantik duygular içine girdiğimi anlatabilseydim ama uyuyordum. Ya da pasaportumu damgalayan genç kardeşimizin "Ooo Duygu Hanım hoş geldiniz, biz ailecek sizi takip ettik" dediğini yazabilseydim ancak o da kısmet değilmiş. Değilse biliyorum ki tüm Türkiye beni bekliyor heyecanla... Tanınmamak için güneş gözlüğüm ve Indiana Jones şapkamla çıktım dış hatlar terminalinden...  Ona rağmen magazinciler yakaladılar, başladılar soru yağmuruna tutmaya...


-Duygu nasıl hissediyorsun?
-İyiyim, biraz yorgunum... (Çok yorgunum aslında. Ama bünyem yolculuğun sonuna geldiğimi anlayamadı. Uçakta uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken "Nerede kalacağım şimdi" diye saniyelik panik yaşamam ve sonra "Eve dönüyorsun Duygu" diye kendime tokat atmam da bu sebeptendir. Yanımdaki aile biraz korkmuş olabilir. Ama ben de onların ciyaklayan çocuklarından korktum. Her neyse gözlerim kapansa da yerimde duramıyorum. Ama salak gibiyim. Bön bön bakıyorum. Beynim "off"a almış kendini de kemiklerim otomatik olarak yol almak istiyor sanki.)

-En çok nereyi sevdin?
-Los Angeles hariç her yeri çok sevdim. (Bu soruya belki bir ay, belki bir yıl sonra, ve yine BELKİ bir yanıt verebilirim. Şu anda tüm yaşadıklarım birbirine girmiş durumda. Bu yolculuğu parçalara bölmek imkansız gibi geliyor. Umarım bu tip seyahatlere çıkma fırsatını yeniden bulurum da,  "Hangi seyahatini daha çok sevdin" gibi sorulara cevap vermem gerekir.)

-Değiştin mi?
-Bilmem, zaman söyleyecek. (Nasıl değişmemiş olabilirim ki? Kendime daha çok güveniyorum bir kere. Karşıma çıkan her engelde "Tek başıma dünyayı gezdim, bundan mı çekineceğim?" diyebileceğim. Hayalimi gerçekleştirmiş ve çok yer görmüş olmanın gazıyla ukalalaştım ayrıca. Arkadaşlarımı şimdiden uyarayım.  Daha iyi bir insan oldum ama...

Gözlerimi kapatınca Hindistan'da yürüdüğüm bir sokağa gidiyorum bazen. İki tarafında yerde insanlar yatıyor... Ve çöpler... Ve yüzlerinde açlık... Ve bu durumda bile ben yuvarlanınca bana yardım edişleri... Güler yüzleri... Kirli ama rengarenk ve uyumlu kıyafetleri... Ve güzellikleri... Ve kaosun içindeki düzenleri... Veya Kamboçya'da koşup oynarken mayınlara basarak sakat kalmış çocukları düşünüyorum. Bir ülkenin kendi kendini yok etme girişimini... Ağaçlara vurularak öldüren bebekleri ve hala yağmurdan sonra toprağın üstünde beliren kemikleri... Tüm dünyanın gözlerini kapadığı bu katliamda ülke nüfusunun en az üçte birinin korkunç şekilde öldürülüşünü... Ve bu acı dolu yakın geçmişe rağmen insanların güler yüzünü kaybetmeyişlerini... Yüzen evler arasında köylülerle yaptığım nehir yolculuğunda el sallayan çıplak çocukları... Sonra dünyanın öbür ucunda, Peru'daki Titikaka gölünde gördüğüm yüzen adaları düşünüyorum. Yaklaşık 4000 metre yükseklikte yoklukta verilen yaşam mücadelesini... Evinde kaldığım köylülerin yaşamlarındaki sadeliği... Ve sömürgeciliğin korkunç yüzünü... Yapılan soykırımları...  Bir memlekette "Neden hiç yerli tipli insan yok?" diye sorduğunuzda aldığınız insanlıktan nefret ettiren cevapları... Ve bütün bunlara rağmen dünyanın her tarafında hala "Beyaz" rengin ne kadar önemli sayıldığını... Sonra su bulamayan insanların yanına kurulmuş süslü binaları... Ve bu süslü binaların sakinlerinin su bulmaya değil insanları yollamaya yönelik arayışlarını... 

İşte gözlerimi kapadığımda bütün bunlar kafamda dalgalanıyor. Tüm hüzünlerden bir parça içime aldım. Böyle bir yolculuğa çıkan her normal vatandaş daha iyi bir insan olur, buna eminim. Çevremdekiler farklı düşünebilirler ama... Daha önce herkesin problemini kendime dert eden ben, bütün gördüklerimden sonra minik detaylara vahlayarak kendimi hırpalamanın gereksiz olduğunu fark ettim. Çünkü dünya iyi insanların çoğunlukta olduğu ama kötü insanlar tarafından yönetilen bir yer. Ve ilerlemek için ilk önce bunları birbirinden ayırmak, sonra gereksiz hüzünlere "hayır" diyerek önemli problemlere doğru yürümek gerekiyor. İnsanoğluysa genelde bunun tersini yapmaya meyilli. Hem daha kolay olduğu, hem de kendini daha çok sevdirebildiği için...

Başka ne konularda değiştin derseniz, sakinleştim. Sanki daha önce içimde bir savaş vardı, şimdi durdu. Hayatı akışına bırakmak gerektiğini anladım. Bazı özelliklerimi hiç sevmiyor, değiştirmek için çok hırpalıyordum kendimi. Buna bir son verdim. Kendimi olduğum gibi kabul etme yönünde en azından bir adım attım.

-Aman ne güzel yaptın. Peki kendinle ilgili daha önce bilmediğin, yeni keşfettiğin bir şey?
-Vahşi hayvanlara karşı olan sevgim ve salaklık boyutundaki korkusuzluğum.

-Hiç eve dönmek istedin mi?
-Hayır. (Bu yolculuk her zaman çok kolay olmadı. Bazen çaresizlikten, bazen yorgunluktan, bazen kızgınlıktan gözyaşlarıma engel olamadım. Arada durup "Ulan ben neredeyim?" diye sordum. Küflü odalarda uyudum. Ama hiçbir zaman geri dönme fikrini aklıma getirmedim. "Bunlara sonra gülerim" dedim. Kötü anımda yanımda duran insanı tanıdığım için mutlu oldum. Bir sonra göreceğim yerleri hayal ettim. Bunların da yolculuğun bir parçası olduğunu zaten daha en başında kabullenmiştim. Macchu Picchu'dan inerken ayak tırnaklarım morardı mesela. Acıma bakarak "Olsun bunu gördün ya, ayak tırnakların da düşsün, ne yapalım" dedim. (Ama düşmediler)

-Böyle bir yolculuğa çıkmayı düşünenlere önerilerin var mı?
-İmkanınız varsa hiç durmayın çıkın. İmkan derken parayı kastetmiyorum. Ben biraz şımarık dolandım ama parasız pulsuz o kadar çok genç dünyayı geziyor ki! (Genç de değilim zaten)... Birçok ülke vize de istemiyor. Eğer pasaport alacak durumunuz varsa maddi imkanlar dert olmamalı. En azından dürüst olarak şu soruyu cevaplayın "Beni engelleyen gerçekten içinde bulunduğum durum mu yoksa korkum mu? Ben ki çok korkak yapıda biriyim, bu işin içinden çıktım. Kafamın bu kadar havada olmasına rağmen tek parça olarak döndüm. Herkes yapabilir.

-Bundan sonra ne yapacaksın?
-Bakalım...

-Başlarken birçok insana teşekkür etmişsin, bitirirken teşekkür etmek istediğin kimse?
-O kadar çok ki! Aileme bir kere daha teşekkür etmek istiyorum mesela. Beni özgür bıraktıkları için.. Her şekilde bana destek oldukları için... Ve beni devamlı merak etseler de bana çaktırmadıkları için... (Meksiko ve Rio harici, ama o kadar da olur. :)
Sonra beni en iyi şekilde ağırlayan arkadaşlarım Sandipa, Sanu, Indranil, Tulsi, Elsa, Martin, Masako, Suna ailesi, Tuck ailesi, Hilda ve Andreia'ya,
Ve bana katılmak için onca yol uçan Helin ve Ceyda'ya...
Ve yol boyunca tanıştığım güzel insanlara...
Ve bloguma tıklayarak benimle yolculuk yapan herkese ... Onlar sayesinde hiç yalnızlık çekmedim.

-Peki Duygu, iyi dinlenmeler o zaman.


İşte böyle, röportajımı verip annemi kucakladım. Sonra da eve gittim. Yatağım ne rahatmış! Su da sıcak akıyor :) Küçük şeylerin değerini daha iyi anlıyorum. Şimdilik blogumu takip etmeye devam edin! Daha koyacağım fotoğraflar var. Ve belki söyleyeceğim birkaç şey de olur...

Hayalimi gerçekleştirirken yanımda olduğunuz için bir kez daha, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!...



Sunday, July 15, 2012

Bitirirken...

İstanbul'daki son gecemde yazdığım yazıyı okudum - Haydi Bismillah.  O zamanki heyacanıma gülümsedim.  Şimdi de bir şeyler karalamak istiyorum ama ilk defa bu kadar zorlanıyorum.
Beş buçuk ay hem çok hızlı hem çok yavaş geçti. Yoldayken başka bir boyuta geçiyorsunuz, zaman kavramı farklılaşıyor. Öncesi nasıldı unutuyorsunuz.
Yarın İstanbul'a doğru yola çıkıyorum.
Aileme sarılacağım, arkadaşlarımı göreceğim, şimdi değerini daha iyi anladığım İstanbul'a kavuşacağım için mutluyum.
Yolda olmanın verdiği özgürlük duygusundan, sürprizlerden, farklı dünyalardan uzaklaşacağım için de üzgün...
Ve yorgun...
Ve gururlu...
Ve meraklı...
Ara ara da hiçbir şey hissetmiyorum bu durumla ilgili.
O zaman bana iyi yolculuklar!

Friday, July 13, 2012

Rio de Janeiro - Tepeler, Plajlar ve Favelalar...

Evet Rio maceralarımı yazmamak için  çokça bahane ürettiğimi fark ettim. Farkındaysanız 2 yazıdır kendisini övüp size sevdirmeye çalışıyorum. Özellikle aileme. Nitekim bir hafta önce...
Annem: Bundan sonra nereye gideceksin?
Ben: Rio'ya
Annem : Rio'ya?
Ben: Hı hı
Annem: Tek başına mı?
Ben: Hı hı
Annem: Kaç gün kalacaksın? (Kaç gün merak edelim?)
Ben : Henüz bilmiyorum (Merak etmeyin)

Rio'daki ilk günüm...
Annem : Bak tek başına gezme, turlara katıl, iyi bir yerde kal, cimrilik yapma
Ben: Hı hı, fotoğraf makinemi yanıma almadım (Tedbirliyim)
Annem : Bak orası tehlikesiyle meşhur.
Ben : Ama o turistleri ilgilendiren bir durum değil. Genelde uyuşturucu işindekileri doğruyorlar (Evet kullanmamam gereken bir kelimeydi)
Annem: Turlarla gez tamam mı? (Hala "tamam" demedin, bekliyorum)
Ben: Hı hı, merak etmeyin.

5 dakika sonra
Babam: İyi misin?
Ben : Evet evet iyiyim gayet
Babam : Tama kendine dikkat et oralarda
Ben: Hı hı

(Babalar daha az konuşur bildiğiniz gibi)

Neyse işte bu konuşmalardan sonra ben pek söz dinlemedim. :( Ancak hep sora danışa hareket ettim ve son gün dışında fotoğraf makinem hayvan gibi olduğundan yanımda taşımadım. (Aslında böyle durumlar için bir de ufağını bulundurmak gerek. Tek kullanımlık bakındım ama göremedim, telefonumla çektim) Önemli olan "Turistim" diye insanların gözüne sokmamak, altınlarla gümüşlerle dolanmamak ve rahat davranmak. Bu şekilde sokaklarda elinizi kolunuzu sallaya sallaya yürüyebilir, otobüslere, dolmuşlara binebilir, gerçek Rio'yu daha yakından tanıyabilirsiniz. Beni zaten Brezilyalı sanıyorlar ağzımı açmadıkça, çok sarışın değilseniz siz de Brezilyalı damgası yersiniz.  Bunun tek kötü yanı devamlı birilerinin muhabbete girmeye çalışması. Ben de hödük hödük bakıyorum... Bir de bu şehirde Lima'nın ve Meksiko'nun tersine (ve hatta İstanbul'un) taksi güvenli. Kendinizi kötü hissettiğiniz an durdurun sarı araçlardan birini, otelinize geri dönün... Ve yine İstanbul'un aksine, kadın turist olduğunuz için iki de bir tacize uğramıyorsunuz. Buranın kadınları hem çok güzel, hem de istedikleri gibi giyinme özgürlükleri var. Devletimiz gelip el atarsa iyi olur. Biraz inceledim adamların bakışlarını. Mesela işi gereği çıplaklığı biraz abartmış bir hanımcağızın üzerindeki iki parça kumaş sadece vücudunun zaten iri olan iki yerini daha da büyütüp kaldırmaya yarıyor. Dibinden geçen adamların en ufak dikkatini çekmiyor. Bu gözlemlerimi "kadınlar bizi tahrik ediyor, o yüzden taciz ediyoruz, hepsi onların suçu" diyen dallama ötesi "biip" "biip"lerin burun deliklerinden içeriye sokasım var. Düşünürken sinirlendim ağzım bozuldu, kusura bakmayın.

Benim yaptığım turistik aktivitelere gelelim. Şu meşhur İsa heykeline gitmekle başlamıştım maceralarıma. Çünkü kaldığım hostelim dibindeydi ve sabahın köründe geldiğim için check-in yapamamıştım. Manzara inanılmaz. Bir milyon fotoğraf görseniz de yetmez, gitmeniz gerek. Ama İsa heykeli neden dünyanın yeni harikalarından biri sayılıyor anlam veremedim.


Gerçi 3 yazıdır kendisinden bahsettiğime göre bir hikmeti var..  Çıkabileceğimiz başka bir tepe daha var. 55 real bayılarak teleferikle Rio'nun başka bir simgesi olan Pao de Açucar'ın zirvesine ulaşmak mümkün. Teleferikle aram iyi değil benim.


Biraz başım döndü. Manzara yine muhteşem. Bir de tam önünüzden uçaklar keskin bir dönüş yaparak alçalıyor ve iniyor. Sanırım bir saatten fazla uçakları izledim.

Elbette Copacabana ve Ipanema plajlarına  bol zaman geçirdim. Özellikle gün batımında ikisi de muhteşem oluyorlar. Havanın kötü olduğu zamanlarda her 50 metrede bir adamla karşılaşıyorsunuz. O zaman doğanın keyfini çıkarıyorsunuz. Güneşliyken de iğne atsanız düşmüyor. O zaman da kalabalığın keyfini çıkarıyorsunuz. Her telden, her gelir grubundan, her ırktan insan var. Normali, turisti, delisi, fahişesi, hırzısı, uykucusu hepsi çoluk çocuğuyla sahilin keyfini çıkarıyor. Hep beraber voleybol oynanıyor, iplerin üzerinde yürünüyor, dalgalarla boğuşuluyor. Ben Copacabana'yı daha çok sevdim. İki plaj da halk plajı ama Copacabana daha geniş ve daha renkli geldi. Ipanema semti buranın Etileri. Bir yığın  yeme içme mekanı ve pahalı dükkan bulabilirsiniz. Keyifli aslında da Rio'nun gerçeğinden uzak... Yine de kesin gidilip görülmeyi, güneş orada batırılmalı... Ayrıca çok güvenli olduğundan birçok kalacak yer de Ipanema'da. Bir de bu şarkı gelsin o zaman size...


Neyse "hiç mi korku dolu anlar yaşamadın?" diyeceksiniz. Korku denemez de bir gün biraz panik oldum. Buranın bir tepe üzerine kurulu Santa Teresa diye bir semti var. Rio'nun Cihangir/Galata'sı diyebiliriz. Akşam "cool" takılıp iyi müzik dinlemek, gündüz de manzaranın tadını çıkararak eski sokaklarda güzel evlerin arasında güvenli bir şekilde yürümek için ideal. Yalnız ben biraz fazla gaza geldim. Semtin şehir merkezine yakın tarafında Şili asıllı bir artistin emek emek seramiklerle, aynalarla süslediği merdivenler var. Onu bulayım derken kayboldum, dağ tepe yürümem gerekti. Ama burada sorun yok. Geri döndüm. Bu sefer otobüse bindim, Rio Katedrali'ne gittim. Hiç gözünüzün önünde eski bir bina canlanmasın. İnternetten çaldığım fotoğraflara bakabilirsiniz. 


Ve bu demir yığını hayatımda gördüğüm en büyülü dini mekanlardan biri. Neyse "vay anasına" falan diyerek dolandım içinde. Sonra haritaya baktım hazır kutsal alandayken. Benim merdivenler çok yakın. Yine kayboldum tabii. Yalnız bu sefer kaybolduğum sokaklar pek tekin görünmedi gözüme. Sokakta tek başına oturan üstü başı dağılmış pek çok adam vardı. Ve çöp yığınları. Baktım polis turluyor. Rahatlamaya çalıştım. Yine bütün sakinliğimle yürüyüp merdivenlere ulaştım.


Sonra da aynı gazla otele kadar tırmandım (ciddi bir yokuş). Ama o kadar da sakin değilmişim. Artık nasıl yürüdüysem 2 gündür bacağım ağrıyor. Neyse kaybolduğum alan Centro - Lapa arası. Lapa geceleri inanılmaz renkli olan, milletin sokakta dans ettiği, gidilesi bir yer. Ancak gündüz çok tenha. Ana caddesinde problem yoktu da, ara sokaklar kötü... Belki de bana öyle geldi.

Son günümün önemli aktivitesi de favela turuydu.


Evet en sonunda bir tura katıldım. Beklediğim kadar ilginç değildi ama yine de bayağı bir aydınlandım. Hayatında gecekondu görmemiş batılılar şaşkın şaşkın baktılar. Rehber uzun uzun Brezilya'daki gelir dağılımın adaletsizliğini anlattı. Sonra 70000 kişinin yaşadığı en büyük favelaya gittik. Her tarafta elektrik kablosu var ve hepsi birbirine girmiş durumda. Nasıl bir sistem anlamak zor. Evler de böyle iç içe. Sokak yok zaten. Favalelar tepelere kurulduğundan labirent gibi dar merdivenlerden ve tünellerden geçerek ulaşım sağlanıyor. Biraz orta çağ mimarisini andırıyor ama o zamanın insanı altyapı ne demek biliyormuş. Bunların en büyük problemi kanalizasyon ve çöp... Değilse her evde uydu bile var... Tepeden favela manzarası çekebileceğimiz bir yerde durduk. Aşağıda bir okul var. Hıyar Amerikalı bir kız "Bu özel okul mu?" diye sordu. Rehber şaşkınlıktan cevap veremedi. Üniforma giydikleri için sormuş, onlar da öyle çünkü. Kıt beyinli, insanlar çöp içinde yaşıyorlar, ne özel okulu... Buranın biraz ana caddesinde takıldık. Sonra başka bir favelaya gittik. Turdan kazanılan parayla desteklenen, çocuklarının okul sonrası zaman geçirmesi için açılan bir merkezi gezdik. Sonra da favelanın içine daldık. Bu favela hükümet tarafından tanınmakla kalmamış, aynı zamanda örnek bölge olmuş. 




Çeteler de çöpler de temizlenmiş. Evler aynı evler tabii... O ara sokaklarda çete savaşı arasında sizlere ömür olmak harbi çok kolay. Bizi silahlı adamların dolandığı favelalara götürmediler tabii. Ama durum daha iyiye gidiyormuş. Artık işçi sınıfını kilometrelerce öteye atamayacaklarını, favelaları yıkmaya çalışmak yerine bir şekilde yaşanılır alanlar haline getirmeleri gerektiğini anlamışlar. Bazılarında polis merkezleri bile açmaya başlamışlar. Büyük favelada bir ara Mcdonals bile açılmış da, önünde çete savaşı çıkınca tırsıp kaçmışlar. Aynen Mumbai'nin slumları gibi Rio'nun favelaları da çok ilginç alanlar. Okumuş etmiş ama iş bulamamış insanlar da buralara yerleşiyor. Yepyeni bir başlangıç yapmak isteyenler de. Kimsenin hayat boyu biriktirilen kağıt parçalarıyla, bilgisayar kayıtlarıyla ilgilenmediği bir yer... Düzen dışı düzen... Şehir içinde şehir...

Bu arada Rio'da konaklama çok pahalı. Normalde otelde kalacak adam bile dorm tipi yerleri tercih ediyor. Herhalde o yüzden sezon dışı olmasına rağmen tüm eğleceli/iyi/merkezi hosteller doluydu. (2 gün öncesine kadar hala yer bulunabiliyordu ama) Sadece benim gibi son ana bırakmayın derim. İki ayrı yerde kaldım. Florianapolis'teki rehberden sonra hostellerin bir tanesinin sahibi de yarı Türk çıktı. Merak etmeye başladım. Buraya toplu bir göç mü olmuş? Kimler, neden gelmişler? Bu konuyu dönünce işsiz kalırsam derinlemesine araştıracağım. 


O değil de yarın Sao Paola'ya gidiyorum... Son durak...













Rio - Suyun Neresi Tuzlu, Neresi Tatlı, Belli Değil...

Rio de Janeiro...  Rio Portekizce nehir demek. Portekizliler buraya ilk geldiklerinde Rio körfezini nehir ağzı sanmışlar, o yüzden böyle isimlendirmişler. Bunu daha önceden merak edip araştırmış, sonra da kendi kendime bayağı bir hihoho sesler çıkartarak gülmüştüm. Ama komik değil. Bu şehir sizi her zaman kandırmaya hazır çünkü... Suyun neresi tuzlu, neresi tatlı, belli değil.


Plaja gidin ve etrafınıza bakın. 2 adam göreceksiniz. Birisi bin senelik mayosuyla güneşleniyor, öbürü son moda sörfçü şortuyla sahilde sportif faaliyetlerde bulunuyor. Hangisi daha zengin? Bilemezsiniz... Paralı insanlar dikkat çekip telef olmamak için özensiz giyinirken, buranın meşhur favela (gecekondu) gençliği her cins insanın karıştığı tek yerde kimliğini belli etmemek adına iyi bir şort (veya çakması) edinebiliyor. Kim fakir, kim zengin, belli değil... 


Sonra favela halkı bedenini satarak, uyuşturucu pazarlayarak, çalıp çırparak yaşıyormuş fikri yerleştiriliyor kafanıza. Aynı zamanda bu halk deli gibi eğlenip istediği gibi sevişiyormuş diye düşünülüyor. Orta sınıf ve zengin kesim de dinine pek bağlıymış sanıyorsunuz. Çünkü büyük ve süslü kiliseler hep tıklım tıklım. Haçlı kolyeleri takmayı pek seviyorlar. Bir de dev bir İsa heykeli var gökte... Favelalardaki kilise sayısı diğer bölgelerdeki kilise sayısını onlarca (yüzlerce değilse) katlıyor halbuki. Kim dindar, kim değil, belli değil...


Bir de işin tehlike boyutu var. Favela halkının güvenliği organize suç tarafından sağlanıyor. Evet çete kavgasında kimvurduya gitme tehlikesiniz var ama onun haricinde kapınız sonuna kadar açık uyuyabiliyorsunuz. Kimse kılınıza dokunmuyor. Bu "özel güvenliğin" silahları polisinkinden daha iyi... Ayrıca polisinde kimin için çalıştığı da belli değil... Anlayacağınız neresi tehlikeli, neresi güvenli, belli değil... Kim dost, kim düşman belli değil... 


Bu liste de böyle uzar gider... Rio eminim insanı her gün farklı şekilde şaşırtabilir, kandırabilir, dalga geçebilir... Muhteşem manzarasıyla hipnotize edip cebinizi saniyesinde boşaltabilir... Caipirinhalarıyla en utangaç insanı sokakta dans ettirebilir... Vahşi denize bakıp hüzünlenen adamı, dalgalarla oynayan gençlerin çığlıklarıyla güldürebilir.


Bu yazıya maceralarımı yazmak üzere başlamıştım ama Rio'nun ruhunu anlatmaya çalışmaktan kısmet olmadı gördüğünüz gibi. Çünkü sanıldığı gibi bir yer değil...











Thursday, July 12, 2012

Rio'da Nasıl Erdim veya Eremedim?

Bütün gün yürümüşüm. Hostelin terasında kimse yok. Hamağa uzanıyorum. Elimde buz gibi bira. Yeşil tepelere bakıyorum. Tepelerden birine meşhur Kurtarıcı İsa kurulmuş. (Hani şu dünyanın 7 yeni harikasından biri olan) Bulutlar önce kafasını, sonra tüm vücudunu kaplıyor. Serin bir rüzgar esmeye başlıyor. Üşüyorum. Odaya gitmeye üşendiğimden hamağın kenarlarına sarılarak ısınmaya çalışıyorum. Kozada gibiyim. Ulan bu kadar dünya turu yaptım, hala kelebek olamadım diye kendi kendime espri yapıyorum. Evet pek komik değil. Ben de gülmüyorum zaten. Dönüşümü düşünmeye çalışıyorum, düşünemiyorum... Akşam ne yapsam diye düşünmeye çalışıyorum, düşünemiyorum. Düşünmeye çalışmayı kesiyorum. Gözlerimi kapamak istiyorum ama Rio pembe gökyüzünün altında. Bu anı kaçırmak istemiyorum. Bulutlar artıyor, güneş gidiyor. Suratıma yağmur damlaları düşüyor.  Aldırmıyorum (üşengeçlikten) Ve birden İsa heykeli simsiyah gökyüzünün  ortasında ışıldayarak beliriyor. Sanki günahkarlara "yola gelin" der gibi. Kimse sallamıyor.  Bu garip şehir başka hiçbir şehre benzemiyor. 

Dünyanın en tehlikeli kabul edilen yerlerinden birinde bulduğum beklenmedik huzur yolculuğumun en güzel sürprizlerinden...Yoksa erdim mi? Evet kesin erdim... derken bira şişesi devriliyor ve onu yakalamaya çalışırken kozadan düşme tehlikesi geçiriyorum. "Ay uy amanııın" sesleriyle hayata geri dönüyorum.

Pek de erememişim...

(Maceralarımı ayrıca yazacağım. Nitekim ben ve Rio ilginç bir ikili olduk)

Tuesday, July 10, 2012

Florianapolis

Marachel, Mondo Nuovo ve Paraguay duraklamalı uzuuuun bir yolculuktan sonra Florianapolis'e ulaştık. Atlantik sularında, Santa Catarina adası üzerine kurulmuş bir şehir kendisi. Kalabalık merkezi terk ettiğiniz an yemyeşil tepeler arasındaki kumsallar ve  balıkçı köyleri selamlıyor sizi. Bu kadar suyla haşır neşir olan bir şehir bana ister istemez İstanbul'u hatırlattı. Kanım çabucak ısındı. Kötü hava şartları da moralimi bozmadı. Bomboş kumsalda kayaların arkasında patlayan dev dalgalara bakmak hücrelerimi yeniledi. (öyle hissettim daha doğrusu)




Biraz eller havayalı bir tekne turuyla başladı maceramız. Andreia cüzdanını evde unuttuğu için bendeki nakit paraya kaldık. Yemek molamızda her şeyimizi kuruş kuruş hesapladığımızı gören garson, "bozuklar kalsın abla" dedi... Mutlu olduk. Bir şişe su aldık. Rehberimiz yarı Türk çıktı bu arada, bizi bu yörenin tarihi hakkında Portekizce aydınlattı. Andreia büyük bir sabırla detaylı açıklamaları çevirdiyse de ben tam takip edemedim. Yine felaket bir hapishane gördük. Hain askerleri bir odaya tıkıyorlarmış. Yemek, su, tuvalet falan yok tabii. Zavallı askerler biri ölünce içini açıp biriken dışkıyı dolduruyorlarmış ki en azından biraz temizlensin ortalık. Cıstak cıstak giderken bir yunus sürüsüne, bir de yolunu kaybetmiş olan bir penguene rastladık. Nasıl tatlı yüzüyordu... 

Neyse buradaki zamanımı gün gün anlatmam biraz sıkıcı olabilir. Yaptığım 2 ilginç aktiviteden bahsedeyim. Birincisi manyak bir rüzgar eşliğinde Huacachina'daki gibi kum tepelerinden kızakla kaymaktı...  İnsan iyice sersemliyor...

İkinci acayip deneyim de cachaça yapılan bir atölyeye off-off road bir yoldan besmele çeke çeke gitmemiz oldu... Cachaça şeker pancarından yapılan bir içki bu arada. Gittiğimiz yerdeki adam manyak çıktı. Tatmamız için cachaçaları büyük büyük bardaklara doldurdu. Sonra işlenmemiş %70 alkol barındıran bir şişeden ikram etti. Dilimizi dokundurduk anca. Daha öğlen olmamış... İçemediğimiz koca bardağı boşa götürmedi merak etmeyin, tahta masaya dökerek ateşe verdi. Bunları muhabbet olsun diye yapıyor en fenası, turistik bir yer falan sanmayın...  Sonunda Andreia 2 litre normal cachaça almaya karar verdi. Amca bulduğu ilk şileye dolduruyor verilen siparişi. Andreia'nın şansına plastik kola şişesi düştü. İçindeki kolayı döktü, hop şöyle bir çalkaladı, sonra cachaçayı doldurmaya başladı. Biz hayret dolu gözlerle adamı izliyoruz.. Ben kopmamak için dışarı çıkıp çiçek böcek inceledim. Neyse pek leziz ama... Bir parçasını çaldım, Rio'da bitirmezsem İstanbul'a kadar yolu var.

Çok ucuz olduğundan löp löp istiridyeler, midyeler, karidesler yedim. Bir sürü farklı insanın evinde konakladım. Deli dolu muhabbetler dinledim ama çoğunu anlamadım. Ermiş bir kişi hareketlerimden, burcumdan ve kan grubumdan yola çıkarak kişilik analizimi yaptı. Pek ulu bir insan çıktım. Hatta bir uzaylı... Bana saygıyla yaklaşmanızı öneririm. Köpek dostlarım da oldu. Hamakta uyuklamaya çalışırken patisini tutmam konusunda ısrar eden Golden'ın yeri ayrı tabii.  Bir de en sonunda mate ikram ettiler bana. Arjantin'den beri bu anı bekliyordum. Mate bir ot. Özel bir kaba koyup üstüne devamlı sıcak su ekliyorlar. Metal bir kamışla içiliyor. Size verildiğinde su bitine kadar içmeniz sonra bir sonrakine uzatmanız gerekiyor. Bu arada kamış değişmiyor. Biraz iğrenç bir olay yani. Hem acı, hem ağzınız yanıyor, hem de tükürük deposu. Yine de eğlenceli geldi bana.

Andreia'ya 3000 küsür kilometre yapmışız... Ben kilometrelerimi arttırmak amacıyla Rio'ya da otobüsle gitmeye karar verdim. 18 saatlik bir yolculuk sonrası sersem bir halde Rio'dan yazıyorum bu yazıyı. Üşengeçlikten pek resim bile ekleyemedim. Bir sonraki yazım bayağı ilginç olacak ama, söz...

Wednesday, July 4, 2012

Paraguay, Uruguay, Brezilya - İsimler ve Bayraklar

Jaguar desenli battaniyeler.
Toz.
Alışveriş yapan Brezilyalılar
Renkli sakızlar.
Karmaşa.
Deri ceketler.
Toprak.
Yoldaki sıra sıra pringles satıcıları (karpuz yerine)

Uruguay'a gidemedim, Paraguay'a gideyim demiştim... Sırf "guay" kardeşliğinden. Irmak demekmiş Guaranice. Biraz hayal kırıklığı yaşadım. Tek renk battaniye seviyorum, ondan olabilir. 

"Para" bu yaka demekmiş, "Uru" boyalı kuş. 

"Boyalı kuş" battaniyeleri satmıyorlardır umarım. Kulağa çok daha eğlenceli geliyor ama...

Neyse Paraguay'a ismi için gittim anlayacağınız. Brezilya'ya da sırf bayrağı için gelebilirdim. (Ama başka nedenlerim de vardı neyse ki) Bayraklarını her türlü ortamda sallamayı pek sevdikleri için kendilerini aşırı milliyetçi buluyorum bulmasına da, mutlu bir görüntüsü yok mu?

Arkadaşıma göre yeşil ormanları, sarı altını, mavi okyanusu ve gökyüzünü, beyaz da yıldızları ve ülkenin bölgelerini temsil ediyor. Doğru mudur bilmem. Ben o sarıyı da güneş olarak görüyorum. Bakınca samba yapası geliyor insanın... 


Bizim kan kırmızısı bayrağımıza bakınca da hüzünlü bir türkü çığırası...




Sunday, July 1, 2012

Bonito - Timsaha Nasıl Yem Oluyordum ve Doğanın Diğer Sevimli Vahşilikleri

Bonito... Eğer şeffaf sularda kocaman balıklarla yüzmek, papağanların özgürce uçtuğu, maymunların sizi takmadan ağaçtan ağaca salındığı ormanlarda yürümek, mavi göl barındıran 90 metre derinliğinde bir mağaraya inmek, onlarca timsah görmek, bin bir çeşit kuşun yanından geçmek, anakondanın midesinin domuz büyüklüğünde şiştiğine tanık olmak, vahşi geyiklerle selamlaşmak, 


botla ufak şelalelerden kaymak isterseniz Brezilya gezinizi bu küçük şehre uğramadan bitirmeyin derim. Belki jaguar bile görürsünüz. Doğa vahşi olunca, her şey şans meselesi...

Andreia için bayağı eğlenceli bir dört gün oldu sanıyorum. Benim gibi sakar ve aklı havada bir insanla vahşi doğada kalmak hepinizin isteyeceği bir şey, emin olabilirsiniz. Zaten dakka bir gol bir tuvaletin tokmağı elimde kalmak suretiyle otelde kilitli kaldım. Bu ilk "İmdat" çağrımdı...

İlk günümüz mağara ziyareti,


balıkları besleme (Ahan da kolum kadarlar vallaha) ve çimlerde bezme şeklinde geçti. Hafiften grip belirtileri göstermeye başladım. Ama hiç yılmadım. Buranın içkisi cachaçayı ilaç niyetine aldım. Hele tarçınlısından bir shot içiyorsunuz, boğaz ağrınız geçmekle kalmıyor, ciğerleriniz çözülüyor.

İkinci gün yağmur ormanı yürüyüşü için bir çiftliğe gittik. Anladığım kadarıyla gezip görebileceğiniz bütün alanlar aslında çiftlik, yani birilerine ait. Yasaya göre tüm çiftçiler topraklarının %20'sini doğal haliyle bırakmak zorundalar. Son 20 yıldır da hem bilinçlenmişler, hem de ekoturizmin  çok para getirdiğini fark etmişler. Ne kadar büyük bir alanı kendi haline bırakırsanız, o kadar çok vahşi hayvan geliyor, ilginç bitkiler türüyor. Doğa kendini yeniliyor. O yüzden bu alanların yüzdesini arttırıp çok iyi bakmaya başlamışlar. Hiçbir yere başınızda bir rehber olmadan giremiyorsunuz zaten. Ayrıca tohumlara zarar vermesin diye topraklarla örttükleri dar yürüyüş yollarından çıkmanız, ağaçları taşları ellemeniz yasak. (Ben tabii ki de ilk başta Türklüğüm ve eksik bilgilendirme yüzünden "AAA ne güzel" diye değdim. Sonra azarı yedik.) Yeri gelmişken bu civarda ormanların yok edilip soya tarlaları haline getirildiğini öğrendim. Mesela hayvanlara zarar vermemek adına soya sütünü dikiyorsunuz ya kafaya, aslında binlerce hayvanın ölümünü desteklemiş oluyorsunuz... Gaddar dünya... O yüzden yediğimiz ürünlerin nereden geldiğini bilmek çok önemli, bir kere daha anlamış oldum.

Neyse çiftliğe dönelim, bu çiftlikte timsahlar var bir sürü. Bu timsah türü insan yemiyormuş pek. Çok aç kalırsa belki... Ama tok bizimkiler dediler. 5 ördek kaybolmuş çok yeni. Muhteşem bir yemek yedik timsah manzaralı. Özgürce koşup zıplayan hayvanın eti sütü bir farklı oluyor tabii. Sebzeler de ilaçsız... Sonra ben biraz yaklaşayım da fotoğraf çekeyim dedim. Gölün dibine geldim. Bakıyorum uzaklara, göremiyorum bir şey. Büyük varmış bir tane, onu arıyorum. Sağa bir adım, bir adım daha derken işte, Hürriyet 3. sayfa haberi oluyordum. Hayvan meğersem çıkmış güneşleniyormuş yanımda. Ne bileyim, görmedim. Toprakla aynı renk. Kuyruğuna basmama bir adım kalmış. Neyse deli ve tehlikeli olduğuma karar vermiş olacak ki koşar adım suya girip daldı. 10 dakika çıkmadı zavallı hayvan. O koşunca fark ettim kendisini ben de... O andan itibaren pek bir aciz gözükmeye başladılar bu yaratıklar gözüme. Ama babamın sözünü dinledim, sevmeye kalkmadım hiç merak etmeyin. Nereden o kadar cesaretle gittin suya derseniz, yemek öncesi içinde yılan olan şişeden cachaça ikram etmişlerdi... Herhalde ördekleri kurtarmak adını bizi feda etmek istediler.

Çiftlikte daha fazla kalmamızın tehlikeli olacağını karar verip bir bot gezisine gittik. Olay şu şekilde, 8-10 kişi bir bota doluşuyorsunuz küreklerinizi alıp, etraftaki vahşi hayata baka baka gidiyorsunuz. Botta içine dolan suyu boşaltmak için bir kova var, onu diğer bottakilerle su savaşı yapmak için kullanıyorsunuz, sonra da ufak şelalelerden hafif çığlıklar atmak kaydıyla kayıyorsunuz. Çok ıslak bir aktivite olduğundan fotoğraf çekemedim, o yüzden webden bir görüntü. 


Anakondayı da bu sırada gördük. Nasıl bir hayvan yemişse, kocaman şişmiş. Maymun olabilir dediler :( Ayda bir kere yiyormuş neyse ki. Aman dikkat edin, ay başı bu geziye katılırsanız sıkı tutunun, suya düşmeyin... İlk önce bütün kemikleri kırıyor, sonra bir lokmada cumburlop... 

Bu hayvanlar bizi kesmedi, sorduk soruşturduk 100 küsür kilometre ileride artık vahşiliğin son durağı bir çiftlik olduğunu duyduk. Ertesi gün yolların asfaltsız olmasını sallamadan oraya gittik. Jaguara rastlama imkanınızın en çok olduğu yer. Ben kaplan sevgimden sonra "Jaguar görmek istiyoruuum" diye tutturmuştum. İlk önce 4 çekerle safari


sonra tekneyle gezi vardı. Sivrisinekler bayram ettiler. Off'lanıp durmamıza rağmen her yerimizin tadına baktılar. Neyse bir milyon kuş çeşidi gördük herhalde. 


Ben özgürce uçan papağanlar harici diğerlerini o kadar ilginç bulmuyorum kuş sevmediğimden. Seven bilen biri olsaydım size 10 sayfa yazardım bu hayvanlar hakkında. Ama fotoğraf koyacağım. Yaban domuzu büyüklüğünde hamsterlar var bu memlekette. Onlara bayılıyorum. En çok karıncalı ağaçtan etkilendim ama. Normal hatta güçsüz bir ağaç gibi. Dokunduğunuz anda karıncalar çıkıyor her bir tarafından. Bir karınca 10 kere ısırsa bir gün baygın yatıyormuşsunuz. Ağaçlara dokunmuyoruz yani. Bir yığın timsah vardı yine. Çok tatlılar. Tekne gezisinde pirana tutup onları besledik. Bu kısmı ne kadar doğaya saygılı bilemiyorum tabii. 


Neyse herkes bir sürü pirana tuttu, ben bir tane bile tutamadım. Küstüm. Sonra pirana çorbası içip öcümü aldım. Özel timsah çiftliklerinde timsah da yetiştiriyorlar yemelik. Avrupa'daki Avusturalya lokantalarında bulunur sık sık. Ben yememiştim daha önce. İlk defa denedim. Tavuk gibi. Tavuğu 3 katı fiyata satıyor olabilirler. Neyse Jaguar göremedik tabii. Artık bu fotoğrafla idare edeceğim.


Son günümüzde de balıklarla yüzelim dedik. Giyindik dalgıç kıyafetlerimizi, aldık snorkellerimizi. Başımızda bir rehber ve 5 Fransız genç, bindik kamyona nehre gitmek için. Her tarafta bu kadar timsah varken bizim yüzeceğimiz nehirde olmaması bana pek bir garip geldi. Rehber görebilirsiniz zaten dedi. Şaka mıydı bilmiyorum. Kimse gülmedi. Tek sıra halinde atladık suya. Ben bir de fotoğraf makinesi kiralamıştım, su altı fotoğrafçılığına verdim kendimi. 


Neyse bir ara durduk. Rehber dedi ki "İleride sola döneceğiz, çok akıntı var, peşimden ayrılmayın" Benim gözlüğe su girmişti onu çıkarmaya çalışıyorum, geç kaldım azıcık. Bir de "Aaa balık" derken döndükleri yeri kaçırdım. Sürüklendim. .. Değmemizin yasak olduğu taşlara çarptım, dallara tutundum. Rehber demişti ki bir şey olursa sırt üstü yatın ve öylece kalın, biri gelip size yardım eder."Help" dedim kafamı çıkarıp. Sonra baktım bir Allahın kulu yok. Salak salak yardım çağırıyorum. Biraz panik olmuşum, ayağım yere değiyormuş meğersem, grubu da gördüm uzakta. Akıntıdan çıkıp hızlı hızlı yüzüp yetiştim. Kimse fark etmedi. Ben de utandım, söylemedim. Mola verince "Ne güzeldiiii!" dedim hatta. Bu arada iki kere de o nefes borusunu suya düşürdüm. Rehber bana çok pis baktı en son... Turun bittiğine, benden kurtulduğuna sevindi sanki. Yemek yiyip hamaklarda uyuklayarak unutmaya çalıştım olanları. Olayı Andreia'ya anlattım benle dalga geçti. Kocası skype'tan bana "Help Help" diye laf attı. Neyse çok güzeldi ama. Balıkların hayat da iyi valla. Suyun dibinde bir nokta bulup miskin miskin geçiriyorlar günü. 

Son akitivetimiz dünyanın en büyük ikinci çukurunu ziyaret etmek oldu. Burası da bir adama aitmiş. Uzun zaman çöp ve ölü adam atmak için kullanılmış. Sonra askerin ve itfaiyenin yardımıyla temizlemişler ve doğayı kendi haline bırakmışlar. Son 15 yolda ekosistem kendini büyük ölçüde yenilemiş. Hayvanlar geri gelmeye başlamışlar, özellikle de papağanlar. O kadar çoklar ki! Daha da artmaları bekleniyor. Bu çukurun kenarlarında yuva yapıyorlar. Sonra eşleriyle daireler çizerek çıkıp ağaçlara gidiyorlar. İnanılmaz bir görüntü... Bu hayvanlar nasıl evde beslenir aklım almıyor...


Gribim biraz kötüye gidiyor ama inanılmaz 4 gün geçirdim anlayacağınız... Yavaştan Brezilya'nın sahillerini görme vakti geldi...