Tuesday, May 22, 2012

Mağara, Muz, Bira, Beyaz kum ve Hasta la vista Dominik!

Ve yeniden Santo Domingo! Bu şehri giderek daha çok sevmeye başladım. Hilda'yla "Los tres ojos" (3 göz) denilen mağara içi göletlere  gittik. Meksika yazımı okuyanlar daha önce böyle bir yerde yüzdüğümüzü hatırlarlar.  Gerçi Meksika'daki mağara ışıklandırılmış, insan için hazır hale getirilmişti. Burada yüzmek yasak, çok karanlık, yarasalar şarkı söylüyorlar size. Ama bir adam var 10 dolara tepelerden suya atlıyor. Ben de o işe girsem mi diye düşündüm. Pek korkutmadı burası beni. Zaten hayatımın en nemli gününü geçiriyordum. Nasıl yapış yapışım, nefes almakta zorlanıyorum. Dolandık durduk, karanlıktan pek fotoğraf çekemedim,  o anları beynime kazımaya çalıştım. Bu arada mağaranın içinde yağmur yağıyor, dışarısı günlük güneşlik...Neyse yer altında bir tekneye bindik (tekne demek pek doğru olmadı, oturuyorsunuz bir yere, iple çekiyorlar). Eğer yanımızda çok konuşan bir Fransız grup olmasaydı yeni bir boyuta geçeceğimize, sonsuzluk iksirini içeceğimize veya garip yaratıklar göreceğimize falan inanabilirdim. Öyle büyülü bir yolculuk... Bu arada insanların garip korkuları var (Benimkilerin hepsi çok normal çünkü). Fransız grubun en atletik, en bilmiş mensubu bu dünyanın en sakin 5 dakikalık yolculuğunu yapmayı reddetti.


Christof Colomb birçok hain planını Dominik Cumhuriyetinde yapmış. Kendisinin Santo Domingo'ya (Yani Karayip diyarına) gelişinin 500'üncü yılı nedeniyle de böyle bir anıt dikmişler. Doğrusu çirkinliğiyle etkileyen bir bina. Hapishane zannettim ilk. Kapalıydı, içine giremedim. Zaten sömürgeciliğin yüceltilmesine sinir oluyorum...


Ve o bahsettiğim nemim nedeni belli oldu. Fırtınanın habercisiymiş. Yağmur çok şiddetli olunca biz de kendinizi kumara verdik. Hilda'nın üvey annesi ve komşusuyla 4'lüyü kurup 2 gün boyunca kağıt oynadık diyebilirim. 100'er peso koyduk ilk. Ben ilk gün 150 peso, ikinci gün 200 pesoyla kalktım masadan söylemesi ayıp. 40 peso 1 dolar ediyor. Sanki milyarlar kazanmış gibi sevindim. Hindistan'da bir gün geçirirdim o kazançla şaka maka. Neyse attım kirli paraları cebime. Kumarda da kazandık, aşkta kesin kaybedeceğiz demek.

Onun haricinde buranın yerel dansları olan Merenge ve Baçata dersleri verdiler bana. Artık üzülmeyim diye mi söylediler bilmiyorum ama fena değilmişim. Doğrusu büyük bir Latin müziği hayranı değildim eskiden, şimdi bir gün dinlemeyince eskikliğini hissediyorum. Buradaki insanların bir parçası bu ezgiler. Sokakta yürüyen adam tanıdığı birkaç notayı duyunca olduğu yerde dans etmeye başlıyor. Görünce hayat doluyorum...

Bu artık Dominik hakkında son yazım olacağı için yemek içmek konusuna da değineyim biraz. Bir kere ben muzun türevleri olduğunu bilmiyordum. Benim için muzun çeşitleri şöyleydi: olmamış (yeşil) muz, olmuş muz, çürümekte olan yarı siyah muz (en sevdiğim), çürümüş ve atılması gereken ama benim sarı kısımlarını bulup ayırmaya çalıştığım muz... Bir de Çikita muz ve Anamur muzu şeklinde ayırabiliriz tabii. Neyse meğersem muz familyası varmış. Muzgiller. Bu memlekette her çeşidinin olmuş ve olmamışını kullanarak yemek yapıyorlar. Patetesin kullanıldığı alanları düşünün, şimdi onu muzgillerle değiştirin kafanızda. İlk başta biraz garip bulduğumu itiraf edeyim. Herhalde burada çok uzun kaldığımdan zamanla sevmeye, son zamanlarda da muzgillerden birinin olmamışının kızartmasına tapmaya başladım. Bir de püre haline getirip kıyma veya tavukla karıştırıyorlar. O da çok güzel. Başka etkilendiğim bir yemek olmadı. Meksika kadar ilginç veya değişik bir mutfak değil kesinlikle. Çok iyi beslediler ama beni. Zaten ananas ve mango sudan ucuz. Bir de passion fruit var. Şaşırtıcı bir meyve. Papayayı sevmeye çalışmayı bırkaktım. Rengi şekli falan çok yenilesi gibi geliyor. Devamlı bir heves deniyor ama her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorum.

İçmeye gelince, taze meyve suları tabii ki muhteşem. Presindente diye bir biraları var. Bence "su kıvamlı biralar" kategorisinde dünyada bir numara. "Su kıvamlı" diye ayırdım Belçika biralarını gücendirmemek için. Onların yeri ayrı çünkü. Belki de hep sıcak havalarda gerçekten buz gibi servis ettiklerinden bu kadar sevdim. Evde de içtiklerinde şişeyi servis etmeden önce bir müddet buzlukta bekletiyorlar. Rom'ları da çok güzel, buzun üstüne döküp kolasız falan içmek gerekiyor ama. Kahvenin kötüsüne rastlamak zor, bu en önemlisi benim için. Bir de Dominik çok büyük bir kakao üreticisi olduğundan sıcak çikolatasını denedim ama çok etkilenmedim.

Neyse konumuza geri dönelim. Cumartesi akşamı Hilda'nın ailesiyle, Pazar da Hilda'yla helalleşerek Punta Cana'ya doğru otobüsle yola çıktım. Uçağım oradan kalkacak çünkü. Punta Cana'nın  Bavaro plajı da dünyanın en güzel plajlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak her tarafını her şey dahil oteller kaplamış durumda. Doğrusu bir gezgine yakışmaz ama çok ucuza her şey dahil bulunca 2 gün plajda elimde kokteylimle bezerim diye ben de tembel tatilciler kervanına katıldım. Ama önce otobüsü anlatayım.
Bindim otobüse. Sözüm ona iyisi bu. İnanılmaz pis, koltuklar çok dar. Hindistan'dan kötü durum. Tamamen doldu, fazladan da bilet satmışlar. Yanıma da 2 kişilik yer almış olması gereken genişlikte  bir adam oturdu. Yapıştım kenarları çiğnenmiş sakız dolu olan cama. Klima da var ama ayar yerleri bozuk, maksimumda, içerisi -20 derece. Ben üşümüyorum tabii yanımdaki adam sağolsun. Bir de film koydular. LCD ekran var sanki her şey muhteşemmiş gibi.  Bu arada Hilda tembih etti şöföre "Bu kız İspanyolca bilmiyor, otelinin önünde bırakın" diye. Neyse gittik gittik. Durduk. Tam anlamadım tabii ama su kaynatmış otobüs sanırsam. Öyle bir şey. Başka bir otobüse transfer olduk. Eski şöför yeni şöföre beni tanıttı. Ufacık çocuk gibi hissettim kendimi. Neyse bu otobüs çok daha iyiydi, vardım tek parça 5 saat sonra otele.

Otel boş sayılır, plaj gerçekten çok güzel... Elbette Samana'daki "survivor" havası yok hiçbir şekilde. Sahil kaç kilometreyse o kadar otel/tatil köyü var yan yana. Neyse oda dökülüyor, kokteyller iğrenç ama benim bu yolculuğumun en lüks oteli yine de. Sıcak su akıyor o bile iyi. Yemekler ve Presidente de güzel olunca kitabımla sakin bir köşede yatıp yüzdüm bütün gün. Bir de İngilizce/Fransızca kanallar var televizyonda. Ne zamandır televizyon izlememişim. Hayatımda ilk defa ekran görmüş gibi bakıyorum mal mal. (Ben fotoğraf makinemle yürürken deniz bulanmıştı dalgadan, yoksa daha mavi normalde...)




Bu akşam Peru'ya doğru yola çıkıyorum. İçimde ilk günün heyecanı...




No comments:

Post a Comment