Saturday, May 26, 2012

Cusco! ve 22 saatlik otobüs yolculuğu...


Hayatımda ilk defa 22 saatlik bir otobüs yolculuğu yaptım. Cusco'ya doğru yola çıkmadan önce hosteldeki Fransız çift yanıma bolca yiyecek, içecek almam konusunda beni uyarmışlardı. Ben de Kamboçyalılar gibi abartı bir torbayla gittim gara.  İyi ki de sözlerini dinlemişim. Bu arada taksi şöförü benimle derin muhabbetlere girdi.

"Ne güzel sen İspanyolca anlıyorsun, Amerikalılar, Almanlar geliyor hiç anlamıyorlar. Çok zor oluyor. Türkiye Avrupa'da değil mi? Almanya, Romanya, oralarda. Çok güzel. Ben de gitmek isterim. Sen Cusco'ya mı gidiyorsun? Bak şuraya da git, buraya da git. Ben turistlerin gelmesini çok istiyorum ama dikkat et. Kötü adamlar var. Kimseye güvenme. Bana söz ver, tamam mı?"

Valla ben sadece "si" "non" dedim yol boyunca. Bunları gerçekten doğru anlamış olabilir miyim bilmiyorum. Belki de Lima'ya döndüğümde buluşmak üzere sözleştik de haberim yok... Neyse uçağa biner gibi ilk önce valizlerimizi verdik, sonra pasaport kontrolünden geçtik Bir eleman da bizi kameraya aldı. 2. katın en önündeydi yerim. Çok da rahattı koltuk, neredeyse tamamen yatıyor. Yayıldım güzelce, başladık yolculuğa. "Tuvaletleri sadece küçük abdestiniz için kullanabilirsiniz, diğer ihtiyaçlarınız için şöföre söyleyin" diye birkaç kere tembihlediler. Keşke yolculuk öncesi avokado yemeseydim dedim kendi kendime. Ama bu durumu düşünüp yanıma muz, ekmek falan aldığım için kendimle gurur duydum. Nitekim bu yolda cırcır olmayı istemezsiniz. Otobüs 15 saat sonra 5 dakikalığına durdu çünkü sadece. Ve yolun çoğunluğunda da duracak bir yer olduğunu sanmıyorum. Neyse ilk 5 saat dümdüz gittik, sağımız çöl, solumuz çöl.  Arada deniz kıyısından geçiyoruz. Film de koydular İngilizce, öyle geçti zaman. Biraz fazla sapık buldum koydukları filmleri. Çoluk çocuk da olabilir sonuçta. Akşam yemeği sırasında da Peru'nun güzellikleri ile ilgili bir belgesel koydular. Kadının biri kaplıcaların önünde soyunup çok seksi bir şekilde duş falan aldı. Tövbe tövbe dedim. Bu arada en önde oturmak güzel de, virajlara gelince biraz korkunç olmaya başladı. 17 saat hiç durmadan viraj var çünkü.  Bir de yükseklere çıkıyoruz tabii. Kusanlar oldu, ama otobüsü durdurdular.  Sabah gözlerimi açtığımda yemyeşil tepelerin arasından geçiyorduk, arada da karlı dağ zirveleri. Otobüse bindiğime sırf bunun için bile değdi diye düşündüm. Sonra da yol kenarında köylülerin yiyecek sattıkları bir yerde mola verdik. Birden Nepal'de hissettim kendimi. O zaman çok garip buldum bu hissimi. Ama garip değil aslında. Çünkü inanılmaz benziyor insanların tipleri. Dağ başı bir de, pis ama aşırı tatlı çocuklar var ortalıkta... Müzikleri bile o kadar yakın ki... Ne alaka bilmiyorum. Inka kola içtikten sonra Peruluların aslında Türk olabileceklerini söylemiştim, Nepalli çıktılar.

Neyse çok uzattım otobüs kısmını. Vardık Cusco'ya. İlk günüm hakkında çok fazla şey hatırlamıyorum. Yolculukla 3300 metreye gelmiş olmanın etkileri birbirine girince kendimi 90 yaşında akşamdan kalma bir teyze gibi hissettim. Çok acayipti. Hafif bir yokuş çıkınca bile nefes nefese kalıyorum. Ruhum da sanki bedenimden uzakta bir yerlerde gibiydi. Bu durumla baş etmek için koka çayı içip koka yaprağı çiğnemek gerekiyor dediler. Çaya vurdum kendimi. Bir de şekerlemelerinden aldım ama sevmedim. Şu anda kan testim yapılsa kokain çıkabilirmiş. Bilmiyorum tabii ne kadar faydası oluyor. Oda da nasıl soğuk. Bu millet pek ısıtma kullanmıyor anladığım kadarıyla. Ertesi sabah tanıştığım İngilizler durup durup "Bolivya'da amma soğuktu" deyince bundan sonraki planlarımdan tırsmaya başladım. Gittim kazak, eldiven, hatta battaniye tarzı bir olay aldım. Nasıl taşıyacaksam... Bana çok ucuz gelmişti ama buranın standardına göre kazıklandığımı sonradan fark ettim. Neyse öğrendik neye ne kadar para vereceğimizi. Bir de Macchu Picchu turu ayarladım. Çok dolandım ama 50 dolar kar etmeyi başardım. Ne pahalıymış! Aslında zamanınız varsa kendiniz çayır çimen gidebilir, yürüyüşlerden birine katılabilir, ya da otobüsle 3 günlük tur alabilirsiniz. Ama ben hem Macchu Picchu'da tam gün geçirmek, hem de 2 günde bu işi kapatmak istediğim için yolculuğun bir kısmını dünyanın en pahalı treniyle yapmak zorunda kalacağım. Bu arada Macchu Picchu ismi Nepal'deki Machapuchare dağını ne kadar da anımsatıyor...

Bütün işlerimi hallettikten sonra fotoğraf makinemle Cusco'yu turladım. İlk günkü yorgunluğum geçti ama yine de akşam hostele nasıl döndüğümü bilemedim. Çok şeker bir kolonyal şehir Cusco. Buralara yakıştıramıyorum sadece bu yapıları. Sanki Alpler'de bir kasabada gibi hissettim. Neyse  kültür sanat haftasıymış sanırsam, her tarafta konserler, sokak tiyatroları falan var. Aslında vakit olsa hem yüksekliğe alışmak, hem de dinlenmek için uzun yolculuklarda 1 haftalık mola yeri olabilir bence. Fazla turist var ama merkezden azıcık uzaklaştınız anda kayboluyorlar.




Yarın kutsal vadi ve Macchu Picchu turu... Bakalım İnkalarla aram nasıl olacak?

Wednesday, May 23, 2012

Hola Güney Yarım Küre, tatlı insanlar ve gariplikler

Ancak Peru'ya gitme fikri şu denizi rahatça geride bırakıp



yarı açık bir havalanından mutlulukla uçağa binmeme neden olabilirdi.

Doğrusu biraz korkunç bir uçuştu. Türbülanslıydı evet ama beni korkutan camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara oldu. Gece uçuşlarında aşağıda çakan şimşekler tam bir korku filmi havası veriyor. Hem çok etkileyici hem de besmele çektirici bir durum.

Vardık sapasağlam Lima'ya. İlk soğuk çarptı, sonra sis. Kalacağım hostelden karşılama istemiştim gecenin bir köründe ineceğim için. İlk defa hayatımda biri beni "Duygu Can" diye bir kağıtla karşıladı. İş adamı gibi hissettim. Bindik her tarafı dökülen arabaya. O İspanyolca konuştu, ben "si" "no" diye cevap verdim. Yavaştan çözeceğim bu dili kısmetse. Daha iyi anlar oldum ama hala Tarzanca konuşuyorum. Yerleştim Happy Up Guesthouse isimli hostele. Çok cici bir yer. Ama buranın Sultanahmet'ine uzak. Sahibi Ana hem çok hoş sohbet, hem de her konuda yardımcı oluyor. 1-2 hafta önce kırmızı saçlı bir Türk kız kalmış burada. Yer yokmuş koltukta yatmış. Onu anlattı bana. Bir Türk'le olan tek anısı olduğundan herhalde.

Lima'yı bu memleketteki turumu bitirdikten sonra dönüşte görmeye karar verdim. İlk iş Cusco'ya otobüs bileti almaya gittim. Ana "yürürsün" demişti. Gittim gittim, bir kadına sordum. Kadın beni minibüse bindirdi elimden tutup, hatta parayı da o ödedi. Öyle iyi insanlar. Sonra 3 kıza bir daha yol sorduğumda bir müddet benimle yürümekle kalmadılar, karşıdan karşıya geçme dersleri de verdiler. Sarılasım geldi. Üstün İspanyolcamla biletimi aldım.

Ardından da Peru'nun en önemli turistik faaliyetini gerçekleştirerek Inca Kola içtim. İlk yudumla çocukluğuma döndüm. Nedenini tam olarak bilmiyorum. Ama birkaç açıklamam var. Sanki Tipitip çiğnerken Çamlıca gazoz içerseniz böyle bir tat bırakabilir ağzınızda. Ya da bir önceki hayatımda Peruluydum. Zaten hiç yabancı hissetmiyorum burada. Çok garip. Evim gibi. Son açıklamam da Yerlilerin Türk olabilecekleri. Bu konuda çeşitli teoriler var zaten bildiğiniz üzere. Benim de alt bilincim kardeşlerimi bulduğu için seviniyor olabilir.  (Umarım kimse beni ciddiye almıyordur)

Ah bir de şu sis açılsa! Yıldızları görmek için sabırsızlanıyorum. Üniversite yıllarımda küçük bir şehirde oturmanın verdiği az ışık avantajı ve erkek arkadaşımın astronomi ve teleskop merakı sayesinde kafamı kaldırıp "Aha M21" diyebilecek gök bilgisine ulaşmıştım. İstanbul'da sema hep siyah olduğundan zamanla unuttum gitti. Ancak o zamanlar Avusturalya'nın çölüne gidip Güney Yarım Küre gökyüzünü görmek en büyük hayalimdi. Bunca zaman sonra rafa kaldırmış olduğum bu dileği başka bir coğrafyada gerçekleştirebileceğimi Lima'ya uçarken fark ettim.

Cusco'da görüşmek üzere...








Tuesday, May 22, 2012

Mağara, Muz, Bira, Beyaz kum ve Hasta la vista Dominik!

Ve yeniden Santo Domingo! Bu şehri giderek daha çok sevmeye başladım. Hilda'yla "Los tres ojos" (3 göz) denilen mağara içi göletlere  gittik. Meksika yazımı okuyanlar daha önce böyle bir yerde yüzdüğümüzü hatırlarlar.  Gerçi Meksika'daki mağara ışıklandırılmış, insan için hazır hale getirilmişti. Burada yüzmek yasak, çok karanlık, yarasalar şarkı söylüyorlar size. Ama bir adam var 10 dolara tepelerden suya atlıyor. Ben de o işe girsem mi diye düşündüm. Pek korkutmadı burası beni. Zaten hayatımın en nemli gününü geçiriyordum. Nasıl yapış yapışım, nefes almakta zorlanıyorum. Dolandık durduk, karanlıktan pek fotoğraf çekemedim,  o anları beynime kazımaya çalıştım. Bu arada mağaranın içinde yağmur yağıyor, dışarısı günlük güneşlik...Neyse yer altında bir tekneye bindik (tekne demek pek doğru olmadı, oturuyorsunuz bir yere, iple çekiyorlar). Eğer yanımızda çok konuşan bir Fransız grup olmasaydı yeni bir boyuta geçeceğimize, sonsuzluk iksirini içeceğimize veya garip yaratıklar göreceğimize falan inanabilirdim. Öyle büyülü bir yolculuk... Bu arada insanların garip korkuları var (Benimkilerin hepsi çok normal çünkü). Fransız grubun en atletik, en bilmiş mensubu bu dünyanın en sakin 5 dakikalık yolculuğunu yapmayı reddetti.


Christof Colomb birçok hain planını Dominik Cumhuriyetinde yapmış. Kendisinin Santo Domingo'ya (Yani Karayip diyarına) gelişinin 500'üncü yılı nedeniyle de böyle bir anıt dikmişler. Doğrusu çirkinliğiyle etkileyen bir bina. Hapishane zannettim ilk. Kapalıydı, içine giremedim. Zaten sömürgeciliğin yüceltilmesine sinir oluyorum...


Ve o bahsettiğim nemim nedeni belli oldu. Fırtınanın habercisiymiş. Yağmur çok şiddetli olunca biz de kendinizi kumara verdik. Hilda'nın üvey annesi ve komşusuyla 4'lüyü kurup 2 gün boyunca kağıt oynadık diyebilirim. 100'er peso koyduk ilk. Ben ilk gün 150 peso, ikinci gün 200 pesoyla kalktım masadan söylemesi ayıp. 40 peso 1 dolar ediyor. Sanki milyarlar kazanmış gibi sevindim. Hindistan'da bir gün geçirirdim o kazançla şaka maka. Neyse attım kirli paraları cebime. Kumarda da kazandık, aşkta kesin kaybedeceğiz demek.

Onun haricinde buranın yerel dansları olan Merenge ve Baçata dersleri verdiler bana. Artık üzülmeyim diye mi söylediler bilmiyorum ama fena değilmişim. Doğrusu büyük bir Latin müziği hayranı değildim eskiden, şimdi bir gün dinlemeyince eskikliğini hissediyorum. Buradaki insanların bir parçası bu ezgiler. Sokakta yürüyen adam tanıdığı birkaç notayı duyunca olduğu yerde dans etmeye başlıyor. Görünce hayat doluyorum...

Bu artık Dominik hakkında son yazım olacağı için yemek içmek konusuna da değineyim biraz. Bir kere ben muzun türevleri olduğunu bilmiyordum. Benim için muzun çeşitleri şöyleydi: olmamış (yeşil) muz, olmuş muz, çürümekte olan yarı siyah muz (en sevdiğim), çürümüş ve atılması gereken ama benim sarı kısımlarını bulup ayırmaya çalıştığım muz... Bir de Çikita muz ve Anamur muzu şeklinde ayırabiliriz tabii. Neyse meğersem muz familyası varmış. Muzgiller. Bu memlekette her çeşidinin olmuş ve olmamışını kullanarak yemek yapıyorlar. Patetesin kullanıldığı alanları düşünün, şimdi onu muzgillerle değiştirin kafanızda. İlk başta biraz garip bulduğumu itiraf edeyim. Herhalde burada çok uzun kaldığımdan zamanla sevmeye, son zamanlarda da muzgillerden birinin olmamışının kızartmasına tapmaya başladım. Bir de püre haline getirip kıyma veya tavukla karıştırıyorlar. O da çok güzel. Başka etkilendiğim bir yemek olmadı. Meksika kadar ilginç veya değişik bir mutfak değil kesinlikle. Çok iyi beslediler ama beni. Zaten ananas ve mango sudan ucuz. Bir de passion fruit var. Şaşırtıcı bir meyve. Papayayı sevmeye çalışmayı bırkaktım. Rengi şekli falan çok yenilesi gibi geliyor. Devamlı bir heves deniyor ama her seferinde hayal kırıklığı yaşıyorum.

İçmeye gelince, taze meyve suları tabii ki muhteşem. Presindente diye bir biraları var. Bence "su kıvamlı biralar" kategorisinde dünyada bir numara. "Su kıvamlı" diye ayırdım Belçika biralarını gücendirmemek için. Onların yeri ayrı çünkü. Belki de hep sıcak havalarda gerçekten buz gibi servis ettiklerinden bu kadar sevdim. Evde de içtiklerinde şişeyi servis etmeden önce bir müddet buzlukta bekletiyorlar. Rom'ları da çok güzel, buzun üstüne döküp kolasız falan içmek gerekiyor ama. Kahvenin kötüsüne rastlamak zor, bu en önemlisi benim için. Bir de Dominik çok büyük bir kakao üreticisi olduğundan sıcak çikolatasını denedim ama çok etkilenmedim.

Neyse konumuza geri dönelim. Cumartesi akşamı Hilda'nın ailesiyle, Pazar da Hilda'yla helalleşerek Punta Cana'ya doğru otobüsle yola çıktım. Uçağım oradan kalkacak çünkü. Punta Cana'nın  Bavaro plajı da dünyanın en güzel plajlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak her tarafını her şey dahil oteller kaplamış durumda. Doğrusu bir gezgine yakışmaz ama çok ucuza her şey dahil bulunca 2 gün plajda elimde kokteylimle bezerim diye ben de tembel tatilciler kervanına katıldım. Ama önce otobüsü anlatayım.
Bindim otobüse. Sözüm ona iyisi bu. İnanılmaz pis, koltuklar çok dar. Hindistan'dan kötü durum. Tamamen doldu, fazladan da bilet satmışlar. Yanıma da 2 kişilik yer almış olması gereken genişlikte  bir adam oturdu. Yapıştım kenarları çiğnenmiş sakız dolu olan cama. Klima da var ama ayar yerleri bozuk, maksimumda, içerisi -20 derece. Ben üşümüyorum tabii yanımdaki adam sağolsun. Bir de film koydular. LCD ekran var sanki her şey muhteşemmiş gibi.  Bu arada Hilda tembih etti şöföre "Bu kız İspanyolca bilmiyor, otelinin önünde bırakın" diye. Neyse gittik gittik. Durduk. Tam anlamadım tabii ama su kaynatmış otobüs sanırsam. Öyle bir şey. Başka bir otobüse transfer olduk. Eski şöför yeni şöföre beni tanıttı. Ufacık çocuk gibi hissettim kendimi. Neyse bu otobüs çok daha iyiydi, vardım tek parça 5 saat sonra otele.

Otel boş sayılır, plaj gerçekten çok güzel... Elbette Samana'daki "survivor" havası yok hiçbir şekilde. Sahil kaç kilometreyse o kadar otel/tatil köyü var yan yana. Neyse oda dökülüyor, kokteyller iğrenç ama benim bu yolculuğumun en lüks oteli yine de. Sıcak su akıyor o bile iyi. Yemekler ve Presidente de güzel olunca kitabımla sakin bir köşede yatıp yüzdüm bütün gün. Bir de İngilizce/Fransızca kanallar var televizyonda. Ne zamandır televizyon izlememişim. Hayatımda ilk defa ekran görmüş gibi bakıyorum mal mal. (Ben fotoğraf makinemle yürürken deniz bulanmıştı dalgadan, yoksa daha mavi normalde...)




Bu akşam Peru'ya doğru yola çıkıyorum. İçimde ilk günün heyecanı...




Thursday, May 17, 2012

Dominik'te Tarzancılık

Dominik Cumhuriyeti gezimiz tam gaz devam ediyor. Sabahın bir köründe kalkıp otelimizi terk ettik. Burada fiyatlara kahvaltı dahil olmasa da mutlaka odaya kahve getiriyorlar. Ve daha hiç kötü kahve içmedim. Benim midemde hafif bir yanma var. Kahveden değil. Stresten. "Cennettesin Duyguuu ne stresi???" diyeceksiniz. Zipline stresi... Bilmeyenler için zipline halattan kaymak suretiyle ağaçtan ağaca Tarzancılık oynama. İlk yağmur ormanlarını tepeden gözlemlemek isteyen bilim adamları icat etmişler bu "ulaşım aracını", sonra turistik aktivite olmuş. Şimdi Türkiye de dahil dünyanın her tarafında var. Muhteşem manzaralar üzerinde uçuyorsunuz. Çok da eğlenceli gözüküyor. İyi güzel de benim yükseklik korkum var. Gözü kara olmak istiyorum ama gözümün kararmasından korkuyorum.  İşte böyle karmaşık duygular içinde kendimi kaskımı takmış, yine "bir kaza olursa suçlusu benim" diye kağıt imzalarken buldum. O sırada 7 yaşında Noah isimli bir ufaklık katıldı gruba. Birden tüm stresim geçti. "Çoluk çocuk işi" damgası yedi zipline gözümde. İyi ki denemişim.

video

Muhteşem bir olay. Hiç korkmadığım gibi, yeterince yüksek bulmadığım ve beklediğim kadar uzun sürmediği için tatmin olmadım. Öyle güzel manzaralardan süzüldük ki! Karşınıza çıkarsa mutlaka deneyin! Ben şimdiden bundan sonraki yolculuklarımı planlıyorum kafamda. Belki bir sponsor çıkar, beni Laos'a yollar. Hem şimdiden çok özlediğim Budist rahiplerime kavuşur, hem de zipline'la tepelerde süzülüp ağaç evlerde kalırım... Ne güzel olur...

Neyse biz kuzeydeki bir liman şehri olan Puerto Plata'ya doğru yüzme ve bira molaları vererek devam ettik. Akşam da bir sahil kasabasında kaldık. Yine karşımızda okyanus... Enerji doldum orada, kumda değişik derinliklerde ayak izi çıkarıp dalgaların silmesini izledim. Okyanus beni çok filozof yapıyor da girmeyeceğim o muhabbetlere...

Puerto Plata civarları bu memleketin Tayland'ıymış. (Tayland'dan özür diliyorum) Bir pansiyon bulup  yerleştik biz. Etrafa dikkatli bakmamışız. Mutfak kısmında fare (çok afedersiniz) boku bulduk sonra, bir de böcek arkadaşlarımız vardı. Akşam yemek yiyecek bir yer sorduk pansiyonda çalışan bir adama, o da kendisini davet etti bizim sofraya. Ama yok Tayland'dan da betermiş burası. Sokaktan 100 kişi geçiyorsa 5 tanesi geçimini kendisini satarak kazanMIyormuş adamın dediğine göre (Ancak bu kadar kibar anlatabilirdim).  Yine beyaz adam grupları midemi bulandırdı. Tayland'dan en büyük farkı aslında, buraya yaşını başını almış beyaz kadınların da akın ediyor olması. Tabii çikolata renkli kaslı delikanlılar bizim sevimli çekik gözlü dostlardan daha çekici geliyor. Adamın biri 3 kadın pazarlığı yapıyordu. "Artık yuh" dedik, gittik yattık.

Ertesi gün programımız Puerto Plata'daki teleferikle dağın tepesine çıkmak, ardından da San Diego'ya gitmekti. Ben bu arada yükseklik korkumu yendiğimi düşünüyordum. Neyse aldık teleferik biletimizi. Maalesef SD kartımı bilgisayarda unutmuşum. Cep telefonum da grev yaptı. Seyahatin en güzel fotoğraflarını kaçırdım.

Yavaş yavaş yükselmeye başladık. Yükseklik korkumu yenmemişim kesinlikle. Zirve bulutların ardında. Zaten balık istifi gibi doldurdular bizi minnacık bir kutunun içine. Taşır mı bu bizi diye kara kara düşünmeye başladım. İnanılmaz yavaş gidiyor. Ama yine manzara o kadar muhteşemdi ki, bir yandan hemen bitsin, bir yandan da hiç bitmesin istedim. Trekearth'ten Cuto adlı bir şahsın fotoğrafını kopyaladım buraya koyuyorum. Gracias Cuto'cum!


San Diego'da çok fazla vakit geçiremedik. Böyle bir anıt varmış ama.


Ardından da artık yerlisi olmaya başladığım Santo Domingo'ya geri döndük. Ve yine maceralar, maceralar...



Monday, May 14, 2012

Survivor adasına geri dönüş...

Evet ve Dominik'e geri döndüm... Bu arada Meksika'ya giderken başıma gelen bir olayı sanki yeni olmuş gibi anlatacağım izninizle... Unutmuşum çünkü... Panama Havayolları Copaair'le uçuyorum. Uçaklar, servis falan çok iyi. American Airlines'tan sonra her uçağı beğenirim zaten. Alçalıyoruz, pilot abi biraz hızlı iniyor diye düşünüyorum ben. Bu arada da giriş formu dolduruyorum. Otomatiğe bağladım zaten form doldurma konusunda. "Nerede kalacaksınız?" sorusuna bile hızlıca cevap uydurabiliyorum. Neyse "indik mi nooldu?" derken pasaportu yan koltuğa bırakıvermişim. Kütledik sonra, pilot abi bir frene bastı, kafamı ön koltuğa vuruyordum, benim pasaport da fırladı gitti. Kaynar sular döküldü tepemden. Birkaç dakika sonra şöyle bir manzara var, herkes üst bölmelerden eşyalarını alırken ben "Desculpa, desculpa" diyerek yerlerde sürünüyorum. 4 sıra önde bir adamın ayağının altından çıktı. Sarıldım öptüm. Devam ettim yoluma...

Santo Domingo'ya geldikten sonra bir müddet sadece uyudum...  Yorulmuşum sanırım. Akşam Hilda'nın ofisten arkadaşlarıyla dışarıya çıktık. Aslında öncesinde beni ofisine götürdü. Herkese süper göbek attığımı söylediği için müzik koyup beni oynatmaya çalıştılar... Beni bilenlerin şu anda kahkaha attığını duyar gibiyim. Ben ve göbek atmak... Ama bu latin ülkelerinde biraz kıvırmayı öğrenirim belki. Neyse daha önce iddiaya girmişler, o nedenle colmadon denilen tipik bir bara gittik. Normalde gittikleri bir yer değilmiş, hatta Hilda oraya gittiğimizi kimseye söylememem konusunda beni uyardı. Ben de tüm ülkeye yaymaya karar verdim. Çünkü neden utanılacak bir yer olduğunu anlamadım. Bunlar dükkan/bar arası yerler.  İnsanlar bir şeyler alıp gidiyorlar veya orada atıştırıp, biraz sohbet edip içiyorlar. Latino ezgiler çalıyor. Herkes kendi halinde, mutlu bir ortam. Tam kafamdaki Karayipler'di aslında. Lüks mekanlar dünyanın her tarafında aynı, ben böyle salaş yerleri seviyorum. Tokyo'da cereyan eden jet sete karışma isteğim geçti neyse ki...

Bu amca böyle dans edip durdu bütün gece... Aslında çok üzgün geldi bana...

video

Bunlarda Hilda ve müstakbel kocalarım...


Evet burada nasıl bir kısmet açıklığım var annecim babacım anlatamam. Özellikle Hilda "Türkiye'de eskiden 1 adam 4 kadınla evleniyormuş, şimdi 1 kadın 4 adamla da evlenebiliyor" diye açıklama yapınca hepsi birden evlilik teklif ettiler. Bu kız benimle iyi eğleniyor gerçekten :) İşte Türkiye'de bir tane bulamadık, burada elini sallasan ellisi...

Ertesi gün şehrin kolonyal kısmında faytonla gezdik. Adam bizi devamlı dükkanların önünde bıraktı alışveriş yapalım diye. Bizde de yaparlar ya aynı şeyi. Biraz sinir oldum o kısmına. Güzeldi ama. İspanyolların yaptıkları tek iyi şey bu binalar olmuş zaten. Değilse o kadar acıklı ki... Tüm bir ada halkını katletmişler... Neyse yağmur yağdı ara ara. Kaleyi gezdik, bir de o dükkanlardaki resimler... Hepsini alıp İstanbul'a götürmek istiyorum.


Sonra bir sinema teklifi aldık. İngilizce'yse gelirim dedim. İngilizce dediler. "Ayrılık"mış bizim film. Yani Farsça, İspanyolca alt yazılı. Neyse ki biliyordum filmi, ayıp olmasın diye sesimi çıkarmadım. Biraz izledim, biraz İspanyolcamı geliştirdim, biraz telefonumla oynadım, biraz uyukladım. Hayatımda gittiğim en rahat sinemaydı bu arada.

Sonra da yollara düştük Hilda'yla. İşinden izin aldı o da beni gezdirmek için. Buradaki misafirperverlik de madalyalık gerçekten. Nasıl teşekkür edeceğimi şaşırmış durumdayım. Yalnız hava durumunu iyi ayarlayamamış. Meksika'ya gitmeden önce yağmur yağıyordu. Ben oradayken düzelmiş, ben gelince yine bozuldu. Hele dün seller sular götürdü...

İlk hedefimiz Samana'ydı. Yolda gelirken de bir şelale ziyareti yaptık.


Çook güzeldi ama basık ve nemli havada dik bir yokuş inip çıkmak gebertti bizi. Vardık sonra otelimize. Buralar gerçekten cennet. Bunu havanın kötü olmasına ve bu nedenle denizin renginin o kadar güzel olmamasına rağmen söylüyorum...


Punta Cana'da her şey dahil oteller varmış. Samana tarafınıysa Fransız ve İtalyanlar alıp pansiyon tipi yerler yapmışlar. İnanılmaz sakindi. Biraz yürüyünce el değmemiş kumsallar çıkıyor karşınıza. El değmiş olanlarında da aynı anda 1-2 kişi denizde oluyor. İnsandan çok köpek var. Ben alıp başımı yürüdüm biraz. Kumsalda palmiye ormanı var resmen. Çıplak ayak dolandım aralarında. Fotoğraf çektim. "Ahan da ne güzel" dedim ağzım açık. Bir ara etraf o kadar ıssız oldu ki korktum hatta. Geri döndüm. Arkamdan iki adam geldi. Yılan yakalamışlar benim dolandığım yerden.


 "Burada yılan mı vaar?" oldum. Zehirsizmiş neyse ki. Ama ben güzelce bir yutkundum yine de.  Vahşi hayvan sevgisi dediysem o kadar da değil. Elim kadar kurbağalar zıplıyor etrafta zaten. Kuğu, horoz falan olmasın da...

Buradaki adamların laf atışları çok garip bu arada. Meksika'da tıslıyorlardı resmen. Geçerken önlerinden "Şşşt yavrum" yerine "Tsss" diyorlardı. Aztek geleneği herhalde. Biraz vahşilik var. Burada "Hola" deyip muhabbet etmeye çalışıyorlar. Anlamamazlıktan gelince  de (çünkü muhteşem İspanyolca anlıyorum) "I love you baby" diyorlar. Genel olarak bir "baby"dir gidiyor zaten. Ben bundan sonra "Tss baby" şeklinde laf atacağım gerekirse.

Bugün uzun uzun baktım okyanusa. Baktıkça mutlu oldum. Atlantik kıyısındayız bu arada. Atlantik'in öbür ucunda eski dünya... "Dünya cebime sığar mısın?" yazımdaki düşüncelerden uzaklaştım. Belki arkada çalan acıklı Latin ezgilerinden, belki görüş alanımdaki palmiyelerden uzak diyarlarda olduğumu hissettim. Yol güzel şey...

Yarın Tarzan olacağım... Ya da Jane... "Ne saçmalıyor bu kız?" demeyin, bir sonraki yazımı da okuyun. O zamana kadar "Tss baby, hasta la vista!"



















Saturday, May 12, 2012

Mayalar Diyarı

Biraz sarsıntılı bir uçuştan sonra beyaz kum ve turkuaz deniz manzarasının üzerinden alçalarak Cancun havalimanına indik. Ricardo'nun önerisi üstüne meşhur Maya piramidi Chichen Itza'ya yakın olan  sevimli kent Valladolid'e doğru yola koyulduk. 3,5 saatlik tıngır mıngır bir yolculuktan sonra ana meydanın yakınındaki bir otele yerleşmeye karar verdik. Kadın klimalı oda ister misiniz diye sordu. Birkaç dolar fark vardı, görmeden he dedik. Hayatımda böyle klima görmedim, sanırım 1920'lerden kalma... İlk icat edildiğinde koymuşlar, sonra da bir daha dokunmamışlar...

Öyle işte, güzel bir lokanta bulup yemek yedik... Bu vesileyle yemeklerden bahsetmek istiyorum. Hani bizim birçok hamburgerci kılıklı mekanda Meksika yemeği de bulunuyor ya, uzaktan yakından alakası yok. Çok mısır kullanıyorlar hamur işlerinde, zaten bizim aynı lezzeti yakalamamız mümkün değil. Çorbanın içinde bir şeyler yüzüyordu mesela, ben nohut sanmıştım, mısır taneleriymiş. Kocaman. Genel olarak çok lezzetliydi her şey. Bir kere fıstık sosuyla yapılmış bir yumurtayı, bir kere de balığı yiyemedim, onun haricinde götürdüm malı üstünüze afiyet. Ah bir de o guacamole sosu... Üzerine şiirler yazabilirim.


Ertesi sabah erken kalkacaktık ama bir türkü toparlanamayınca öğle sıcağında  Chichen Itza'ya vardık... Antik Mayalar Azteklere göre daha ince iş çıkarmışlar ama günümüzün Mayaları piramide çıkmamıza izin vermediler. O yüzden öbür taraf kadar hoşuma gitmedi. Bir de nasıl bir sıcak, nasıl bir nem... Neyse dünyanın sonu gelmiyormuş, sadece yeni bir çağ başlıyormuş. Gerçi Mayalar için o dönemlerde dünya Meksika demekse, gerçekten 2012 önemli bir sene olabilir. Önlerinde seçimler ve de kaynayan bir volkan var (Umarım kaynar kaynar durulur)


Biz iyi şeyler düşünmeye çalışarak kendimizden geçmiş bir halde dolandık. Biraz fotoğraf çektik, sonra da yüzeceğimiz mağaraya doğru yola koyulduk...


Gerçekten olağanüstü bir olay! O sıcağın üstüne böyle sihirli bir yerde serin suda yüzmek çok iyi geldi... Biz çıkarken kalabalık bir Amerikalı grup içeri giriyordu, onlara rastlamadığımıza, sanki kendi mağaramızmış gibi yüzüp keyfini çıkarabildiğimize sevindik. Arada da birbirimizi "Ay yarasa!" "Ay köpek balığı" diye korkuttuk.

O akşam otelin avlusuna markette bulabildiğimiz en garip abur cuburlar ve 1 şişe solucanlı mescal'la (bir çeşit tekila) kurulduk. Şişe azalırken Ricardo "Solucanı ben yiyebilir miyim?" diye sordu. "Tabii" dedik, "hiç çekinme"... İndirdi mideye hayvanı. Ben börtü böcek yemiş birisi olarak iğrenmedim pek. "Yuttun mu, çiğnedin mi?" dedik, "Kafasını ısırdım sonra yuttum" dedi. Öldüğünden emin olmak istemiş herhalde. Kim bilir ne zamandır şişenin dibinde... Öyle işte, sonra da tatlı tatlı uyuduk.


Artık deniz vakti gelmişti. Helin'le kahvaltıdan sonra Cancun'a 1 saat uzaklıktaki Playa del Carmen'e gitmek üzere otobüse bindik. Fiyatı uygun gelen bir otele yerleştik. Sanırım tek müşteri de bizdik. İlk başta sempatik gelen otel halkından gün geçtikçe rahatsız olmaya başladık. Bizim ekibin devamı da akşam bize katıldı. Ertesi sabah Yunan arkadaşımız Sofia'nın kolyesini kahvaltıyı hazırlayan kadın takıyordu. Helin fark etti ilk. Biz saf saf kadında da aynısından var herhalde falan derken kolyenin kayıp olduğu ve kadının yerde bulup taktığı ortaya çıktı (En azından öyle açıkladı durumu) Sahilde de fena kazık atmaya çalıştılar bize. Yedik içtik, hesabı istedik. Adam beklediğimizin 2 katı bir fiyat söyledi. Nasıl dedik, topladık, gösterdik adama. "Burada %50 bahşiş veriliyor, adet" demez mi? Şimdi yazarken yine sinirlendim bizi böyle keriz yerine koymasına...

Neyse işte Playa del Carmen deniz, kum ve uyku şeklinde geçti. Akşamları sahilde müzik çalan bir barın yanında kumlara yattık hep. Karşımızda mehtap... Ben de o ara Corto Maltese sendromu olmuşum. Bir de sindirim sistemim göçtü. Helin harici hepimiz yamulduk hafiften zaten. Pek gece hayatına falan da veremedik kendimizi. O taze meyve sularıyla yapılan 8 TL'lik kokteyllerden de faydalanamadım. Bu arada bizim ekiple yollarımızı Playa del Carmen'deki  2. günümüzde ayırdık. Onlar bir arkadaşlarının düğününe doğru yollandılar. Hüzünlendik vedalaşırken... Yolda bu kadar iyi anlaşabilen bir grup oluşturmak kolay değil çünkü. Kahkahalarımız sonu gelmedi hiç. Bu fotoğrafta da facebook üzerinden yine birbirimizle yazışıyoruz, yanlış anlamayın...


Bu arada alakasız bir konuya değinmek istiyorum. Bu Meksikalıların Türkçe müzik tutkusu nedir? Frida'nın evindeki müzede, Playa del Carmen'de bir dükkanda, her tarafta hayatımızda duymadığımız Türkçe parçalar çalıyor... Nasıl otantik geliyorsak artık onlara... "Türküz" deyince de hep merak ediyorlar, mutlu oluyorlar.

Neyse Playa del Carmen'e gitmeye değer mi derseniz, Yalıkavak gibi bir yer derim.


Ben biraz ukala bir insan olmaya başladım, öyle her sahili beğenmiyorum.  Ama kumu yumuşacık, suyu berrak... Daha az turist olan bir yer umuyorduk sadece galiba. Bu arada bir akşam delirip dolunaya doğru yüzmeye yeltendim ama akıntıyla çok fazla yosun gelmiş. Her tarafıma dolandılar. Bir şey de görmüyorum. Feci huylandım, koşa koşa çıktım...

Bu arada Helin yüzerken kadının biri köpek balığı gördüğünü iddia etmiş, biraz olay olmuş. Şahsen köpek balıklarıyla yüzmeyi çok istiyordum ama kısmet olmadı. Haziran'da kıyılara gelen iyi huylu köpek balıkları varmış, onlardan daha derine dalmazsanız sizi yemiyorlarmış. Ben mevsimi tutturamadım, siz yazın gelirseniz deneyin. Ben de bir vahşi hayvan sevdası varmış meğer, bu yolculuktan önce farkında değildim.

Öyle işte kazasız belasız Meksiko'ya geri döndük. Helin İstanbul'a doğru yola çıktı. Ayrılırken iyice bir yalnızlık çöktü üstüme. Ama şehir o kadar deli ki, ağzım açık dolanmaktan depresyona giremedim. Bizim otelin dibindeki Zocalo meydanında Paul McCartney bedava konser verecekmiş. Uçak biletimi bir gün sonraya alsaymışım gidebilecekmişim... Üzüldüm bu duruma ama kısmet. Zaten o kalabalığa dayanabilir miydim bilmiyorum. Hazırlıklar bile ortalığı karman çorman yapmıştı. Meydanı kapatmışlar tabii. Etrafta gençler kamp durumundalar, Meksikalılar zaten coşmaya hazır... Her adımda bir polis... Polis de polis ama... Neyse ben bu arada Palacio Nacional ziyareti yaptım. Diego duvarlarına döktürmüş. Dolandım durdum sonra da erkenden odama çekildim. Bu arada bir Kanadalı'yla anlaşmıştık beraber taksiye binelim diye. O da havalanına gidecekmiş. Her taksiye binişimizdeki gibi resepsiyonda söylenenle taksicinin söylediği birbirini tutmadı. Zaten taksi diye çağırdıkları şöförlü bir araba... Ama sokaktakinden daha çok güveniyor insan yine de... Böylece Santa Domingo yollarına bir kere daha düştüm. 

Wednesday, May 9, 2012

Dünya cebime sığar mısın?

3 aydır yoldayım. Playa del Carmen'in yumuşacık kumuna uzanmış Karayip Denizi'nin üstüne doğan dolunaya bakarken mideme yine o garip his oturdu. Ne zaman ufka uzayan bir su birikintisi görsem dünya ufacık minnacık bir yermiş gibi geliyor. Nerede olduğumu kendime hatırlatmasam, sadece bir fotoğraf karesinde olsam kimse yerimi söyleyemez.

Öğrencilik yıllarımda (yaşlandım gerçekten) Venedik'te (1 dönem orada okudum) oturduğumuz evin terasından aynı su manzarasına bakarak felsefi muhabbetlere dalardık.  Ufuk çizgisi tüm dünyanın elimizin altında olduğu duygusu veriyordu sanırım. Bir yandan da ömrümüzü böyle bir yerde geçirme lüksümüz olsa yeni şeyler keşfetme merakımızın tamamen körelebileceğini düşünüyorduk.

Çünkü su her yerde aynı. Hava da. Aynı duygulara bulutların üstünde giderken uçakta da kapılıyorum. "Ne alaka?" diyorum, Santo Domingo - Panama arasında bir yerlerdeyim. İstanbul - Ankara arası bir uçuştan farkı yok halbuki...

Ve böyle zamanlarda sınırlar, haksızlıklar, savaşlar, hırs, kendini önemli hissetme, hepsi çok saçma geliyor. Ufacık bir dünya... Mısır'da da piramit var Meksika'da da.

***********************************************************************************

Karşımda Karayip Denizi...  Anasını satayım, kaçacak bir yer de yok şu ufak gezegende. Helin gezme hastalığı olan bizim gibi insanların içlerindeki boşluğu doldurmaya çalıştıklarını düşünüyor. Veya kendimizden uzaklaşabileceğimizi umuyoruz. Belki Mars'a gitmek gerek... Yol bir yere varacak ümidine kapılmak çok yanlış aslında... Nasıl varsın? Dünya yuvarlak...

***********************************************************************************

Dünya yuvarlak ve dünya baş döndürücü... O kuru fasulyeyle Japon çiçek şeklinde tatlılar yapmış, Meksikalı ekmeğine sürmüş, Türk pilavına dökmüş çünkü...

***********************************************************************************

Öyle işte... Geçirdiğim (bazen zor da olsa) güzel günlerin yanı sıra bir de kendim hakkında bazı şeyleri fark etmeye başladım. 3 ayda hangi okul böyle bir ders verebilir bilmiyorum. Artık işin felsefi boyutunu da çözdüğüme göre bundan sonraki zamanımı "Çalsın sazlar oynasın kızlar" şeklinde geçirebilirim herhalde... Ne de olsa Mayalar dediler ki

Neyse bir sonraki yazıya...

Sunday, May 6, 2012

Meksiko, Meksika


En son blog yazımdan beri arayı biraz açtım. Ancak sizler için dünyanın en çok cinayet işlenen ülkelerinden birinde Mayaların 2012 kehanetini araştırıyordum. Bagajında silahlı adam taşıyan taksilerle narkotik trafiğine dalmam, güneşin doğması için Aztek geleneklerine göre Tanrılara adak olarak sunulmam, Kuzey Amerika'ya kaçak giden güneylilerle bir traktörün arkasına saklanmam,  tekila şişesinin içindeki solucan olmanın nasıl bir duygu olduğunu anlamam gerekti. Ve evet iyi bir haberim var, dünyanın sonu gelmiyormuş. (Yoksa geliyor muymuş?)

İşin gerçeği arayı biraz açtım çünkü İstanbul'dan bana katılan Helin ve şans eseri aynı gün Mexico City'ye gelen arkadaşlarım Ricardo, Sofia ve David'le bu devasal şehri yalayıp yutmaya çalışıyorduk. Bir de Ricardo'nun Greenpeace'ten tanıdığı  Meksikolu (Mexico City'nin Türkçesi buymuş, google'lamam gerekti desem kültürsüzlüğümle alay mı edersiniz?) Arthuro, Carolina ve Eric de bize Meksika misafirperverliği gösterince unutulmaz günler geçirdik. Bu şehri tam anlamak için birkaç ay geçirmek lazım bence. Hiçbirimiz aşık olmadık ama hepimiz büyüsüne kapıldık. İstanbul gibi çok kendine özgü havası olan şehirlerden. Muhteşem kolonyal binaların ve geniş meydanların arasında Frida hacısı olmak, beklediğimden çok daha farklı yemeklerini mideye indirmek, buranın olmazsa olması Margharita'yı yudumlamak (bir de bira-domates suyu karışımı içtim Allah sizi inandırsın), "acaba buralar tehlike mi?" diyerek sokaktaki pazarların arasında yürümek (dediklerine göre %60'yı tekin olmayan bölge bu şehrin, siz de tek başınıza her bir tarafa girip çıkmadan bilen birilerine danışın), piramitlere  çıkmak, yerli kimliklerini çok da kaybetmemiş yardımsever halkla Tarzanca anlaşmaya çalışmak buranın mutlaka yapılması gerekenleri. Ancak biz şehri tanımaya trafik nedeniyle çok uzun süren bir otobüs turu yapıp(Bu arada ne kadar çok park, bahçe, bisiklet yolu var...) Lucha Libre'ye giderek başladık...

Lucha Libre nedir pek bir bilgim yoktu. Vakt-i zamanında Sultanahmet'te bi grup yabancıyla "define avı" oynu oynarken yapmamız gerekenler listesinde "Lucha Libre" maskesi bulmak vardı sadece. Her tarafta satılıyordu ne alaka bilmiyorum. Allah bize akıl fikir versin. Neyse sonunda dövüşü görmek üzere "fight club"ın önünde beklerken yanımızdan donlu ve yüzünün yarısı iskelet gibi boyalı bir adam geçti. Ben kikirikiri güldüm. Bu arada kadınların ve cücelerin de dövüştüğünü öğrendik. Helin etik bir insan olduğu için durumdan rahatsız olmaya başladı. Bu arada çocuklar günü için özel bir program varmış, neyse girdik yerleştik. Kadınlar çıktılar ilk önce. İyiler ve kötüler diye 2 grup var ve hiçbir kural yok. Aslında gerçekten dövüşmüyorlar, vurdulu kırdılı bir gösteri. Hatta birkaç kere yumruk veya tekme yemeden yıkıldıklarını gördük amatörlerin. Ama bazen de havada takla atıp karşı takımın dövüşçüsünün kafasını bacaklarının arasına sıkıştırıyorlar. Bir "Ayyyy" diyor insan, tam anlayamadım canları yanıyor mu yanmıyor mu... Tabii seyirciler de devamlı bağırıp küfrediyorlar. Ben sadece "Marco" diye bağırdım vallaha. Tek yakışıklı dövüşçü olduğu için. Neyse Helin 10 dakika falan kalıp gitti. Biz biralarımızla hayatımızda gördüğümüz en garip şovu çoluk çocuk izlemeye devam ettik.  Bir dövüşçünün 2 aylık bebeği vardı, onunla çıktı ringe... Kafasına da Bonus peruğu geçirmiş. Tövbe tövbe dedik. Ama en acayibi insaların çocuklarını getirmesiydi. Bence 21 yaş altına yasak olmalı. Bir de çocuklar günü şerefine 6-7 yaşındaki kızlar aralarda ringe çıkıp dans ettiler. Dans hareketleri fazla seksi geldi bize.  Sonra da bikini kadınlarla kenarda bekleyip kameraya gülücükler yolladılar. "Ulan neredeyiz?" dedik... Korkunç bir olay. Neyse Meksikalılar da vardı yanımızda. Onlar da hayatlarında ilk defa gitmişler ve onlar da bizim kadar şoka girdiler. Şimdi beni ne kadar ayıplarsınız bilmiyorum ama bütün bunların arasında çok eğlendik. O kadar gerçeküstü geldi ki! Helin bu arada Güzel Sanatlar Binasında folklorik baleye girmiş, biz de böyle adamların birbirlerini yumruklamasını izleyip kötülerin kazanması için bağırıyoruz... Neyse ki gezinin bundan sonraki kısmı çok kültürel geçti.

Ertesi gün Teotihuacan'a gittik. Yol boyunca "gerçek Meksika"yı, yani tepelere inşaa edilmiş gecekondu bölgelerini gördük. Bu arada devamlı şu tip muhabbetler oluyor "Şu otobüse binelim çünkü şuna binersek bizi bilmem nerede bırakacak, orada da turistleri soyuyorlarmış." Ama kendimizi huzursuz hissetmedik hiç. Doğrusu Los Angeles'tan daha güvenli buldum. Polislerin ve askerlerin otobüsü durdurup silah ve uyuşturucu aramalarına da alıştık. İlk sefer "Nooluyoruz?" olmuştuk tahmin edersiniz ki. Gerçi bizim ülkemizde de bu tip kontroller oluyor. Neyse vardık Azteklilerin piramitler kentine. Gözümün önünde hep Frida filminden sahneler geldi yolculuk boyunca bu arada. Frida'nın Troçki'yle buraya gelişini hatırladım. Bir Ay, bir de Güneş piramidi var. Güneşin tepesine çıkmak demek güneşin altında 284 yamuk merdiven çıkmak demek. Ama değiyor. Tabii her çıkışın bir de inişi var. Aşağı inerken yükseklik korkumla başetmeye çalışıyordum ki Meksika'nın çok çok çok nadir rastlana yakışıklı erkeklerinden biri elimden tutup yardım etmesin mi? Diğer kızlar çok kıskandılar. Ama hiç seslerini çıkarmadılar. Öyle sessiz sakin bir gruptuk...  Son derece ciddi bir şekilde gezdik o gün zaten...



Akşam da yaşlı adamlarım gittiği bir barda karaoke yapmaya zorlanmış olabiliriz. Ama gerçekten o kadar iyi niyetliler ki, bir tanesi bizi yanardağa götürmeyi teklif etti. Hani şu patlama tehlikesi olan... Yani şehrin kriminal durumu bir yana, bir de yanardağ, bir de deprem... Adamlar gölün üstüne kurmuşlar Meksiko'yu... Zaten Türk olarak hassasız. Yunanlı arkadaşımız Sofia da bu fobimizi paylaştı. Neyse işte bu durum günlerimize heyecan kattı.

Sonra günlerden 1 Mayıs oldu. Sabahımıza göstericilerin arasında yürüyüp fotoğraf çekerek başladık. Ardından Frida ve Diego'nun takıldıkları Case de los Azulejos'a gidip kahvaltı ettik. Tüylerim diken diken oldu. Yüksek tavanı geleneksel kıyafetli garsonları, lezzetli yemekleri, aynaları ve kargaşasıyla tam Meksika" havasını soluyabiliyor insan.



Helin yürüyüşlere katıldı biz tembellik yaparken... Sonra da Arkeoloji müzesiydi, çorbacıydı, yürüyüştü, çay saatiydi,



bardı falan derken işçi bayramını da tamamladık. (Avrupalısı Türk'ü hepimizin dikkatini çekti bu arada, bu insanlar sokakta öpüşmeye bayılıyorlar. )

2 Mayıs sabahı ayrıca bir heyecanlandım Frida'nın evine gideceğimiz için... Sadece filmden etkilendiğimi sanmayın. Biyografisini de bir oturuşta okumuş, tapınılacak bir insan olduğuna karar vermiştim. Kendi dönemine göre inanılmaz derecede özgür, geleneklere sahip çıkan, insancıl, güçlü ve savaşçı bir kadınmış (Gerçi günümüz Türkiyesine göre de öyle bence). Ve geçirdiği korkunç kazaya rağmen hayatta kalma, yoluna devam etme hırsını kaybetmemiş. Ev çok mutlu bir yer değildi, acısını hissediyor insan. Ama çok güzeldi. Mutlaka yapılması gerekenler listesinde bana göre. Frida'yı sevmiyorsanız bile ev için gidilir. Biz yine ciddiyetimizi kaybetmedik tabii...



Ardından Troçki'nin hayatının son 3 senesini geçirdiği evde bulduk kendimizi. Ben kültürlendim biraz. Yine Troçki'yi sevmiyorsanız da gidin diyebileceğim bir yer, öldürülme tehlikesiyle yaşamak nasıl bir duygu anlamak için. Demir kaplı pencereler, duvarlarda kurşun izleri...

Sonra da Güzel Sanatlar Müzesine uğradık. Girişte bir Türk'le tanıştık. 1 aydır Meksika'da geziyormuş, ilk defa Türkçe konuşulduğunu duymuş. Şaşırmadım. Biraz fazla kültürlendik o gün... Akşam Zocalo meydanında turist turist dolanıp Ricardo'nın kredi kartını kaybedeceği yerde muhteşem bir fajita yedik ve müziği takip ederek ulaştığımız bir barda caz konseri dinledik.

Meksiko'daki son günümüzde Helin'le katedrel ziyareti yapıp ardından Aztek geleneklerine göre kutsanmaya gittik. Kadın Helin'in çevresinde ateş gezdirip bir şeyler mırıldandı, bir de ot sürüp durdu her yerine. Ben de sırada bekliyordum ancak törenin sonunda İsa resimli bir bilezik hediye edince vazgeçtim. Ne alakası var İsa'yla Azteklilerin? Sonra da cümbür cemaat Cancun uçağına binmek üzerine havalanının yolunu tuttuk..

Maya takvimi bizi korkutmalı mı? Meksika'da yemekler nasıl? Deniz berrak, kum beyaz mı? Köpek balığı bize ne yaptı? gibi soruların cevabını öğrenmek isterseniz bir sonraki yazımı da okuyun. Bu arada bu yazıda koyduğum fotoğraflar Ricardo ve Helin'in fotoğraf makinelerinden. Kendilerine teşekkür ediyorum. Thank you Ricardo!