Friday, June 1, 2012

Kutsal Vadi ve Macchu Picchu


Kutsal vadi ve Macchu Picchu turu için hazırım! Sabah gel sana biletleri verelim demişlerdi. Gittim. Benim turizm ajansı kapalı. Mal mal bekliyorum. Oradaki Fransız bir çifte sordum "Seni de mi unuttular" dediler. "Bilmiyorum ki" dedim. Bir de ucuza getirdim diye seviniyorum... Neyse 20 dakika gecikmeli olarak bir kadın geldi, tek kelime İngilizce konuşmuyor. Beni bir turist otobüsüne bindirdi alelacele. Program şöyle, ilk önce Kutsal Vadi'de dolanacağım, sonra trene binip Aguas Calientes'e gideceğim, orada turun ayarladığı bir yerde konaklayacağım, ertesi gün Macchu Picchu'ya giden otobüse bineceğim ve içeri gireceğim. Sonra da aynı şekilde geri döneceğim. Elimde sadece tren bileti. Sanmayın ki bir otobüs adam beraber yapıyoruz 2 günlük geziyi. Kutsal Vadi turu beni trene bineceğim yerde bırakacak sonra tek başımayım. Dedim bunlar kesin benim parayı attılar cebe.

Neyse başladık yolculuğa kırık dökük otobüste. Bir rehberimiz var. Kadının İngilizcesinden bir kelime anlamıyorum. İspanyolca açıklamaları takip etmeye çalışıyorum. Tur tam bir rezalet. Bir güne milyon şey sıkıştırdıkları gibi bir de alışveriş yapmamız için bazı yerlerde ekstra duruyorlar. Kuyumcuya bile soktular bizi de kaçtık hemen. Neyse turun önemli iki durağı Pisaq ve Ollantaytambo'ydu. Buralarda Inka kalıntıları var. Gerçekten etkileyici.  Bir de bağlı oldukları aşırı sevimli köyler var.  Kesinlikle gitmeye değer.



Tabii bizim gibi 20 dakikada koca harabeleri gezmeniz beklenirse biraz sinir bozucu oluyor. Kutsal vadinin her köşesi muhteşem zaten, inanılmaz manzaraların arasından gidiyorsunuz yol boyunca. Neyse çok detaya girmeyeceğim.  Macchu Picchu'ya devam edecekleri Ollantaytambo'da bıraktılar. Bayıldım bu köye. Karşı dağda da bir yaşlı bir de genç adam suratı vardı. Çizilmiş gibi. Çok turistik belki ama yerel halk kimseyi sallamadan devamlı ana meydanda parti havasında. Bir ara fotoğraf çekmeye çalışırken müzikleriyle maskeli ve eşekli adamlar geldiler. Birden etraf birbirine girdi. Yanlarında da 6-7 yaşında ufaklıklar, dikkat dağılmışken ceplere dalmaya çalışıyorlar. Tabii onları engellemek için de polis koşuşmaya başladı. Neyse ben de cebimde bir el hissettim ama bir kuruşum yoktu zaten. Bütün gün çok kısıtlı zamanda dağ tepe çıkmaktan yorulmuşum. Bir teresa terleşip Perudaki ilk biramı ısmarladım. O sırada Amerikalı bir adamla tanıştım, Macchu Picchu konusunda beni aydınlattı. Ardından da tren ve Aguas Calientes...

Trenden inince şöyle bir pankart gördüm "Deohu Kan". Dedim benim heralde. Öyleymiş. Beni bir otele yerleştirdi. Hem de oda sıcaktı! Bu haftaki tek sıcak odam... Sonra başka bir adam otele gelip pasaportumu aldı. Sabah 6'da da Macchu Picchu'ya otobüs ve giriş biletlerimi getirdi. Böylelikle 5:20 otobüsüne binip güneşin doğuşunu izleme şansımı kaybettim. Ama olsun. Gittim saat 7'de. Nefes kesici bir yer. Saatlerinizi oturup etrafı seyrederek geçirebilirsiniz. Yeşil dağlar arasında bir cennet.  Ölmeden önce yapılması gerekenlerden. Sanırım gezim boyunca en etkilendiğim yer oldu.


Neyse tura rehber dahildi. Biz 20 kişiyi şeker bir amca gezdirdi. 1400'lü yıllarda 50 senede yapıldığı tahmin ediliyor bu asil tapınak şehrinin. Ama ilginç bir şekilde daha inşaat halindeyken terk etmişler. Zaten yağmur ormanı orası. Hemen doğa kaplamış yapıların üzerini. Gizemli bir yer anlayacağınız. Halen tamamı temizlenmemiş durumda. 10 sene sonra giderseniz daha büyük bir alanı gezme şansınız olabilir. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Zaten o zamanlar nasıl bu kadar güzel şehir planlaması yapıyorlarmış, şimdi nasıl bu kadar çirkin şehirler yapıyorlar anlamak zor. Manzaraya baka baka, şaşıra şaşıra gezdik. İnkaların dili quechua. Hala yerli halk bu dili konuşuyor. Amerikalı bir kadın "İspanyolca'ya benziyor mu?" dedi. Hayatımda duyduğum en saçma soruydu. Neyse bir de Cusco'dan lamalar getirmişler turistler eğlensinler diye. Bir ara herkes harabeleri bıraktı, bu sevimli hayvanlarla oynamaya başladı. Benim de aram iyidi kendileriyle o zaman. Sonradan bozuştuk ama bir sonraki yazıda anlatacağım. Ne akla hizmet ormanın ortasında böyle bir yer yapmışlar diye düşünmeyin. Adamlar günde 1 kilo koka yaprağı çiğniyorlarmış. O kafayla uzaya gitmemeleri garip. Eğer giderseniz yapabileceğiniz 3 tırmanış var, Wayna Picchu (buna ilk gelen 400 kişi çıkabiliyor), Macchu Picchu dağı ve Güneş Kapısı. İlk 2'si tepelere çok dik tırmanış. Bir de uçurum kenarında buluyormuşunuz kendinizi. Ben tek başıma cesaret edemedim. Güneş Kapısına yürüdüm. Nasıl da bir sıcak! Neyse etrafa baka baka çıktım kapıya. Tam karşıdan bakıyorsunuz Macchu Picchu'ya. O zaman işte şehrin garip konumu daha bir kafanıza dank ediyor. 




Bir de tam harabelerin üstüne vuruyordu güneş. Uzun uzun oturdum, sonra inişe geçtim. Yeni trekking ayakkabıları almıştım dünyanın parasına. Küçük almışım sanırım. Nasıl baş parmaklarım acıyor. Dedim herhalde tırnaklarımı kaybedeceğim. Neredeyse gözlerimden yaş geliyordu. 45 dakikada çıktığım yeri bir buçuk saatte indim acıdan. Suyum da bitmişti. Suyu 3 dolara satıyorlar namussuzlar. Mutlaka yanınızda 2, 3 litre su ve yiyecek götürün. İnanılmaz pahalı değilse. İçeri girdikten sonra çantanızı bırakabiliryosunuz. Yanınızda taşımanız gerekmiyor.  Öyle saat 3 gibi otobüse binip Aguas Calientes'e geri döndüm. Yürüyemediğim için pek gezmedim. Çirkin bir şehir zaten. Tayvanlı bir kadınla tanıştım. Doğum günüymüş. Kendine hediye olarak Macchu Picchu'ya gelmiş. Taktir ettim. İyi fikir. Bana bundan sonra gideceğim yer olan Puna'da kalacak yer tavsiye etti. Sakız verdi. Türkiye'ye gelmek istiyormuş. Ben de evime davet ettim. Trende de yerimiz yan yanaymış şansımıza. Geldik Ollantaytambo'ya. Buradan otobüse bineceğiz. Bir yığın şöför ellerinde isimler. Ben kendi adımı göremedim. Sonra "Byrken Tan" diye bir isim gördüm. Ben olduğuma karar verdim. Öyleymiş. Döndüm Cusco'ya. Ertesi gün de sabahın bir köründe Puna'ya turist otobüsü.

No comments:

Post a Comment