Friday, June 29, 2012

Marechal Candido - Kahkahalar Şehri


Bir şehir düşünün. Bu şehrin girişinde bir kapı olsun. Hansel ve Gratel burada mı yaşıyor dedirtsin. Evler 2 katlı olsun. Mimarisi biraz Almanya koksun. Levhalar Portekizce konuşsun. Yollar geniş ama trafiksiz olsun. Bisikletler çoğunlukta, arabalar azınlıkta olsun. Kaldırımlar geniş olsun. Bu şehir güneşli olsun. İnsanlar genelde sarışın ve dinç olsun. Hep gülümsesinler. Her gördüklerini kucaklasınlar. Bu şehir zengin olsun. Bu şehrin insanları köylü olsun. Hayvanlarla ve doğayla bütün olsun. Sokaklarında hep kahkaha olsun. 

Hah işte bu şehir Marechal Candido. Brezilya'nın ortasında turistlerinin pek de yolunun düşmediği bizim standartlarımıza göre ufak bir kasaba. Arkadaşım Andreia'nın büyüdüğü, şimdi ailesinin yaşadığı insanı şaşırtan bir yer. Beşinci dakikada aklıma Big Fish filmini getiren, bir girenin bir daha çıkamayacağını düşündüğüm sihirli bir alan. Suyuna bir şeyler mi katıyorlar diye merak ettim ilk önce. İnsanlar nasıl bu kadar candan, bu kadar mutlu olabilirler aklım almadı. Belçika'daki arkadaşlarımla Andreia'nın her zaman Polyana olabilmesine şaşırırdık. O kadar içten sarılırdı ki herkese, onun olmadığı email yazışmalarını bile "Öpüyorum" falan yerine "Andreia Hug" diye bitiririz hala. Dünyada tek olduğunu sandığım Andreia'dan bir kasaba dolusu varmış meğer... Alman göçmenlerden oluştuğu için halk bu kadar sarışın, evler bu kadar şirin. Brezilya'nın güzel havası ve suyu da yaramış herhalde, onları sıcak, sevecen insanlar yapmış. Bir Türk gördüklerine sevinen Almanlar haline getirmiş. Bayağı ilginç bir duygu... Daha önceki yazımda belirttiğim gibi de Itapu barajı sayesinde ülkenin bu kısmına çok para akmış. Geçim derdi yok. Brezilya'da kapınızı bile kapatmadan uyuyabileceğiniz bir yer var desem kimse inanmaz herhalde. Ama inanın ki var...

Andreia'nın babasıyla buluşmak için kasabaya girdikten beş dakika sonra kendimi Genç Müteşebbisler  derneğinin oturumunda buldum. Bir de bana "Burası iyi güzel de küçük yer, o yüzden bu tip toplantılarla gecelerini geçiriyorlar" şeklinde açıklama yaptı Andreia. Neyse gittik, arka sıraya oturduk. Babasının bizi görmesiyle toplantının şekli şemali değişti. Sanki dünyanın en önemli toplantısına dünyanın en önemli insanı gelmiş gibi bir hava oluştu. Kızını tanıttı, sonra da benim ülkemi doğru tahmin edene kalem vereceğini söyledi. Ekvator'dan Yeni Zelanda'ya bayağı bir salladılar ama tutturamadılar. Babası da tahmin edemeyeceklerini biliyor, çakal tabii. Sonra bayraklar önünde fotoğraflarımız falan çekildi. Andreia durumla devamlı dalga geçtiği için benim gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Diyorum suyunda bir şeyler var... Adamın biri arabasıyla ineğe çarpmış yarım saat önce, önü gitmiş bütün. Kahkahalar atarak anlatıyor, herkes de gülerek dinliyor. Öyle abartı bir mutluluk...Neyse  biz tüm bir kasabaya eğlence olduk. "Yabancı mı bu, kim ki?" şeklinde merak uyandırdık. Babası Türk bir kızım oldu" dedi hemen.  Caipirinha içerek şenlendik. Annesi güzel yemekler yedirdi. Ve o kekler... Çok tatlı sevmememe rağmen dayanamıyorum. Dönüşte uçakta 2 kişilik yer almam gerekecek sanırım...

Ardından da Bonito'ya doğru yola çıktık. Bir sonraki yazımda nasıl az kalsın Hürriyet 3. sayfa haberi oluyordum, onu anlatacağım.

Wednesday, June 27, 2012

Foz de Iguaçu - Şelalelerin Öteki Yüzü

Yağmur ve soğunun ardından güneş yeniden gülümsedi. Ben de Arjantinli Puerto Iguazu'ya hoşçakal diyerek Brezilyalı Foz de Iguacu'ya doğru yola çıktım. Dünyanın en kolay sınır geçişlerinden biri olabilir. 8 pesoya halk otobüsüne biniyorsunuz tıngır mıngır gidiyorsunuz. Arjantin tarafında pasaport kontrolünden geçerken sizi kibarca bekliyor. Sonra şoföre Brezilya tarafında da inmek istediğinizi söylüyorsunuz.  (Pek kimse inmiyor o yüzden önceden İspanyolca, Tarzanca, Maymunca, artık hangi dilde olursa Brezilya'da pasaportunuzu damgalatmak istediğinizi söyleyin) Şoför size başka bir bilet veriyor ve basıp gidiyor... İşleminiz 2 dakika sürüyor, 5 dakika bir sonraki otobüsü bekliyorsunuz ve 15 dakika sonra şehir merkezindesiniz... 

Otobüs durağının dibinde Iguazu Guesthouse diye bir hostele yerleştim. Sonra şöyle bir şehri keşfedeyim, Brezilya nasıl bir yermiş anlamaya çalışayım diye sokaklara daldım. Keşfedilecek bir yanı yokmuş... Kös kös geri döndüm. İlk izlenimlerim şu şekilde; birbirinden çok farklı tipte insan var, kadınlar kilolarını falan sallamadan hep çok dar kot pantolon giyiyorlar, her köşede bir eczane, bir de güzellik salonu bulunuyor ve sokakta çok neşeli müzikler çalıyor. Başka bir ülkede olduğunu hemen anlıyor insan. Zaten Portekizce konuşuyorlar bildiğiniz üzere. 3 kelime İspanyolca öğrenmiştim, o da burada bir işe yaramadı tabii. Portekizce zor dil ama, Maymuncanın doruklarına ulaşacağım gibi gözüküyor. 


Neyse şehir ilginç olmayınca şelale gezisi, hidroelektrik santal ayıplaması ve tıkınma harici zamanımın çoğunu hosteldeki değişik bezme mekanlarını test ederek geçirdim. Güneşe göre konumumu değiştirdim, fotoğraflarımı düzenlemeye yeltendim ve kitabımı biraz okuyup çokça gölgelik olarak kullandım. Bir de barı vardı, Perulu barmen Pepe çok tatlı bir insan, giderseniz selam söyleyin. "İlk defa Türkiye'den bir Türk'le karşılaşıyorum" şeklinde heyacanını belirttikten sonra Facebook'ta Duygu diye bir arkadaşı olduğu meydana çıktı. Tüm havam söndü. Dedim "Pepe, şu arka sokakta Türk dönerci gördüm". Onlar Lübnan'lıdır diye tutturdu. Bakrak koymuşlar adamlar ama bu konuyu daha derinlemesine araştırmadım. Dönmeme az kaldı. Sonra sıcak falan demeden kendimi Ankara'daki Uludağ kebapçısının ellerine teslim edeceğim. Neyse yakındaki süpermarkette açık büfe yemeği kilo hesabıyla satıyorlardı. Hem de gayet lezzetli. Karnımı genelde orada doyurmayı tercih ettim. Vejeteryan olma sözümü maalesef tutamadım. Bir akşam da Brezilya mangalı denen olaya kaptırdım kendimi. Sınırsız et ve yanında yenebilecek akla gelen bilumum olay 20 real, herhalde 17TL falan ediyor... Çok afiyet oldu söylemesi ayıp.

Ülkenin tüm bira çeşitlerini de ilk geceden test ettim. Brahma'yı beğendim. Kendimi çok ilginç muhabbetlerin içinde buldum. Ama her şey de burada yazılmaz. Amerikalı bir kız erkek arkadaşlarını nasıl seçtiğini anlattı, o ilginçti ama. Her şey yüzdelere dökülüyor artık. Şöyle açıkladı "Gece kulübüne giriyorum,  ilk önce salına salına turluyorum. Diyelim ki 100 erkek var, bunlardan hangileri benimle ilgileniyor ona bakıyorum. Sayı 20'ye iniyor. Sonra karın kaslarını (tahmini olarak) ve ayakkabılarını inceliyorum. 10'ar dakikadan beğendiğim 5 tanesiyle konuşuyorum. Diğerlerini kaçırmamak için hiçbirine çok yaklaşmıyorum. Gecenin sonunda 2 randevu ayarlamış oluyorum. Bu sistem %80 oranında başarılı oluyor" Dedim sen işini gücünü bırak seminer ver zengin olursun. Ciddi ciddi düşünüyor galiba. Türk erkeklerini sordu, karınlarında 6 baklava deseni var mı diye merak ediyormuş. Dedim "Türk erkeğinin karnında değil 6, 60 baklava bulursun, ama hoşuna gider mi bilmem". Bu arada ayakkabıya neden bakıyoruz saf saf anlamadım ilk. Düşman değiliz sonuçta. Bağcık bağlama şekilleri üzerine analiz mi yapmak gerekiyor diye kara kara düşündüm. Cüzdan kalınlığına işaret ediyormuş tabii ki. Neyse cüzdan kullanmıyorum, baklava deseni de ortaokul kızlarının çoraplarını hatırlatıyor bana. Bu Amerikalının seminerine para yatırmam söyleyeyim.

Hep böyle geçmedi tabii günlerim. Atladım otobüse şelalelerin Brezilya kısmına gittim ilk. Bu arada biz Arjantin'e gitmeden önce su seviyesi o kadar yükselmiş ki, parkı güvenlik nedeniyle kapatmışlar. Ucundan yırtmışız. 17 saat yoldan sonra gidip görememek pek feci olurdu. Önceden kontrol etmek gerek demek ki. Şansımıza şelaleleri en gür, en çılgın zamanında görmüş olduk. Siz gittiğinizde bu anlattıklarımdan sonra beğenmezseniz suç doğanındır, benim değil. Neyse şelalelerin büyük kısmı Arjantin tarafında olduğu için Brezilya'da süper bir panoramik görüntü var.




Devamlı ıslanıyorsunuz. Ve gökkuşakları... İnanılmaz güzeller...




Hava çok durgun ve güneşliyken yürüyüş yolunun en sonundaki iskelede resmen fırtına altına giriyorsunuz. Üzerime uzun yağmurluk almak zorunda aldım. Şelalenin gücünü donunuza kadar hissediyorsunuz yani. 




Gidebilirseniz Arjantin tarafına da, Brezilya tarafına da gidin. Kanada vatandaşı falan değilseniz çok kolay zaten. 

Son günümde de Itapu barajına gittim. Kendisi Paraguay - Brezilya ortak yapımı olan dünyanın en büyük (ya da ikinci büyük, bazı yerlerde farklı yazıyor) hidroelektik santrali. Gitmeden ayıplamaya başlamıştım. Neyse ilk önce bir propaganda videosu gösteriyorlar. Portekizce ve İspanyolca alt yazılıydı (her 2 seanstan biri İngilizce, giderseniz önceden sorun). Nasıl muhteşem bir yer yaptıklarını anlattıyorlar, doğaya iyi baktıklarından bahsediyorlar ve bazı kabilelere teşekkür ediyorlar. Yerlerinden ettikleri jaguarlara, komik burunlu kuşlara ve maymunlara şimdi hayvanat bahçesinde yardım ediyor olmaları mı daha acı, yoksa kovulan kabilelerin aldığı teşekkür mü bilemedim. Baraj yapılırken kilometrelerce alan sulan altında kalmış,  köylüler topraklarından olmuşlar. O yüzden Brezilya hükümeti o civardaki insanlara bir sürü para akıtmış. Bir sonraki yazımda Big Fish'ten fırlama şehirleri anlatacağım size... Neyse panoramik tura katıldım ben. Manyak bir yer gerçekten. O kadar çok suyun insan tarafından kontrol ediliyor olması çok tehlikeli geldi. Ürperdim. Ben fareli köyün kavalcısı masalıyla büyüdüm. Dua intikamını alır bir şekil. Elektriğimiz var da,  yakında oksijenimiz kalmayacak.





İşte böyle derin düşünceler içinde eski ev arkadaşım Brezilyalı Andreia'yla buluşmak üzere otobüs garına gittim. Şu an çok garip bir yerdeyim. Suyunda veya havasında kafayı güzel yapıcı bir madde olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki yazıya...

Sunday, June 24, 2012

Braziiiil

Ağzıma dolanmış olan ve hayırlara vesile olmayan "Aboneyim abone biletleri cebimde" parçasından "Arjantin ağlama bana" isimle şaheserle kurtulmuş, kurtulduğuma pişman olmuştum. Neyse ki o da geçti... Brezilya'ya adım attığımdan beri bunu mırıldanıyorum... Daha hayırlı olur umarım.

Braziiiil when stars were entertaining Juuuune,
We stood beneath an amber moooon...





Friday, June 22, 2012

Puerto Iguazu - Bizim Boğazımız, Şeytanın Boğazı ve Milli Park

Iguazu şelalelerini görmek uğruna katettiğimiz 17 saatin ardından Puerto Iguazu'ya ulaştık. 3 ülkenin sınırındayız. Paraguay, Brezilya ve Arjantin vatandaşlarının kardeşlik dostluk köprüleriyle birbirlerine ziyarette bulundukları bir yer burası. Turkcell de delirip duruyor zaten. "Paraguay'a hoşgediniz, Brezilya'dan hoşgittiniz" mesajlarıyla.

Iguazu Milli Parkına hem Arjantin hem Brezilya kısmından girebiliyorsunuz. Paraguay'ın hakkına şelale düşmemiş :( Genelde herkes bir gün bir ülkeden, öbür gün öbür ülkeden girip görüyor. Sınırda da tek gün geçiş yapanları form zırvalıklarıyla falan uğraştırmıyorlarmış. Amma velakin biz Brezilya'ya geçemedik... Bu Güney Amerika ülkeleri çok karakterli, tüm fakir ülkelere kollarına açarken genelde Kuzey Amerika ülkelerinden vize istiyorlar. Ceyda'nın da sadece Kanada pasaportu olduğundan biz parkın Arjantin kısmını keşfetmekle geçirdik zamanımızı. Ben de buradan Brezilya'ya devam edeceğim için sonraki günlere erteledim şelalelerin öbür tarafını görmeyi. 


Parktan önce Puerto Iguazu anılarımızı paylaşmak istiyorum. Bir kere biz sezon dışı geldiğimizden (sanırım) sokakta insandan çok köpek var. Zaten dükkanların olduğu 3-4 caddemsi, birkaç asfalt sokak ve toprak yollardan ibaret şehir. Belki biraz abartmış olabilirim boyutunu da, küçük bir yer anlayacağınız. Biz nasıl başardık bilmiyorum, zamanımızın büyük bölümünü bu 4 caddede kaybolarak geçirdik. Kaybolma nedenimiz de iyi bir mangalcı arayışımız. Bu ineklerin kadere bak... Kimisi Hindistan'da, kimisi Arjantin'de doğuyor... Brezilya'ya adımımı atar atmaz vejetaryen olmaya karar verdim zaten. Şarapları biftekleri götürdük yine. Ama Buenos Aires'teki ilk günümde yediğim eti bir daha bulamadım...


Neyse bu kaybolmalarımız sırasında ilginç bir ayine denk geldik. Kilise gibi bir yerde çılgın bir müzik çalıyordu. Biz de kafamızı içeri doğru uzattık. İnsanlar transa girmişler. Sağa sola sallanıp sanki şeytanı kovalıyormuş gibi hareketler yapıyorlar. Müzik zaten insanı heyecanlandıran hızlı bir şey, rahip de devamlı konuşup insanlara dokunuyor. Kutsuyor mu ne yapıyorsa artık...  Yani bütün inançlara saygım var tabii ama o kadar gerçek dışı bir görüntüydü ki deli gibi gülme isteğiyle doldum. Patlamak üzere olduğumdan fazla kalamadık. O trans halindeki arkadaşlar orada beni parçalarlardı Allah göstermesin. 


Evet şelaleri anlatmaya başlayabilirim. Bu arada ilk gün 130, ikinci gün 65 peso giriş ücreti alıyorlar . Yapılabilecek 3 büyük parkur var, "Upper Circuit", "Lower Circuit" ve "Devil's Throat" yani şeytanın boğazı. Adamlar bitkilerin, nehirlerin, şelalelerin üzerine demirden iskele kurmuşlar. Onların üzerinde yürüyüp bayağı bir doğayla bütünleşiyorsunuz. Ne kadar çok su ve nasıl bir hız... 




Orada yürüyen her Türk kendini doğal güzelliklere vermeden önce "Bu sağlam mıdır acaba, bok yoluna gitmeyeyim" diye düşünür... Biz de düşündük. Bu arada Lower Circuit ıslak bir parkur, yağmurlukları unutmayın.




Oradan Isla Martin denilen bir adaya da geçiliyor bedavaya. Ancak biz oradayken su seviyesi çok yüksek olduğu için gidiş kapalıydı. Neyse vaktiniz olursa 3 parkuru da tamamlayın mutlaka. Ancak Şeytanın Boğazı deli bir yer...

Şeytanın Boğazı'nı izleme noktasında bir yazı vardı. "Burayı kelimelere dökmeye çalışmayın, bakın ve meditasyon yapın" gibilerinden. Öyle insanüstü bir yer ki zaten, ne video, ne fotoğraf, ne yazı orada olma hissini veremez. Sanki bir okyanus bir kara delik tarafından çekiliyor. Sizi yutmak isteyen bir şeytan var, evet. Hava da kapalı, suyun rengi de çamurlu ve kırmızıya dönük olunca kendinizi ufacık, önemsiz ve korunmasız hissediyorsunuz. Size yaşamı ve ölümü düşündüren bir yer burası. Öyle bakıp yürüyüp gidemezsiniz. Bir müddet nefesinizi tutuyorsunuz ister istemez. Çok bakınca başınız dönmeye başlıyor. Biraz intihara meyilli biriyseniz dikkat edin valla, kendinizi suyun dibinde bulabilirsiniz. İnsan garip bir şekilde o akıntının büyüsüyle,  sadece o gücün parçası olma hevesine kapılarak bile atlayabilir. Herhalde o yüzden "Atlamayın" diye uyarı levhaları koymuşlar. Ne zaman ki "Ulan ben bunun dibindeyim ve düşmüyorum, doğaya meydan okuyorum" derseniz, o zaman sanki kara deliğe akan enerji sizin oluyor, birden manyak gibi havaya giriyor, kahkahalar atmaya başlıyorsunuz...


Biz burayı o kadar çok sevdik ki, ikinci gün güneş açınca bir daha geldik. Bu sefer su buharının üstünde gök kuşağı oluşmuştu. 




Yine bakmaya doyamadık... Suyun rengi neden böyle biliyor musunuz?  Çünkü insan denilen gaddar varlık ağaçları kesiyor. Son 40 yıldır yağmur yağdığında nehirler ne var ne yoksa süpürerek böyle kan ağlıyorlar. 

Neyse sadece şelaleler yok tabii parkta. Yürüyüş yolları yapmışlar (dikkat edin ama, jaguarın biri bir çocuk yemiş daha önce)  isterseniz trenle de dolanabiliyorsunuz. Bin bir çeşit hayvan ve milyon çeşit bitki görmek mümkün. Yağmur ormanı çok deli dolu bir yer. Yan yana duran 5 ağacın 5'i de farklı ama iç içe girmiş gibi geliyor bana. Pek anlamam ama bitkilerden. Bir kaktüsüm, bir de ufak çamım oldu, ikisini de öldürdüm. Neyse çok tatlı, mavi kaşlı kuşlar vardı. Onlarla muhabbet ettik.


Zaten Ceyda kuşları geçtim mantarlarla falan da konuşuyor. Bir de bezelye kopardı yasak olduğu halde. Daha ne yasaklar deldi de, burada anlatmayım.

Bir de bu parkta bolca rakun karıncayiyen arası bol tüylü, çirkin ama sevimli yaratıklar görüyorsunuz. Aslında vahşi doğanın bir parçası olmaları gerekiyor kendilerinin. Ama herkes fotoğraf aşkına bunlara yemek veriyor. Bir ufak parça ekmek için 10 tane yaratık bir adamın bacağına tırmanmaya çalıştı gözlerimizin önünde. Kendi hallerinde yemek yiyenlere falan da rahat vermiyorlar. Arada bir delirmiş halde bunları kovalayan insanlar görüyorsunuz. Parka ilk girdiğiniz de kızıyorsunuz bu insanlara, sonra istemeden de olsa hak vererek sesinizi çıkarmamaya başlıyorsunuz...




Ceyda'nın son gününde bu çevredeki yaralı/terkedilmiş hayvanların bakıldığı bir barınağa gittik, Guira Oga. Yine ormanın içinde. Traktörle sizi bir noktaya götürüyorlar, oradan kafesleri göre göre yürüyorsunuz. O kadar acıklı hikayeler dinledik ki... İnsanlar evlerine vahşi hayvan alıp sonra bakamayıp atınca bu merkeze düşüyorlarmış çoğunlukla. Bir de yolda kaza geçirenler, çocuklar tarafından kör edilenler, çiftçiler tarafından kovalananlar, veya bavulların içine tıkılarak Avrupa'ya kaçırılmak istenenler var. 




Arjantin'de yollarda yavru maymun satıyorlarmış. Maymunları şarap veya birayla beslediklerinden alanlar onları evcil sanıyormuş, sonra hayvan arabanın içinde deliriyormuş kendine gelince. Genel olarak ilginçti, ama soğuk ve ıslak bir gündü. Bir de pek kuş sevmediğimden birkaç ilginç tür haricinde bir yığın hindi falan görmek hafiften baydı. Karnım da acıkmış, kadın hindi aşağı, hindi yukarı deyip deyip duruyor... 

Dönüşte yanlış otobüse binmişiz, Ceyda az kalsın geç kalıyordu. Neyse taksiye binerek kurtardık durumu. Kendisine iyi yolculuklar diliyorum, iyi ki geldi valla, çok güzel bir hafta oldu. Değilse ben kiminle o kadar çok et yiyip şarap içecektim bilmiyorum :)

Bana da Brezilya yolları gözüktü artık. Arjantin de bu duruma üzüldü, o yüzden devamlı yağmur yağıyor. Ben de üşenmedim kendisi için bir parça yazdım. Umarım beğenirsiniz.


Ha bu arada, 21 Haziran geldi geçti. İlk defa benim için en kısa gün oldu. Dünyanın dengesini korumak adına 21 Aralık'ta yeniden bu yarım küreye gelmem gerekecek sanırım... Aranızda para toplayıp hesabıma yollayabilirseniz sevinirim.


Arjantin'de Otobüs

Buenos Aires'ten ayrılmak üzere otobüs garına gitmeye çalışıyoruz Ceyda'yla. Neyse ki erken çıkmışız, ana yollardan birini kapatmış, yine gösteri halindeler. Gar kocaman, maymunca anlaşarak buluyoruz otobüsün kalkması gereken yeri. Ama otobüs yok... Panik oluyoruz hafifçe, sonra yolun kapalı olması nedeniyle araçların gelemediğini anlıyoruz süper İspanyolcamızla. Ve otobüsün "yarı yatan" kategorisindeki kocaman rahat koltuklarımıza yerleşiyoruz...

Ben yine Kamboçyalı ruhumla dünya kadar yiyecek içecek almamıza neden olmuşum. Yol 17 saat. Artık normal geliyor. İstanbul - Ankara 5 saat yola "Ay acaba uçakla mı gitsem, yorgunluk olmasın" diyen bendeniz şimdi o mesafeleri günübirlik gitmeyi normal buluyorum... İnsan öyle garip bir yaratık.   Ben elma, muz, havuç falan yerken Ceyda da bunları tüketmeye başlıyor. Ayıplıyorum...


Meğersem devamlı besleyeceklermiş bizi. Akşam sıcak yemek ve şarap veriyorlar, ardından da "Viski mi şampanya mı?" diye soruyor muavin. Şaşkınlıktan kola ve kahve içiyorum. Film gösteriyorlar gece 12'ye kadar bağıra bağıra, biz Ceyda'yla biraz muhabbet ediyoruz, biraz uyukluyoruz. O kitap okuyor, ben okuyamıyorum yolda midemi bulandırdığı için. Bir film İngilizce sadece. Onu izliyorum. "Man on Fire". Meksiko'yu özlüyorum. En sevdiğim büyük şehir orası mı oldu acaba? Yok, liste uzun... Sonra da İspanyolca bangırtıları kesmek için mp3çaları takıyorum kulağıma. Uzun yolcuklarda hep aynı şeyleri dinliyorum. George Winston, Leonard Cohen, Eliott Smith, Smiths, Radiohead, Noel Gallagher, Cat Power, Bülent Ortaçgil ve Cenk Taner (Mert sağolsun :)  Bir milyon parça var yanımda halbuki, ama bunlar pencereden geçen ağaçlar, insanlar, kırık dökük evler, çöl, okyanus ve gökdelenlerle iyi gidiyor. Beni rahatlatıyor. Bir bakmışım uyumuşum... 

"Saat kaç Ceyda?"
"4"

"Saat kaç Ceyda?"
"8"

Tüm gece sadece bir kere horultumu kesip uyanıyorum anlayacağınız. Kahvaltımızı veriyorlar hızlıca. Hoşgeldik yağmur ormanlarına ve şelalelere...

Monday, June 18, 2012

Tango ve Boca'da Boka Basmak

Günden güne beni içine çeken bir şehir bu. Girdap gibi. Kara delik gibi. Devam edeceğim bir yol olmasa kaybolup gidebilirim içinde. Günlerin günleri kovaladığını bile unutabilirim. Öyle tuhaf bir yer.  Kış olmasına, sokakların üzgün olmasına rağmen. Belki de kış olduğu için...

Günlerden tango günüydü bugün. Sal Telmo sokaklarında dolanıp Boca'ya gittik. Caminito'daki rengarenk evlerin arasında turist olmanın keyfine varıp bedavaya tango gösterisi olan bir kafede yemek yedik. Şarkıcı amca Türkiye'den geldiğimizi öğrenince heyecanlandı birden. "Ankara'lı Pelin Ercan var, benim çok iyi arkadaşım ayrıca muhteşem bir dansçı" diye anlattı bize. Bu bloga bir gün yanlışlıkla düşerse selam olsun kendisine. Çok büyük umutlarımız olmadan çökmüştük bu turist mekanına. Özellikle ben "ıyyk turist tuzağıdır buralar" diye aşağılamıştım. İyi ki Ceyda'nın sözünü dinlemiş, iyi ki oturmuşuz ama. Parçaları hisli hisli söyleyen amca; yanımızda oturan mafya kılıklı adam ve oğlu; çirkin tango resimleri ve akordeonun neşeli olmaya çalışan sesi bir yana, dans eden çift beni çok etkiledi. Kızın yüzündeki sert bakış ve hüzün gerçekti çünkü. Öyle çok zor hareketler yapmadılar ama her adımda insanın nefesini tutmasına neden olabilecek bir tutku vardı. Devletimiz tangoyu yasaklasın mümkünse, şehvet tuzağı kendisi. Kötü yola düşen olabilir Allah korusun. Hem de işçi sınıfı çıkarmış bu çok zararlı dansı. Komünizme bile itebilir bu müzik içi temizleri...


Sonra yürüyüp fotoğraf çektik biraz. Ceyda'yı silahlı adamlara itip kaçmam gerekmedi neyse ki. Yeri gelmişken saatlerce uçup dünya kadar masraf yapması gerektiği halde çok önceden planlanmış olduğu tatilini iptal ederek seyahatime katılan Ceyda'ya çooooooook ama çooooooook teşekkür ediyorum. Hem de kış vakti... Gerçi bu kadar üşüyeceğini tahmin etmiyordu sanıyorum :)


Birkaç minik hediye aldık, yine renkli olan arka sokaklara da daldık kendimizi güvende hissedip. Bir kadın tarafından uyarıldık ama. "Ana yoldan sapmayın, orada polis var, buralar tehlikeli" dedi. "Peki" dedik, zaten donuyoruz, taksiye atlayıp benim uçak biletimi değiştirmek için şehir merkezine gittik. (Bu aldığım dünya turu biletinin kötü yanları da var. Buenos Aires - Sao Paolo uçuşuna binmeyeceğim için 125 dolar ödemem gerekti. "E Duygu kaçırmış gibi yapsaydın uçağı" diyecekseniz ama o zaman da geri kalan bütün uçuşlarımı iptal ediyorlar namussuzlar.) Neyse taksi şoförü verdiğim 10'lukları eski oldukları gerekçisiyle beğenmedi. 100 peso uzattım ben de, sonra "Bozamıyorum" diye geri verdi onu, ilk verdiğim paraları aldı, üstünü de vermedi. "Ben bunları bankaya gider değiştiririm" dedi. İndik biz de, ne yapalım. Taksici abi benim 100 pesoyu sahtesiyle değiştirmiş, Ceyda'ya da hediyelik eşya satan dükkandaki kadın sahte 50 peso çakmış meğer. Çok yaygınmış bu olay. Bu ülkeye adımınızı atar atmaz sahte paraları ayırt etmeyi öğrenin ve her zaman kontrol edin. En çok da taksilerde sorun çıkıyormuş, haberiniz ola. Biraz sinirimiz bozuldu, sonra Boca yollarında boka basmış olmamız komik geldi. Ne yapalım o kadar para da işin macerası...

Ardından da Cafe Tortoni'ye gittik. Bu ülkenin en eski kafesiymiş. İçeride yer olmasına rağmen kapıda bekletiyorlar. İşin havası herhalde. Yiyip içtikten sonra da alt kattaki tango gösterisine 120 peso bayıldık. (Bu ucuzu) Kabare havasındaydı. Deli deli dans ettiler, iyi de eğlendirdiler ama öğlen gördüğümüz tutku ve gerçeklik yoktu. Yine de kaptırdım kendimi müziğe. Arada bir inanamıyorum dünyanın bir ucunda olduğuma. Dönmeme bir aydan az kaldığını düşününce kendime engel olamayıp anın nostaljisine kapılıverdim. Aileme sarılmayı, arkadaşlarımla kikirdemeyi dört gözle bekliyorum, o kadar özledim ki... Ama bir yandan da yol hiç bitmesin istiyorum. "Ölmeden yapmak istediklerim" listesinden bir maddeyi sildim, bin madde ekledim şu 4 küsür ayda. İyi bir şey olsa gerek... Değil mi?




Sunday, June 17, 2012

Buenos Aires - Kötü Havalar Şehri ve Kovboylar

Hava nasıl güzel, nasıl güneşli... Ceketimi falan elime aldım, tişörtle dolandım tüm Perşembe. Yeşilliklere attım kendimi. Bir Japon bahçesi var, çok güzel demişlerdi. Gittim ben de. Nasıl ukala olmuşum anlatamam. Bildiğiniz park, ortasında da su birikintileri. İnsanlar meditasyon yapıyorlar. Bu arada sağlı sollu 10 şeritli bulvarlar. Gürültü öyle böyle değil. Herhalde yanlış geldim dedim. Bir adama sordum, doğru yerde miyim diye. "Si" dedi, at hırsızı kılıklıydı, güvenemedim. Derken çekik gözlüler yanaştılar yanıma. "Japanese Garden?" dediler inanamaz gözlerle. "Si amigos" dedim ben de. Öyle işte Japonya'yı bilmesek yutturacaklar bize. Demiş miydim ukalayım diye?

Sonra Cuma oldu. Ceyda gelecek akşama. Hava 10 derece soğudu. Yağmur çamur... "Ben havalanına gelip seni karşılarım" demiştim. Onun yerine battaniyenin altına girip uyudum, nasıl bir kış bezginliği üstümde. Ceyda ulaştı otele sapasağlam. "Yorgunsan bak, dışarı çıkmayalım" dedim. Neredeyse 1 gündür yollarda, uyur diye düşünüyorum. "Yok nerede bira var?" diye tutturmasın mı? Çıktık yedik içtik öyle olunca... Hep yeni tanıştığım veya uzun senelerdir görüşmediğim insanlarla bir arada olunca ya dünyayı kurtarıyoruz ya da yolculuklarımızı anlatıyoruz... En fazla fazla İnkaları çekiştiriyoruz. Dedikodu yapma ihtiyacım karşılanmıyor pek. Ceyda'ya dedim başla tüm İstanbul'un kulakları çınlatmaya... Öyle ev sıcaklığı getirdi yani amiga.

Ben bu arada kendimi "portena" ilan etmiş bulundum. Yani Buenos Aires yerlisi. Ceyda'ya rehberlik yapıyorum kendimce. "Bak meydan, bak kilise, bak sokak, bak nehir" falan dedim. Pek tatmin olmadı sanırım. Mutluluğu yemekte aramaya karar verdik öyle olunca.  Et ve şarap olayına girdik üzerinize afiyet. 400'er gram eti götürdük kişi başı. Geldiğimden beri bir inek yedim herhalde. (Vejeteryan okuyuculardan özür diliyorum, biraz vahşileştim yollarda)


"Bu yemekten sonra mezarlık iyi gider" dedi Ceyda. Öyle olunca meşhur Recoletta mezarlığında bulduk kendimizi. İnanılmaz bir yer gerçekten. Parasına göre kimisi kulübe, kimisi 2 katlı ev yaptırmış ölüsüne. Bazıları kırık dökük çok bakımsız, bazıları da fazla modern ve tertemizdi. Bir yığın heykel var çevrede. Şeytanı öldüren melekten rahmetlinin kendisine kadar.



Bu şehre yolunuz düşerse mutlaka gidin. Kalabalığı takip ederseniz de Eva Peron'un mezarını bulursunuz kolayca. Ruhuna bir El Fatiha okursunuz. Neyse biz hemen bu önemli durağı halledip mezarlığın sokaklarında kaybolduk. Ufak bir kasaba gibi. Bu arada Ceyda bütün mezarların içlerine bakıp girmeye çalışıyor. Sonra da böyle masum masum poz veriyor...


Bazılarının camları falan kırık olduğundan tabutlar ya da kemikler açıkta zaten. İyi iskelet gördüm şu dünya turunda... Fotoğraf çektik bol bol.


Bir güvercin konmuştu bir heykelin tepesine. El çırpıp bize bakmasını sağlamaya çalışıyoruz hayvanın. Mezarlıkta olduğumuzu unutmuşuz. Özür diledik sonra "çevre halkından". Cevap vermediler neyse ki. Nitekim biraz korkunç bir yer. Tabutların üzerinde kirlenmiş beyaz örtüler, fotoğraflar falan görünce korku filminde hissediyor insan kendini. Ben de "Ave Maria" söylemeye başladım bu kadar haç görünce. Baktık daha fazla kalmamız bizim için iyi olmayacak döndük otelimize.

Palermo denen bölgenin çok hareketli olduğu söyleniyordu akşamları. Saat 10 gibi yemeğe gitmeye başlıyor erkenciler. Çoluk çocuk hem de. Yedik içtik biraz. Çok mu kafamda abartmışım, kış olduğundan mı, biz mi doğru yere gidemedik bilmiyorum ama hayal kırıklığına uğradım biraz. Bir Taksim değildi hiçbir şekilde. Bu arada Ceyda "Hani sokakta entel kovboylar dolanıyordu, neredeler?" diye isyan etti. Anlaşıldı ki benim Peru'dan sonra gözüm dönmüş. O zaman yarın kovboyların pazarına gidelim bari" dedik, yattık uyuduk.

Pazar günü nasıl bir soğuk ve yağmur... Ben sabahtan "Comandante Che Guevara" diye çığırmaya başladım. Ave Maria geçici bir tutkuymuş. Neyse havayı takmadık, yılmadık düştük yola "Feria de Matederos" aşkına. Çok güzel et de yapıyorlarmış diye duyduk.


Uzun sürdü otobüs. Ceyda bir duvarda inek resimleri görünce "Yaklaşıyoruz herhalde"dedi. Kasaptı orası... Olmayan et kokularını bile almaya başladık. Zaten pazar yerinde de devamlı yiyip içtik. Kahve içecek sıcak bir yer bulamayınca biraya dalarak başladık güne. Ortada kovboy müziklerini çalıp dans ediyorlardı deli gibi.


Kalabalık değildi tabii hava durumu nedeniyle. Birçok tezgah da boştu ama biz yine alışveriş bile yapmayı becerdik.

Neyse bunları geçelim. Derken nasıl adlandıracağımı bile bilemediğim, içeride müzik çalan bir mekanın önünde bulduk kendimizi. Sanki alacakaranlık kuşağına bir geçiş yaptık. Hala o yerin gerçek mi hayal mi olduğu konusunda şüphelerim var. İyi ki iki kişiydik. İnanılmaz kötü sesiyle şarkı söyleyen bir adam, yanında şarkıların sözlerini bilmeden eşlik etmeye çalışan bir kadın, beyazlı kırmızılı ev elbisenin üstüne kürk giyip kalın kelebek gözlük takmış bir teyze... İki teyze, üç teyze... Hepsi birbirinden ilginç. Kiminin saçlar 1920'de yapılmış öyle sanıyorum ki. Ve dans eden amcalar ve dedeler. Toplam zaten 10 kişi falan var. Bir de biz. Herkes birbirini tanıdığı için misafir olarak dikkatleri üstümüze çektik ister istemez. Bir de güzel kazıklanarak hayatımızın en pahalı kolasını içtik. Değdi ama . Ceyda'nın birçok hayranı oldu. Biri 90 yaşındaydı sanıyorum. Ceyda pek yüz vermedi ona. :( Bir de 20'lik vardı. Saçlarını punk modeli jöleleyip kazaklarını çıkardı Ceyda için. Sonra da kıvırmaya başladı bildiğiniz. Allahtan şarkıcı bana serenat yaptı da, kıskançlık krizine girerek olay çıkarmadım. Neyse Ceyda kovboy kısmetlerinden de mutlu olmadı. Öyle olunca donarak döndük sıcak odamıza.

Boca ve Tango da yarına...


















Wednesday, June 13, 2012

Buenos Aires - İlk İzlenimler, Birkaç Gözyaşı ve Dünyayı Turlayan Gemi

Şehirdeki birinci saatimde "Fransa'yı, İtalya'yı ve İspanya'yı karıştırsan işte böyle bir yer olur" dedim, sonradan öğrendim ki bu 3 milletin göçmenlerinin torunlarıymış bu halk. Her taraf İtalyan lokantaları, muhteşem kafeler (ve kahve çok güzel), birbirinden çekici tatlıcılar, İtalyan dondurmacıları ve yer yer Paris'i hatırlatan binalarla dolu. Dil de İspanyolca...  Gezimin en Avrupalı durağı, orası kesin. İyi bir mola gibi geldi. Buenos Aires'i birinci saatte anladığımı sanmak tam bir gerzeklikmiş oysa.

Arkadaşım Ceyda'nın bu Cuma bana katılmasını beklediğimden ve turistik aktiviteleri hafta sonuna sakladığımdan günlerimi sokaklarda yürüyüp Buenos Aires'i tanımaya çalışarak geçirdim. Burası senelerdir gelmek istediğim bir yerdi ama gelince o kadar da ilginç bulmadım ilk başta. Dünyanın her tarafındaki bütün büyük şehirlerin ortak bir enerjisi ve birbirine çok yakın düzenleri var. O yüzden içlerine karışıp kendilerine has karakterlerini çözmek gerek. Turist olarak kaldıkça biranın sadece köpüğünü içmiş, gerisini bardakta bırakmış oluyorsunuz. (Ne güzel benzetme yaptım) Ben de böyle bir uğraşa girdim. Fotoğraf bile çekmedim doğru düzgün. Yürüdüm, bakındım, konuşmaya çalıştım, yedim ve içtim (kahve).

Daha uçaktayken insanların güzelliği dikkatimi çekti. (Şimdi tüm Peru halkından özür diliyorum) Peru'dan sonra da böyle gelmiş olabilir (Benim zevkime göre tabii). Akdeniz insanına buranın havası, suyu, eti yaramış. Kovboy toplum zaten. Tüm filmlerdeki yakışıklı kovboylar entel dantel havalara bürünmüş halde sokaklarda yürüyorlar kızlar, bilginize.

Kahve kokuyor sokaklar. Öyle elde dolandırılmıyor. Oturup içiliyor. Öğlen yemekleri uzun uzun yeniliyor, bazen şarap da işe dahil oluyor. Hafta içi akşamları bile herkes sokaklara akıyor. Saat 10'dan sonra gece başlıyor ve bol miktarda pizza ve bira tüketiliyor. Sudan ucuz.

İnanılmaz sayıda cins cins köpek var. Daha az çocuk... Devletimiz oraya da yardım elini uzatmak ister mi acaba?

Her yerde tango reklamları. Hafta sonu sokak tangosu izledikten sonra daha çok bahsedeceğim bu konudan. Dikkat ettim çok insan çarkı söylüyor kendi kendine. Sokakta sevgilerini her türlü ifade etmekten kaçınmıyorlar. (Meksika kadar olmasa da) Güzel ve aşık gözüküyorlar. Yemyeşil parkları, şık caddeleri, özenli kıyafetleri var. Ve birkaç adım sonra...

Birkaç adım sonra sanki Mahmutpaşa'dasınız. Sesler yükselmeye, insanlar alevlenmeye başlıyor. Metro treni 1800'lerden, otobüsler 1970'ten kalma gibi. Akşam eve yürürken çöpten ailecek kağıt toplayanları görüyorsunuz. Kaldırımın her girintisinde bir yatak ve bir sürü battaniye var. Bazen de köpekler... Ve çocuklar... O şık kafelere, ucuz büfelere, ulaşım araçlarına, her yere insanlar girip bir şeyler satmaya çalışıyor.  Kimse bir şey demiyor, kovmuyor diye şaşırdım önce. Ama sanırım yüzleri yok. Ülkenin 3'te biri fakirlik sınırının altında. Son ekonomik krizlerle insanlar evlerini kaybetmiş, kendilerini aç bulmuşlar. Bugün ufak bir kafede sandviç yedim. Bitiremedim ama, içinden peynirlerini çıkarmış olduğum yamuk yumuk bir parça kaldı tabağımda. Bir adam tepesinde bir çocuk bir şeyler satıyor yine. Düzgün giyimli çok. Yok dedim. "Sandviçi alabilir miyim?" dedi. Anlamadım tabii ben bunu bayağı bir. Neyse "Al" dedim tabii. Dondum kaldım. Adam gittikten sonra gözlerimden yaşlar süzüldü. Belki Türkiye'de görmek istemeyip uzak durduğumdan, bu yolculuktuysa hep içinde olduğumdan bu tip insan dramları beni çok sarsmaya başladı. Öyle görüntüler var ki aklımda Hindistan'dan, Peru'dan, Kamboçya'dan, Dominik'ten, Amerika'dan... (Bu arada bu gözlerden yaş akması iyi taktikmiş, hemen yan masadaki yakışıklı çocuk konuşmaya başladı.)

Devamlı protesto halindeler. Buranın da Cumartesi anneleri var, "Mayıs Meydanı Anneleri" Ülkede 1976-1983 arası kayıplara karışan 30000 kişinin olduğu iddia ediliyor. İnanılmaz bir sayı. Bu memleketinin de yakın tarihinde çok büyük acılar var. Belki metrodaki hüzünlü gözlerin ardında biraz da bu yatıyor... Ve bunu düşününce yine gözlerimin sulanmasına engel olamıyorum...

Bir de Falkland adası muhabbetleri var ki o konuya girmeyeyim. Bizim Kıbrıs durumu gibi. Ama tam da değil. Ada halkı muhabbetin dışında. Arjantinliler ve İngilizler didişiyorlar... (Anladığım kadarıyla) Arjantinlilerin adayı işgal girişimlerinin 30. yılıymış. Savaşta ölenler için eylem yapıyorlar meydanlarda (Yine anladığım kadarıyla)

Boca'ya yani asıl ateşli mahalleye henüz gitmedim. Tehlikeli olduğunu söylediler. Elimden tutsun diye Ceyda'yı bekliyorum. Para isteyen olursa Ceyda'yı bırakıp kaçacağım. Ah et konusu! ET! Arjantin'de
biftek yememiş birisi, biftek yememiştir bana göre. Öyle böyle bir olay değil. Tokyo balık pazarında yedeğim suşiden sonra ilk defa bir lokmayla böyle kendimden geçtim. Neyse ki kolesterolüm iyi...

Peron ailesi, turistik mekanlar, parklar, Recoletta mezarlığı, tango, gece hayatı, Ceyda gibi daha eğlenceli konuları yazacağım bir sonraki yazımda.

Şimdi bugün ziyaret ettiğim gemiyi düşünerek uyuyacağım. Arjantin'in dünya turu yapmış ilk gemisi... Herhalde her turist gibi üzerinde durduğum 10 dakikada fırtınalar atlattım, korsanlarla savaştım, bana ihanet edenleri ayaklarından bağlayıp suya sallandırdım. Sonra da halatları kestim. (Bütün turistler bunu düşünmüştür değil mi?) Demir tabaklarda patates yiyip şarap içerken kadınlardan bahsettim (Eh kadın yokmuş gemide, erkek oldum ben de.) Kaptanın fotoğrafı vardı, sevmedim. Görüntü olarak Tenten'in dostu Kaptan Haddock'u seçtim kendime (Cem arkadaşıma selam yolluyorum) Güneşli bir günde uçsuz bucaksız okyanusa baktım sonra, bacaklarımı üçgen yapıp, ellerimi arkadan kavuşturarak "Bu dünya turunu tamamlayacağız" dedim.

Monday, June 11, 2012

Lima, İskeletler, Amazon Terslikleri, Midemde Açan Çiçekler ve Hint Domuzu

Topladım pılımı pırtımı. Her çantayı yapışımda Cusco'dan donarak aldığım battaniye büyüklüğündeki şala küfrediyorum. Bindim taksiye, Ica'ya gidip Lima'ya otobüs bileti aldım. Biraz zamanım vardı, yerel halkın ilgi dolu bakışları arasında o sokak senin bu sokak benim yürüdüm. Pek turist dolanmıyor burada, daha çok iki otobüs arası bekleme salonlarında oturuyorlar. O yüzden de garip geliyor sanırım insanlara. İlginç bir yerde değil.  Neyse bindik gittik.

Lima'ya girerken hava kararmaya başlamıştı. Zaten puslu etraf. Çölün üzerinde bir oda büyüklüğünde evler var ara ara. Gittikçe sıklaşıyor. Kendimi Amerikan bilim kurgu filminde gibi hissettim. Uzaylılar dünya nüfusunun %98'ini öldürmüşler, %2'sini de deneysel amaçlı bırakmışlar sanki.  Uzaylı kısmı belki Nazca'dan aklımda kalmış olabilir. Çabuk etkileniyorum.

Lima'da Miraflores denen bölgede bir hostele yerleştim. Şimdi şöyle anlatayım, hosteller iki alanda yoğunlaşmış durumda. Biri Lima'nın Sultanahmet'i olan şehir merkezi, öbürü de Etiler'i olan Miraflores. Sultanahmet kısmı için geceleri Tarlabaşı gibi oluyor dediler, ben de tercih etmedim. Zaten akşam hayat Miraflores'te akıyor. Gecenin bir köründe bile ana caddelerde rahatlıkla dolanabilirsiniz. Çok kalabalık zaten hep. Sokaklar kafeler, lokantalar ve bilindik bilinmedik bir yığın mağazayla dolu. İçinde yürüdükçe Etiler'den çok Fenerbahçe-Suadiye arasını hatırlattı bana gerçi. Kaldırım vardı doğru düzgün, ondan olabilir. Evde gibi hissettim kendimi. Peru'da olduğunuzu unutmak çok kolay zaten. İnsanlar beyazlaştı. Turist de bol ama yerli halkın rengi açıldı burada. Kıyafetler "cool"laşmaya, atkılar boyna entellektüel bir havayla atılmaya, bebekler örtü altında emzirilmeye başlandı. (Genelde sokak ortasında açık bir şekilde yapıyorlar emzirme olayını. Pek dikkat bile etmemiştim aslında, ta ki unutmak istediğim bir sahne görene kadar. Kadın ayakta, çocuk da ayakta süt emiyor. İnsanların boyunun çok kısa olduğunu unutmayın tabii. Çocuk da 3-4 yaşındaydı tahmin ediyorum. Pek bakamadım)

Neyse Miraflores'te bol bol ceviche yedim (Arequipa yazıma bakabilirsiniz). Deniz ürünlüsünü de denedim ama balıklısı daha güzel. Sonra sahile gittim. Miraflores okyanus kenarında olmakla beraber 70 metre yükseklikte. Ucuna gelince aşağı bakıyorsunuz, uçurum. Bu durum da yamaç paraşütçülerini mutlu ediyor. Hava iyiyken tepede 6-7 tane görebiliyorsunuz. Sahil boyunca sanki dibinize konacaklarmış gidi yakında geçip duruyorlar. Uzun uzun izledim onları.


60 dolara profesyonel birisiyle 10 dakika deneyebiliyorsunuz. Yapmayı aklıma koydum ama şimdi anlatacağım beklenmedik nedenlerden dolayı fırsat olmadı. İçimde kaldı, en yakın zamanda deneyeceğim. O kadar huzurlu gözüküyorlardı ki! . Lima'nın tek güzel yeri bence. Parklar, okyanus sesi, uçan adamlar... Bir de mango mojito yuvarlayın. Mis...

Neredeyse şehir merkezini görmeden Lima'dan ayrılıyordum. En sonunda kazık olmasına rağmen San Francisco Manastırı gezisini de içeren bir otobüs turuna yazıldım. Miraflores'ten çıktığımız andan itibaren insanların rengi koyulaşmaya, boyları kısalmaya, etraf kirlenmeye, fakirlik kendini hissettirmeye başladı. Bu ten rengi ayrımı çok dokundu bana. Latin Amerika bu konuda belki ABD'den daha ırkçı. Haddime düşmez bunu değerlendirmek tabii. Anlamadığım beyaz adam bu diyarlara gelip katliam gerçekleştirdiğine göre ırkçılığın ters yönde olması gerekmez miydi? Beyaz adama karşı? O da olmasın tabii de, mantıksız çok...

Şehir merkezi de fakir. Kolonyal binalar her yerde. Bazıları kırık dökük... Miraflores'in zenginliğini biraz buraya kaydırsalar diyor insan. Neyse binaları meydanları tanıya tanıya geldik Manastıra.


Mutlaka ziyaret edin bu mekanı. Hafif Harry Potter vari bir yer. Kütüphanesini görünce ağzımı hayranlıktan kapayamadım bir türlü. Aslında öyle çok büyük de değildi ama sanki çok sihirli bilgiler içeriyormuş, her an gizli bir bölme açılıp 1600'lü yıllardan kalma bir amca karşınıza çıkıverecekmiş gibi geliyor. (Yani bana öyle geldi) Neyse sonra mezarlar var burada. Biraz klostrofobik bir mekanda bir yığın iskeletin yanından geçiyorsunuz. Bir odada tam bir insan iskeleti var. Diğer toplu mezarlarda ayırmışlar kol bacak kafatası olarak. Yuvarlak alanlarda da dizayn yapmışlar resmen. İşte ortaya kafatasları, sonra onları çevreleyen şekilde kol, sonra bir sıra daha kafatası vesaire şeklinde. Sanki çiçek ekiyorlar. Fotoğraf çekmek yasaktı, paylaşamayacağım. Pek etkilemiyor beni böyle şeyler de rahatsız olacağınızı düşünüyorsanız bu kısmı atlayın. Bir yığın ölü adam görmeyi herkes istemeyebilir.

Bu geziyi de tamamlayıp döndük geri. Son akşamımda gidip sinek kovucu, güneş kremi falan aldım. İlaçlarımı tamamladım. Ertesi gün Amazonlara gideceğim çünkü. Sabah 6:20'de uçak var. O gün kahvaltıda da Şilili, 3 sene yağmur ormanında yaşamış bir adam bana çok övdü orman işini. İyice heyecanlandırdı. Gerçi sonra kadınların güzelliğinden ve nasıl hizmet ettiklerinden bahsetmeye başladı. "Oranın kadınları bir farklı" deyip durdu. Yahu Amazon kadınları değil miydi tek göğsünü kesip savaşan? Nasıl böyle köle olmuşlar? Kızdım o muhabbete. Bir de şaman törenlerine katıl mutlaka dedi. Bakarız dedim...

Neyse geceye dönelim. Her şeyimi hazırladım, kıyafetlerimi bile giyindim, bakayım online chek-in yapabiliyor muyum dedim. Terslikler böyle başladı. Biletimi Arequipa'dan almıştım. E-bilet, bana basıp vermişlerdi. Yazanlar pek okunmuyor, printer 1950'den falan kalmaydı sanırım. İsmim yerine "British" yazıyor ama onu okuyabiliyorum. Bu elbette benim hatam. Bileti aldığımda hızlıca bakıp "British"in ülke kısmında yazdığını sanmışım herhalde. Ama dikkat etmemişim yeterince. Googla'dım bu durumu. Bazen terslik çıkabileceği falan yazıyordu, ama pek sallamadım. Facebook'a yazdım hatta "Gidebilecek miyim acaba hihaho" diye. Gidemeyeceğime ihtimal vermiyorum tabii. Peruvian Airlines diye dandik bir havayoluyla uçuyorum zaten. 2011'de güvenlik kurallarına uymadıkları için 3 ay ceza almışlar, ama politik bir konu olduğu söyleniyor. Sicilleri temiz. Sonra da İrlandalılar almış, iyidir dedim.

Sabah saatin çaldığını duymadım. (Terslik 2) Neyse uyandırdılar taksi diye. 2 Amerikalıyla bindik arabaya. Biraz geç kaldık bu arada. Amerikalı adam bana bin bir soru soruyor. Ben ağzımı açamıyorum. Halbuki bana onca soru soracağına pasaportunu kontrol etseymiş daha iyiymiş. Birden "Kahrolasıca pasaportumu ve paramı otelde unuttum" dedi. (Alt yazı sansürüyle çevirdim, pek böyle demedi aslında) (Terslik 3) Geri döndük, aldık tabii. Neyse vardık havalanına bu maceradan sonra. Upuzun kuyruk. Sıra bana geldi sonunda. Kadın baktı baktı, sen bizim ofis kısmına gitmelisin, orada sana yardımcı olacaklar dedi. (Terslik 4) Ulan gelsin birisi buradan baksın. Neyse boynumu büküp çıktım sıradan. Bir sürü telefon konuşmaları, beklemeler derken benim uçak saatim geldi. En sonunda yeni bilet alman gerekiyor dediler. "Kahrolasıcalar!" dedim ben de içimden. (Sansürsüz bu, ben kibar konuşuyorum) Kendimi haksız buluyorum, sakın yanlış anlamayın, ama adım yerine milletim yazıyor, sahtecilik yapmadığım ortada. Duygu yerine Ahmet yazsa tamam da... Bu dandirik havayolunun bana bir daha bilet satmak için izin vermediğini düşünüyorum. Sinirlendim, gittim diğer şirketlere sordum. Çok pahalı. Bu Iquitos denen şehre de ya günlerce nehir yolculuğu yaparak ya da uçakla ulaşabiliyorsunuz. Benim uçak kaçtı zaten bu arada. Ne yapacağıma karar veremedim. Gittim bir kahve aldım. Sakinleştim. "Her işte bir hayır vardır" dedim. Pasaportumda İngiliz yazıyor ama kanımda Türk kaderciliği var ne de olsa. Ya timsahlar tarafından yenseydim? Ormanda kaybolsaydım? Kobra soksaydı? Neyse geyik bir yana, kendimi yolun akışına bıraktığım müddetçe, yolun beni doğru şekilde yönlendireceğine dair bir inancım var. Saçma gelebilir biliyorum. Belki yalnız seyahat etmenin verdiği güvensizliği bu şekilde gidermeye çalışıyorum. Seyahatimin başından beri hiçbir şeyi zorlamadım. Bu düşüncelerle Iquitos macerasından vazgeçtim. Lima'ya dönüp Peru'nun kuzey sahiline doğru otobüsle yolculuk edeyim dedim. Onu da istemedim sonra. Burada kalmak bana Iquitos hayal kırıklığımı hatırlatacak. Sonra kafamda lamba yandı. Anca uyanabildim. Ayın 16'sında Buenos Aires'e uçuşum vardı. Onun tarihini istediğim gibi değiştirebiliyorum. Yer de varmış. 3 saat sonra uçağa yerleşmiştim.

Bu arada benim çantada koka yaprakları, koka şekerleri... Koka ürünlerini yurt dışına çıkarmak yasak. Şekeri atmadım da, yapraktan korktum biraz. Çok kokuyorlar çünkü. Tüm çantayı boşaltıp yaprakları buldum. Yeni çektiğim soleleri dolara çevirdim. Gereksiz para kaybettim yine. O kadar hızlı oldu ki gidiş kararım, Peru'ya karşı nostaljik hisler bile duyamadım. Sadece Iquitos'tan sonra Lima'ya döndüğümde yamaç paraşütü yapmak istiyordum, ona üzüldüm. Halbuki çok sevdim bu ülkeyi. Seyahatimin en ilginç durağıydı. "Sadece bir ülkeye gidebileceğim, neresi?" deseler Peru derim. Her şey var çünkü. Plajı, çölü, dağı, yağmur ormanı, köyü, şehri, uygarlıkları, gizemi, gölü, adaları, koka yaprakları, uzaylıları... :)

Sabah iç hatlar uçacağım diye kalkıp kendimi Arjantin uçuşunda buldum anlayacağınız. Doğa harikası orman yerine "insan harikası orman"a doğru yol alırken tüm hücrelerimde, özellikle midemde özgürlüğü hissettim. "Iquitos'a gidemezsem Buenos Aires'e giderim" ne olacak diyebilmek, böyle bir seçeneğe sahip olmak, bu değişikliği hemen içimde kabullenebilmek saf bir mutluluk hissi verdi. Daha önce hiç tanımadığım bir duygu. Ya da farkında olmadığım. Sonra koltuğuma yerleşmiş uykuyla uyanıklık arası gidip giderken garip bir rüya gördüm. Vücudumda beyaz, çok güzel çiçekler açıp sonra kapandı. Frida tablosu gibiydi biraz. Ama mutlu versiyonu. Sanki rüyam "artık değiştin" diyordu. Değiştim mi gerçekten bilemiyorum. Hep hayatım ikiye ayrılmış gibi geliyor, 3 Şubat'tan öncesi ve sonrası. Büyük ihtimalle İstanbul'a döndüğümde yolculuk kısmı bir parantezmiş gibi gelecek.  Uzun süre yolculuk yapmış olanlar nasıl hissettiklerini belki benimle paylaşırlar...Ben de vakti gelince nasıl hissettiğimi size söylerim.

Neyse boş verelim benim iç dünyamı da size Peru'da yiyemediğim bir yemekten bahsedeyim. Hint domuzu. (Doğrusu kendisine hiç Hint domuzu dendiğini duymadım, Guinea Pig'den bahsediyorum). İngiltere'de kaldığım sürede Fransız bir ev arkadaşımın "Copain" (arkadaş) isimli bir Hint Domuzu vardı. En büyük eğlencemizdi. Yani his olarak köpek yemek gibi benim için. Görüntü olarak da fare yemekten bir farkı yok. Yemek konusunda genelde cesaretli olmama rağmen bunun düşüncesi bile midemi bulandırdı. Deneyemedim. Bu hayvanlara neden Guinea Pig denildiği bilinmiyormuş anladığım kadarıyla. Belki Avrupa'ya Guinea üzerinden ulaştırılmış olabilirmiş. Halbuki Peru'nun dağlarında yetişen, çok kolay üreyen, İnkaların ve önceki medeniyetlerin bolca tükettikleri bir hayvan kendisi. Biz "Hint Domuzu" olayını nasıl uydurmuşuz o da ayrı bir konu. Şu İsa'nın meşhur "Son Akşam Yemeği" tabloları olur kiliselerde ve müzelerde bilirsiniz. Masada da ne bileyim balık, ekmek, şarap falan... Peru'da dikkat edin hep ana yemek Hint Domuzu. İsa Hint Domuzu yiyor. Tövbe tövbe...

Neyse ben İnka koladan son bir yudum alayım....

Saturday, June 9, 2012

Huacachina ve Islas Ballestas ya da Vaha, Adrenalin ve Deniz Hayvanları

Ica'ya varır varmaz otobüsten kurtulmanın verdiği mutlulukla her turistin yaptığı gibi bir taksiye atlayıp 5km uzaklıktaki Huacachina'ya gittim. Huacachina vahanın tam tanımı. Çölün ortasında ufak bir göl ve çevresinde ağaçlar düşünün. Ya da düşünmeyin şu fotoğrafa bakıp googlelayın.


Çok etkileyici, çok huzurlu bir yer. Etrafında da kum tepeleri var. Elbette gölün çevresi otellerle dolmuş. Oda fiyatları yüksek olmasa da yemek içmek biraz pahalı...

İlk gün biraz sersemdim. Gece otobüs yolculuğu sabah Nazca uçuşu, sonra bir daha otobüs derken yerimde sallanıyordum. Biraz gölün kenarında yayıp güneşin batmasında yakın da kum tepelerine yürüdüm. Güneş ve rüzgarın ortak performansı kumun üstünde hipnotize edici bir gösteriye dönüşüyor. Bu arada Ica'dan gelen günübirlikçi gençler futbol oynamaya, bazı turistler ve çocuklar sandboard çalışmaya, romantik çiftler güneşin batışına hazırlanmaya başladı. Arada bir de "dune buggy" denen ve kum tepelerinde akrobatik hareketlerle gezinen araçlar göze çarpıyor uzaklardan.


Huacachina'nın en büyük eğlencesi bu zaten. 2 saatlik turlara katılıp hem "dune buggy"lere biniyor hem de sandboard deniyorsunuz. Ben bu işi bir sonraki güne bırakırken sabah 6:30 için de Paracas - Islas Ballestas turu ayarladım.

Bu arada yola çıktığımdan beri Huacachina gibi büyülü azma mekanlarında İsrailli gençlere rastlıyorum. Ama 3-5 tane değil, bir kaç otel dolduracak kadar. 3 sene askerlikten sonra böyle uzaklara gelip deliriyorlar. Bir de çok Fransız vardı burada. Neyse Paracas'a dönelim.

Paracas Ica'ya 1 saat uzaklıkta ufak bir sahil kasabası. Pelikanlar ve kazık balık lokantaları karşılıyor sizi. (Aslında ilk planım Pisco'ya gidip oradan Paracas'a geçmekti ama Pisco için pek tekin değil dediler. Şehrin %80'inin yerle bir olduğu 2007 depreminden sonra kendine gelememiş.) Buradan motoro binip fakirlerin Galapagos'u olarak tabir edilen Islas Ballestas'a doğru motorla yola çıkıyorsunuz. İlk önce yine Nazca çizgileri gibi gariplikler karşılıyor sizi. Sonra bin bir çeşit kuş, çok kötü bir koku (onca kuş ihtiyacını gideriyor tabii), penguenler



ve deniz aslanları...


Yaz aylarında daha güzel oluyormuş aslında. Neyse biz gördüğümüzle yetindik. Bu arada şapkanızı unutmayın, her an kafanızı bir "şans" düşebilir. Oh mis gibi de kokarsınız. Adaya sadece hayvanların üremesi ve korunması için çalışan insanlar ayak basabiliyor. turistler uzaktan bakıyorlar. Bu da iyi bence. Gerçi motor da iyi kirletiyordur denizi ya neyse...

Ardından plajda serbest zaman verdiler bize. Kumsalda otururken 2 balıkçı bir pelikan beslemeye başladı.  Amaçları benim fotoğraf çekmemi sağlamak ve para istemek. Çektim ben de. Yardımım olsun. Balık yokmuş pek bu aralar...


Sonra Huacachina'ya geri dönüş. 25 soles'e de dune buggy ve sandboard turu ayarladım. Güneş etkisini kaybetmeye başlayınca doluştuk şu araca.


Zaten tüm turlar aynı anda hareket ediyor. Kalabalık bir biçimde başladık tepeleri tırmanmaya. Benim kemere de 3 tane ben sığarız. Amanın nasıl bir olay bu! Sanki roller coaster yapıyoruz ama çölün ortasında uyduruk bir aracın içindeyiz. İnanılmaz eğlenceli. Tepeleri tırmanırken aşağı inişin ne kadar dik olacağını göremiyorsunuz. Kalbiniz çarpıyor. Sonra manyak gibi sağa sola kırıyor. Bazen biraz uçuyorsunuz. Çığlık çığlığa tabii herkes. Bizim şoför ekstra manyak çıktı. Diğer araçtakiler söylediler bunu. Değilse nereden bileyim. Bir kere de kaza yapıyorduk ama iyi fren yapıyormuş yokuş aşağı giderken bile bizim buggy. Bu işi Huacachina'da denemek isteyen arkadaşlara hatırlatma, hiçbir güvenlik önlemi alınmamış durumda ve sonradan öğrendiğime göre ölümcül kazalar da oluyormuş. Eh adrenalin de tavan yapıyor haliyle. Deli gibi kahkaha attım. Bir daha olsa yine yaparım kesinlikle. Neyse arada fotoğraf molası verdik, sonra da sandboardlar çıktı ortaya. Bizim şöför bir şey öğretmedi, ama ciddi ders de alabiliyorsunuz. Tepeler dik, ben de dahil olmak üzere çoğunluk sandboardun ayak kısmından tutunup göbek üstü yatarak kaydı. Böyle daha hızlı gidiyorsunuz bu arada. Hele en son kaydığımız yer ciddi yüksek ve dikti.


Bizim gruptaki kızlardan biri ne kadar hızlı gidiyor diye düşünürken Arequipa'da tanıştığım İngiliz aile yanaştı yanıma. Ufaklık panik halindeydi, haklı. Ben "Bismillah" deyip attım kendimi. Bazıları kenardan bir yerden iki kademeli inmeyi, bazıları yürümeyi, bazıları da araçla ilerlemeyi tercih etti. Aşağı inince benim hızlı kayıyor dediğim kızın 2 takla attığını öğrendim. Bu da pek tekin bir olay değil. Çoğu kişi bittiğine seviniyordu, ben üzüldüm. Yine çığlıklar içinde, her tarafımız kum döndük otele. Pek fotoğraf çekemedim, çekmeye çalışanların da makineleri sizlere ömür oldu kumdan.

Huacachina ufacık yer. Yürürken sağdan soldan bütün çalışanlar "Hey Turquia" diye muhabbete girmeye başladı. Adımı öğrenemiyorlar tabii. Meksika'da adamın biri bana Didi adını takmıştı. Kullanma vakti geldi belki de. Neyse baktım muhabbet vıcıklaşmaya başlıyor, gitme zamanımın geldiğine karar verdim. Ver elini Lima...



Friday, June 8, 2012

Nazca - Uzaylı Arayışım


Yarım yamalak uyuyabildiğim bir otobüs yolculuğundan sonra saat 6:30'da Nazca'ya ulaştık. Nazca çölün ortasında ufacık, pek de sevimli olmayan bir yerleşim. Ancak Nazca uygarlığı - ya da uzaylılar - dünyanın en gizemli sanatını icra etmişler vakt-i zamanında burada. Herhalde bir çoğunuz Erich Von Daniken'in uzaylıların varlığını kanıtlamaya çalıştığı  "Tanrıların Arabaları" adlı kitabını duymuş ve kumun üstündeki dev çizimlerin fotoğraflarını görmüştür. Ben de gidip bir bakayım, bu durumun ardınaki gizemi çözeyim dedim. Bu düşüncelerle otobüsten inip havalanına gitmek üzere taksiye bindim. Ben oturur oturmaz öne de bir adam bindi. Bu memlekette taksi işinden tırsıyorum zaten. Hemen "Hey nooluyo" falan oldum.  Adamla şöyle bir muhabbet yaşadık...
- Havalanına mı gidiyorsun?
- Evet
- Kapalı ama çok erken, hava da puslu
- Olsun havalanına gitmek istiyorum
(Bu arada taksi U dönüşü yapıyor)
- Bak Nazca Lines'ın saat 8'de uçuşu var, benim de ofis hemen şurada.
 (Ofisin önünde doğru ilerliyoruz)
- İnmek istiyorum (şeklinde bağırmaya başlıyorum)
- Havalanına mı gitmek istiyorsun?
- Hayır, inmek istiyorum.
- Peki
Taksi'den kendisi iniyor ve havalanına gidiyorum. Bunları yazarken bir daha sinirlendim. Nasıl bir satış taktiğidir bu. İçimden bir güzel küfrettim. Aslında diğer turistlerle taksi paylaşırdım normalde de bir tuvalet kuyruğu nedeniyle geç kalmıştım. Çok olağan bir olaymış bu. Sakın bu dolandırıcıları dinlemeyin. 2 liraya havalanına gidiyorsunuz taksiyle. Orada da istediğiniz havayolunu seçebilirsiniz. Havalanı açık olduğu gibi sabah uçuşları daha yumuşak oluyormuş...

Neyse bir salon büyüklüğünde havalimanı zaten. O sırada Avusturalyalı bir çocukla tanıştım. Beraber pazarlık etmeye başladık. 80 doların altına inen olmadı. Devamlı uçak düşüp durduğu için yeni uygulama başlatmışlar, 2 pilot biniyormuş. Biri aniden kalp krizi geçirirse diye herhalde... Bir de uçaklar bakımdan geçmiş sözüm ona. İnanırsanız...  Yine de Peru'da gece otobüsüne binmekten çok çok çok daha güvenli. Daha önceden araştırıp teknik sınavı geçmiş havayollarını tercih edin. Ya da bizim gibi kalabalığı takip edin...
Bindik şu uçağa 6 kişi, 2 de pilot.


Sıkış tıkış. Taktık kulaklıkları. Önümüzde plastik torbalar. Başladık yükselmeye. Pilot aynı zamanda rehberimiz. Uçuş şöyle gerçekleşiyor. Pilot "Solda maymun var" diyor, uçağı sola yatırıyor.


Sonra keskin bir dönüşle sağa yatırıyor ki herkes görebilsin. Bu arada kahvaltı etmiş olanlar torbaları kullanıyorlar. "Bana bir şey olmaz" diyordum ama bütün gücümle çizgileri görmeye çalıştıysam da fotoğraf işine çok konsantre olamadım. Fenalaşıyor insan. Hepimiz aynı durumdaydık. Arada bir de türbulansa girdik. İyice başımız döndü. Neyse gelelim çizgilere. Evet uzaylılar var... Maymunu, eli kolu bir kenara bıraktım da, geometrik şekiller, oklar falan çok garip.


Sanki bir mesaj verilmeye çalışıyormuş gibi gerçekten. Dominik'te yerlilerin mağaralara yaptıkları çizimler de bana E.T'yi hatırlarmıştı zaten. İstanbul'a döner dönmez Tanrıların Arabalarını okuyacağım... Saadettin Teksoy ne yapıyor acaba... Benimle röportaj yapmak isterdi eskiden olsa...

İndikten sonra 20 dakika falan oturup kendime gelmeye çalıştım. Sonra da Nazca'da daha fazla oyalanmadan otobüse binip Ica'ya doğru yola çıktım. Yine halk otobüsü, yine yanıma bacaklarını bir kilometre açarak oturan hayvan bir adam. Hindistan'da, Tayland'da, Kamboçya'da bu halk otobüsü yolculukları bana eğlenceli geliyordu da, burada sosyete otobüslerinden şaşmamaya karar verdim... Bir parçacık şımarıklığım da olsun artık ya da "bayan yanı" muhabbetini devreye soksunlar...


Arequipa - Rahibeler, Mumya çocuklar, Çiğ balık ve Karlı Volkan


Sabahın bir köründe bindik halk otobüsüne. 2 katlı falan, görüntüde fena değil. Neyse yaklaşık 10 turist ve köylüler. Başladı yolculuk, 5 dakikada bir duruyoruz, dolmuş mübarek. 2. kattayım ben, yanımda ayakta yolcular var. Bu arada devamlı birileri yiyecek içecek bir şeyler satıyor. Uyumamak, çantalara iyi sarılmak gerek. Derken adamın biri bindi, kitap satıyormuş. Tam 45 dakika boyunca konuştu. Eskiden özellikle ada vapurlarında çok olurdu böyle muhabbetler. Ama burada kaçacak bir yer yok. MP3 çalar hayat kurtarıyor böyle durumlarda. Bu arada nasıl havasız, nefes alamıyoruz. Çok da viraj var. Sonradan öğrendim ki bu yol Peru'nun en tehlikeli yolu olarak kabul ediliyormuş 4500 metrelerde seyrettiği ve şöförü çok yorduğu için. Bir de yükseklik eklenince bizim içimiz dışımıza çıktı tabii... Kafam yine iyi olmuş biçimde indim otobüsten.
2400 metredeyiz bu arada. Deniz seviyesinden gelen adam biraz yorgun hissedebilir ama ben enerji doldum. Tatlı bir hostele yerleştim. Boşmuş. 10 dolara 4 kişilik, sıcak duşu ve bir yığın battaniyesi olan bir  odada kaldım. Bu eski kolanyal binalardaki hosteller çok hoşuma gidiyor. Ortasında avlusu oluyor çünkü. Güneş de vurunca, insan keyiflenerek hamakta veya sezlongda bezebiliyor.

Arequipa'ya "beyaz şehir" diyorlar. Binalar beyaz bir volkan taşından yapılmış. Cusco'dayken Alplerde hissetmiştim, burada da sanki güney İtalya veya Yunanistan'ta bir kasabadayım gibi geldi. Güneşte yürürseniz ve güneş gözlüğü takmazsanız gözlerinizi açamıyorsunuz. Pek yağmur yağmıyormuş bu şehre zaten. Gökyüzü hep mavi. Güneşte hava 30, gölgede 15 derece. En iyisi sıkça karşıdan karşıya geçmek. Bu arada şehrin sevimliliğine aldanmayın. Meksiko  gibi "kidnap express" taksileriyle ünlüymüş burası da. Sizi kaçırık ATM kartınızla para çekmenizi istiyorlar. Günlük limit dolayısıyla da bazen birkaç gün tutabiliyorlar. Polisin de mayfayla çalıştığı bir ülkede güvenliğinizi kendiniz sağlamanız gerekiyor. Bir de üzerinize birisi tükürür, biri eşyasını düşürür veya sizi çağırırsa, durmayın. Sakince yürümeye devam edin... "Şştt yavrum" ve "Signorita"lara da kular asmayın sakın...  Aman dikkat.

Şehrin en güzel tarafı deli gibi turist olmamasıydı. Bir de tepesi karlarla kaplı volkan manzarası var her yerden. İnsanın yaşadığı yerde ya uçsuz bucaksız deniz birinkitisi, ya da karlı dağ tepeleri olmalı gerçekten.


Ulaşılamayacak bir yere bakmak insanı hayal alemine itiyor. Hem ne kadar küçük olduğunu hatırlatıyor hem de daha ileriye gitme azmi veriyor... Aslında Arequipa'ya gelenlerin asıl amacı Colca Kanyon'una gitmek oluyor genelde. 2 günlük sırf otobüs veya 3 günlük trekkingli geziler var bu dünyanın en derin kanyonuna. Ben bu turlardan çok sıkıldığım ve dağ tepe tırmanmaktan yorulduğum için katılmadım.

Bu şehirde yapılması gereken önemli 2 faaliyet var. Birincisi Santa Catalina Manastırına gitmek. Şehrin içinde şehir deniyor burası için.  Öyle gerçekten. Kocaman, sokak sokak...


Rahibelerin iç dünyasına bir yolculuk. Çok güzel börek çörek yapıyorlarmış eskiden. Ben de orada kalsam ben de yaparım... Nasıl vakit geçer değilse? Kağıt bile oynamıyordur bunlar.  Dua et dua et nereye kadar... Bir de her yerde acılar içinde İsa heykelleri/resimleri var. İçi kıyılır insanın.... Ama avlular çok güzel gerçekten. Özellikle mavi duvarlı kısımları çok hoşuma gitti. Biraz oturup tadını çıkarttım.


Öteki faaliyet ise Santuarios Andinos müzesine gitmek. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere İnkalar Tanrılara çocuk adıyorlarmuş. Çünkü o muhteşem karlı dağ tepesi her an patlamaya hazır olan bir volkan. Deprem de sık sık oluyor (Ben Arequipa'dan ayrıldıktan 2 gün sonra da 6 şiddetinde deprem oldu bu arada) Tanrıları mutlu etmek gerek ki böyle kızıp saçmalamasınlar. Ölüme giden çocukların da Tanrı mertebesine yükseleceğine inanılıyor. Onların da bu yüzden durumdan mutlu oldukları düşünülüyor. Meksika'da Mayaların oynadığı bir oyunu görmüştük. Kazanan Tanrılara kurban ediliyordu. Aynı mantık işte. Yine de ne kadar çok korkuyorlardır...

Neyse bu müze çocukların 6000 metre yükseklikte bulunuşları ve tahminlere göre İnka törenlerinin nasıl yapıldığı konusunda aydınlatıyor gelenleri. Şimdiki ekipmanla bile o yüksekliklere, o soğukta çıkmak bu kadar zor ve tehlikeliyken, tüm kabile ufacık çocuklarla 2-3 aylık yürüyüşlerin sonucunda nasıl tepelere varıyorlamış anlamak çok zor. Neyseki mor mısırdan yapılan bir İnka içkisiyle kafayı buluyorlarmış. Bir de koka yaprakları... Müzede ayrıca çocuklarla beraber bulunan diğer adaklar (çanak, çömlek, heykel, battaniye vesaire) da sergileniyor. Oraya giderseniz çocuklardan bir tanesini görme imkanınız var. Hangisi olduğu şansınıza. Eksi bilmem kaçlarda kalan ölü bedenler pek de bozulmamış. Ama bizim gördüğümüzün mezarı kırılıp düştüğü ve yüzü güneş gördüğü için gözleri yoktu mesela. Bu arada altın gümüş falan da koyuyorlarmış mezarlara. O yüzden bazılarının kafataslarında şimşek delikleri varmış... Neyse biraz korkunç bir deneyim. Fotoğraf çekmeye izin vermiyorlar. Ama o dönemin insanını o kadar çok kınamadım. En azından çocuk için de iyi olacağına dair inançları varmış. Şimdi bir takım güçler daha iyi arabalara binebilsinler, daha büyük adalar satın alabilsinler  diye her 3 saniyede bir 1 çocuk ölüyor...

İçinizi yeterince sıktıysam başka bir konuya geçelim. buraların en meşhur yemeği ceviche'e. Çiğ balık ve soğan bol limonlu aşırı lezzetli soğuk bir çorbanın içinde yüzüyor. Muhteşem bir olay. Yazarken ağzım sulandı. Yarın öğlen yemeliyim. Tabii adı sanı duyulmuş yerlerde yerseniz daha iyi olur. Çünkü bir levrek boyutunda hayvanı löp löp indiriyorsunuz mideye... Ardından da pisco sour çekersiniz. Pisco üzümden yapılan bir likör. Sour olunca da içinde limon, üstünde de yumurtanın beyazı var. Bu adamların mutfak çok başarılı. Azıcık paraya kıydınız mı manyak tabaklar koyuyorlar önünüze. Para dediğim de 10-15 TL yanlış anlamayın... Değilse tavkçu var bol bol. Sebze çorbası - Tavuk - Pilav - Tatlı 5-8 TL arası bulmak mümkün.

Arequipa miskinlik için iyi bir durak... Kiliselere girip çıkıp meydanlarda pinekleyerek geçti geri kalan zamanım.


Hostelde İngiliz bir aileyle tanıştım. Öyle sanıyorum ki biri 13 biri 7 yaşlarında 2 çocukla 10 aydır dünya turu yapıyorlarmış. Hayran hayran baktım. "Okul" falan dedim. Matematik ve İngilizce derslerini kendileri veriyorlarmış. Başka bir şeye vaktimiz olmuyor dediler. "Yolda çok daha fazlasını öğrenmişlerdir" dedim. Güldüler. Sene de kaybetmeyeceklermiş. Bizim de eğitim sistemimiz böyle esneklik sağlayabilse keşke. Ne diyorum ben ya, sanki bütün diğer problemler çözülmüş gibi... Gün geçtikçe daha kötüye gitmiyormuş gibi... Her neyse politik konulara girmeyeyim... Otobüse bineyim. Yolculuk Tanrıların Arabaları'na...


Saturday, June 2, 2012

Puno ve Titikaka gölü


Puno - Cusco arası turist otobüsleri var. Bundan yol boyunca harabe olsun, müze olsun, klise olsun, manzara olsun, değişik yerlerde dura dura gidiyorlar. Doğrusu beni kültürel aktivitelerden çok, bu aktiviteleri yapmak üzere durduğumuz köylerin sokaklarında dolanmak mutlu etti. Bir de 4300 metrede karlı dağlara bakıp fotoğraf çekmek çok keyifliydi.


İnkalar vakti zamanında dağlara insan adıyorlarmış yalnız. O dağlarda hala bulunmamış donarak mumyalanmış bedenler var büyük ihtimalle. Böyle şeyler düşünmek biraz ürkütücü oluyor. Neyse ben öğle yemeğini anlatmak istiyorum izninizle. Tura yemek dahildi. Güzel değildi tabii ki ama bahçesinde lamagiller koşuşturuyordu. Bunlar böyle koyun gibi gözüküp aniden panter gibi koşabiliyorlar ya sanki genetik bir hataları varmış gibi geliyor bana. Bir tane genç lama vardı. Çok meraklı, çok tatlıydı. Neyse ben de yemeği bırakıp bahçede onlarla oynadım hep. Sonra bir kadın "Fotoğrafını çekeyim mi?" dedi. "Olur" dedim. Tam fotoğraf çekilirken hayvan dönüp tükürdü.


Küstüm  ben de. Lokantaya geri girip koka çayı içtim. O sırada çalgıcının biri para toplamaya başladı. Dinlememiştim de müziklerini ama 1 lira  verdim yine de. Tam yakışıklı bir Kızılderili tipi vardı çünkü. Türk olduğumu öğrenince "Fenerbahçe ve Galatasaray süper takımlar" dedi. Türkiye'yi övdü bana. 50 kuruş daha kazandı böylelikle.

Puno'ya 5 gibi vardık. Tayvanlı kızın söylediği pansiyona gittim. Tam ana caddenin üzerinde. 35 soles dedi adam. Arkadaşım 15'e kalmış burada diye salladım. 20 soles o zaman dedi. İyi dedim. Sıcak suyu vardı hiç olmazsa ama ısıtma yok tabii ki. Hemen gidip 2 günlük Titikaka gölü turuna yazıldım. Titikaka üzerinde yolculuk yapılabilen en yüksek göl. 3800 küsür metrelerdeyiz. Akşam köylülerin evinde konaklıyorsunuz. Lonely Planet'te köylülerin hakkını yemeyen tur operatörlerinin isimleri vardı. Onlardan seçtim. Siz de en ucuzunu seçmeyin. Ya kendiniz gidin ya da turların köylüleri iyi para verdiklerine emin olun. Gezgin olmak iyi de, gidilen yerlere zarar vermemek gerek. İşlerimi ayarladıktan sonra yemeğe gittim. Yanıma Çinli Amerikalı çok tatlı bir çift oturdu. Yolculuktan konuşurken Nazca çizgilerini gördünüz mü dedim. Bilmiyorlarmış. Birden cazip geldi. Apar topar kalkıp otobüs biletlerini değiştirmeye gittiler. Öyle hayatlarında ufak bir değişikliğe vesile oldum. Umarım pişman olmazlar.

Neyse sabahın bir köründe bindik motora Titikaka gölü gezintisi için. Çok tatlı bir rehberimiz vardı. (Tur genel olarak iyiydi, bu sömürmeye yönelik toplu otobüs turlarından bayağı nefret ediyorum çünkü.) İlk önce insan yapması ada ziyaretlerinde bulunduk. Tayland ve Kamboçya'daki yüzen evlerden sonra yüzen adalar. Bastığınız yer yumuşacık.  Çok turistik ama yine de ilginç. Adaları nasıl yaptıklarını anlattılar. Her zamanki gibi bir şeyler satmaya çalıştılar. 5 soles'e kolye aldım yardım olsun diye. Bu da okul...


Ardından 3 saat tekne ve akşam kalacağımız Amantani adası. Bu sırada Hintli bir akadaş edindim. Ülkesini övdüm kendisine. O yüzden sevdi beni. Neyse adada köylüler karşıladılar bizi. Brezilyalı bir kızla bir eve yerleştik. Kızın İngilizcesi ve Fransızcası benim İspanyolcamdan çok az daha iyi. Tarzanca anlaşmaya çalıştık. Ailemiz çok şekerdi. Et yok zaten adada. O yüzden balık yiyen tür vejetaryen herkes. Bizi sebze ve pirinçle beslediler. Parmak şeklinde patates/havuç arası bir sebze yetişiyormuş. Ondan yedik. Güzeldi gayet. Odamız da büyük ve rahattı. Elektrik 8 sene önce gelmiş. Ama sadece 3 ampul var başka hiçbir şey yok. Ona da şükrettik. Yemekten sonra adanın tepesindeki tapınaklara tırmanıp güneşin batışını izlemek vardı programda. 4200 metreye nasıl da dik bir tırmanış... Vücudum yorgun hissetmiyor ama nefes alamıyorum. Gebere gebere çıktık tepeye. Güneşi batırdık. Sonra da adada hiçbir aydınlatma olmadığı için koşa koşa hava iyice kararmadan indik. Hava da buz kesti. Akşam yemekten sonra eğlence var dediler. Hepimize yerel kıyafetler giydirdiler. Kotların falan üstüne palyaço gibi oluk. Sonra da 2 floransanlı bir yerde halay çektik. O yükseklikte bir de hopladık zıpladık. Ardından da benim ailenin annesi herkes otururken beni dansa kaldırdı.


Eğlence oldum millete. Bira falan çok sıcaktı. Zaten gebermişiz. 10 olmadan uyuduk  buz gibi odamızda. Bu arada yıldızlar... İnanılmaz bir gökyüzü vardı. Brezilyalı kız da anlıyormuş bu işten, bana Güney Haç yıldızlarını gösterdi. Hayran hayran baktım. Bir dileğim daha gerçekleşmiş oldu.

Ertesi gün de sabahın bir köründe uyandık. Nasıl huzurlu bir ortam, nasıl temiz bir hava, nasıl güzel bir manzara...   Kahvaltı biraz zayıftı ama olsun. Yanımızdaki meyveleri tükettik sonra da motora binip Taquile adasına yollandık. Burada da tepeye doğru bir tırmanış var ama öbür taraftan sonra kolay geldi. Manzaraya doya doya çıktık. Festival varmış. Meydan da müzik çalıp dans ediyorlardı. Burada herkesin kıyafetinden medeni halini anlayabiliyorsunuz. Huzurluydu çok. Puno'dan günübirlikçiler gelmemişti henüz. Keyiflendik. Sonra alabalığımızı yiyip bilmem kaç yüz merdiven inip Puno'ya dönüşe geçtik. Teknede bu adalarda yaşamak nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim... Neyse sade bir yaşam seçersem bir gün bu 3800 metrelerde olmayacak ama o kesin.


Bundan sonraki planım La Paz'a gitmekti ama vazgeçtim. İnanılmaz bir yorgunluk ve baş ağrısı çöktü üstüme. Bolivya'yı istediğim gibi turlayacak vaktim olmadığı için Laos gibi bu ülkeyi de bundan sonraki ilk yapılacaklar listesine attım. Puno'da bir gün daha geçirip Arequipa'ya gitmeye karar verdim. Puno pek güzel bir şehir değil. Şimdi bu ülkede bir İnka öncesi medeniyetlerden kalma kalıntılar var, bir İnka yapıları var, bir İspanyolların her şeyi yok ederek yaptıkları kolonyal binalar var, bir de yeni yerleşimler var. Dönemin İspanyollarına devamlı sövüyorsunuz elbette ama Allah içi güzel şehirler yapmışlar. Yeni yapılar inanılmaz çirkin. Çoğu tuğla halinde, tepelerinden teller çıkıyor. Binalar bitince daha çok vergi ödemeleri gerektiği için bitirmiyorlarmış. Neyse Puna da genel olarak böyle bir yer. Ben de tavsiye üzerine 3 saatlik Sillustani mezarlıkları turuna katıldım. 3 ayrı medeniyetin önemli şahıslarının mumyaları var bu mezarlarda. İlginçti, vaktiniz olursa gidin. Bir de İnka takvimi var taşlardan yapılma. Orada pozitif enerji olduğu iddia ediliyormuş. Dünyanın her tarafından insanlar gelip meditasyon yapıyorlarmış. Manzara tek kelimeyle muhteşemdi... Aslında böyle güzel yere ne mezarlık yapıyorsun, bir çay bahçesi aç, biz de keyiflenelim.


O akşamı da Puna da geçirdim. Ertesi gün Arequipa'ya 6 saat... "Hiçbir şey değil" diyorum kendi kendime. Bilmiyorum ki hayatımın en garip otobüs yolculuğunu gerçekleştireceğimi...

Friday, June 1, 2012

Kutsal Vadi ve Macchu Picchu


Kutsal vadi ve Macchu Picchu turu için hazırım! Sabah gel sana biletleri verelim demişlerdi. Gittim. Benim turizm ajansı kapalı. Mal mal bekliyorum. Oradaki Fransız bir çifte sordum "Seni de mi unuttular" dediler. "Bilmiyorum ki" dedim. Bir de ucuza getirdim diye seviniyorum... Neyse 20 dakika gecikmeli olarak bir kadın geldi, tek kelime İngilizce konuşmuyor. Beni bir turist otobüsüne bindirdi alelacele. Program şöyle, ilk önce Kutsal Vadi'de dolanacağım, sonra trene binip Aguas Calientes'e gideceğim, orada turun ayarladığı bir yerde konaklayacağım, ertesi gün Macchu Picchu'ya giden otobüse bineceğim ve içeri gireceğim. Sonra da aynı şekilde geri döneceğim. Elimde sadece tren bileti. Sanmayın ki bir otobüs adam beraber yapıyoruz 2 günlük geziyi. Kutsal Vadi turu beni trene bineceğim yerde bırakacak sonra tek başımayım. Dedim bunlar kesin benim parayı attılar cebe.

Neyse başladık yolculuğa kırık dökük otobüste. Bir rehberimiz var. Kadının İngilizcesinden bir kelime anlamıyorum. İspanyolca açıklamaları takip etmeye çalışıyorum. Tur tam bir rezalet. Bir güne milyon şey sıkıştırdıkları gibi bir de alışveriş yapmamız için bazı yerlerde ekstra duruyorlar. Kuyumcuya bile soktular bizi de kaçtık hemen. Neyse turun önemli iki durağı Pisaq ve Ollantaytambo'ydu. Buralarda Inka kalıntıları var. Gerçekten etkileyici.  Bir de bağlı oldukları aşırı sevimli köyler var.  Kesinlikle gitmeye değer.



Tabii bizim gibi 20 dakikada koca harabeleri gezmeniz beklenirse biraz sinir bozucu oluyor. Kutsal vadinin her köşesi muhteşem zaten, inanılmaz manzaraların arasından gidiyorsunuz yol boyunca. Neyse çok detaya girmeyeceğim.  Macchu Picchu'ya devam edecekleri Ollantaytambo'da bıraktılar. Bayıldım bu köye. Karşı dağda da bir yaşlı bir de genç adam suratı vardı. Çizilmiş gibi. Çok turistik belki ama yerel halk kimseyi sallamadan devamlı ana meydanda parti havasında. Bir ara fotoğraf çekmeye çalışırken müzikleriyle maskeli ve eşekli adamlar geldiler. Birden etraf birbirine girdi. Yanlarında da 6-7 yaşında ufaklıklar, dikkat dağılmışken ceplere dalmaya çalışıyorlar. Tabii onları engellemek için de polis koşuşmaya başladı. Neyse ben de cebimde bir el hissettim ama bir kuruşum yoktu zaten. Bütün gün çok kısıtlı zamanda dağ tepe çıkmaktan yorulmuşum. Bir teresa terleşip Perudaki ilk biramı ısmarladım. O sırada Amerikalı bir adamla tanıştım, Macchu Picchu konusunda beni aydınlattı. Ardından da tren ve Aguas Calientes...

Trenden inince şöyle bir pankart gördüm "Deohu Kan". Dedim benim heralde. Öyleymiş. Beni bir otele yerleştirdi. Hem de oda sıcaktı! Bu haftaki tek sıcak odam... Sonra başka bir adam otele gelip pasaportumu aldı. Sabah 6'da da Macchu Picchu'ya otobüs ve giriş biletlerimi getirdi. Böylelikle 5:20 otobüsüne binip güneşin doğuşunu izleme şansımı kaybettim. Ama olsun. Gittim saat 7'de. Nefes kesici bir yer. Saatlerinizi oturup etrafı seyrederek geçirebilirsiniz. Yeşil dağlar arasında bir cennet.  Ölmeden önce yapılması gerekenlerden. Sanırım gezim boyunca en etkilendiğim yer oldu.


Neyse tura rehber dahildi. Biz 20 kişiyi şeker bir amca gezdirdi. 1400'lü yıllarda 50 senede yapıldığı tahmin ediliyor bu asil tapınak şehrinin. Ama ilginç bir şekilde daha inşaat halindeyken terk etmişler. Zaten yağmur ormanı orası. Hemen doğa kaplamış yapıların üzerini. Gizemli bir yer anlayacağınız. Halen tamamı temizlenmemiş durumda. 10 sene sonra giderseniz daha büyük bir alanı gezme şansınız olabilir. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Zaten o zamanlar nasıl bu kadar güzel şehir planlaması yapıyorlarmış, şimdi nasıl bu kadar çirkin şehirler yapıyorlar anlamak zor. Manzaraya baka baka, şaşıra şaşıra gezdik. İnkaların dili quechua. Hala yerli halk bu dili konuşuyor. Amerikalı bir kadın "İspanyolca'ya benziyor mu?" dedi. Hayatımda duyduğum en saçma soruydu. Neyse bir de Cusco'dan lamalar getirmişler turistler eğlensinler diye. Bir ara herkes harabeleri bıraktı, bu sevimli hayvanlarla oynamaya başladı. Benim de aram iyidi kendileriyle o zaman. Sonradan bozuştuk ama bir sonraki yazıda anlatacağım. Ne akla hizmet ormanın ortasında böyle bir yer yapmışlar diye düşünmeyin. Adamlar günde 1 kilo koka yaprağı çiğniyorlarmış. O kafayla uzaya gitmemeleri garip. Eğer giderseniz yapabileceğiniz 3 tırmanış var, Wayna Picchu (buna ilk gelen 400 kişi çıkabiliyor), Macchu Picchu dağı ve Güneş Kapısı. İlk 2'si tepelere çok dik tırmanış. Bir de uçurum kenarında buluyormuşunuz kendinizi. Ben tek başıma cesaret edemedim. Güneş Kapısına yürüdüm. Nasıl da bir sıcak! Neyse etrafa baka baka çıktım kapıya. Tam karşıdan bakıyorsunuz Macchu Picchu'ya. O zaman işte şehrin garip konumu daha bir kafanıza dank ediyor. 




Bir de tam harabelerin üstüne vuruyordu güneş. Uzun uzun oturdum, sonra inişe geçtim. Yeni trekking ayakkabıları almıştım dünyanın parasına. Küçük almışım sanırım. Nasıl baş parmaklarım acıyor. Dedim herhalde tırnaklarımı kaybedeceğim. Neredeyse gözlerimden yaş geliyordu. 45 dakikada çıktığım yeri bir buçuk saatte indim acıdan. Suyum da bitmişti. Suyu 3 dolara satıyorlar namussuzlar. Mutlaka yanınızda 2, 3 litre su ve yiyecek götürün. İnanılmaz pahalı değilse. İçeri girdikten sonra çantanızı bırakabiliryosunuz. Yanınızda taşımanız gerekmiyor.  Öyle saat 3 gibi otobüse binip Aguas Calientes'e geri döndüm. Yürüyemediğim için pek gezmedim. Çirkin bir şehir zaten. Tayvanlı bir kadınla tanıştım. Doğum günüymüş. Kendine hediye olarak Macchu Picchu'ya gelmiş. Taktir ettim. İyi fikir. Bana bundan sonra gideceğim yer olan Puna'da kalacak yer tavsiye etti. Sakız verdi. Türkiye'ye gelmek istiyormuş. Ben de evime davet ettim. Trende de yerimiz yan yanaymış şansımıza. Geldik Ollantaytambo'ya. Buradan otobüse bineceğiz. Bir yığın şöför ellerinde isimler. Ben kendi adımı göremedim. Sonra "Byrken Tan" diye bir isim gördüm. Ben olduğuma karar verdim. Öyleymiş. Döndüm Cusco'ya. Ertesi gün de sabahın bir köründe Puna'ya turist otobüsü.