Friday, April 6, 2012

Californication


Hayatımın en uzun 1 Nisan'ını yaşadım. Evet şaka gibi de bir gündü. 1 Nisan saat 16:00'da uçağım kalktı. Yaklaşık 9 saat uçtuk. 1 Nisan sabah 9'da uçak Los Angeles'a indi. Matematiği size bırakıyorum da, 2 film arası "Neredeyiz" ekranına basınca uçağın gün çizgisini geçtiğini gördüm. "1 gün geriye gidiyoruz" dedim. Zamanda yolculuğun gerçek olabileceğine inandım o anda. Macellan'ı düşündüm. Macellan'la yolculuk yapan gezgin Antonio Pigafetta'ın tuttuğu günlük sayesinde döndükleri zaman günlerin uyuşmadığını fark etmişler. Macellan edememiş tabii ömrü yetmediğinden (Stefan Zweig'ın Macellan biyografisini okumanızı tavsiye ederim. Ben hayaller aleminde yaşayan biri olarak ne biyografi, ne tarih kitabı okumayı becerebilirim ama bunu zevkle, elimden bırakamadan okudum.)

Neyse uçak indi. Amerika'ya girip beni biraz korkutuyordu. Zorluk çıkardıklarını duymuştum. İngiliz pasaportum olduğu için vize almadım, sadece internetten bir form doldurup 14 dolar ödedim (kıskandırmak gibi olmasın) ama nasıl kendime güvensizim, anlatamam. İngiliz pasaportlu bir Türk... Irkçı olacaklar kesin dedim. Neyse size girişteki konuşmayı çevirmeye çalışayım. (Tabii siz-sen muhabbetini ben sallıyorum)

- Pasaport
- Buyrun
(İngiliz pasaportuma bakarak)
- Nerelisin?
- İngilizim (ufak bir sessizlik) Şey Türküm de aynı zamanda. (Biliyorum gereksiz bilgi de heyecanlandım işte)
- Türk müsün İngiliz misin?
- İngilizim (Evet hemen ihanet ettim milletime)
- O zaman neden Türküm dedin?
- Aksanımı garip bulabileceğinizi düşündüm
- Nerede doğdun?
- İngiltere
- İngiltere?
- Evet
- Aksanın nereden peki?
- Kem küm, Türkiye'de yaşadım sonradan
- Akrabaların mı vardı orada?
- Hı hı
- Ama İngiltere'de doğdun
- Evet
- Neden buradasın?
- Gezmek için
- Tanıdığın var mı yalnız mısın?
- Şey var ama yalnız da gezeceğim (Hangi cevabın daha iyi olduğunu bilemedim)
- Şimdi İngiltere'de yaşıyorsun değil mi? Parmak izini bırak şuraya.
- Yok İstanbul'da
- İstanbul'da... Ne iş yapıyorsun?
- Ses sentezleme cart curt
- Ne kadar kalacaksın
- 10 gün. 
- 10 Nisan'a kadar mı?
- 11 Nisan
- 11 gün
- 11 gün
- Daha önce geldin mi buraya?
(Burasının Amerika olduğunu düşünerek)
- 99 yılında geldim
- Evet anılarını tazeleme zamanı gelmiş o zaman. İyi eğlenceler sana.
- Hı hı teşekkürler Memur Bey.

Evet böylece girdim ABD'ye. 99 yılında New York'a gitmiş ve orayı çok sevmiştim. Heyecanlıydım uçaktaki hayal kırıklığına rağmen. Heyecanlı ama çok da uykusuzdum. Benim uyku vaktimde burada yeniden gün oldu. İşte böyle düşünerek otobüs falan beklemeden taksiye binip Venice Beach'teki hostelime gittim. Adama adresi verdim. Beni bir yere bıraktı. "Buradan sağa dön git" dedi. Söylene söylene yürüdüm. Check-in'e var daha. Eşyalarımı bıraktım. Kumsala gittim. Kimsecikler yok. Hava ne sıcak, ne soğuk. Hafifçe esiyor. Kuma yattım öylece. "Herhalde bu kadar yorgunken chek-in saatini beklemek için en güzel yer burası olmalı" diye düşünmeye başladım. Başlamaz olaydım. 5 dakika sonra sanki plaj çok doluymuş gibi 15 yaşlarında hormonları azmış kızlı erkekli bir grup geldi yanıma. Nasıl bağırıp çağırıyorlar. Kalkacak halim yok. Bir müddet işkence çektim. Sonra biraz yürümeye karar verdim. Çok manyak bir yer gerçekten. 2 dükkandan biri "Green doctor". 40 dolar ödeyip bir form dolduruyorsunuz. Uykusuzluk çekiyorsanız, migreniniz varsa, stresliyseniz, veya işte uyduruyorsunuz bir şey, hemen ilaç olarak esrar kullanmanız için reçete yazılıyor. Adam gibi izin verin madem. Bir de "green doctor"a haraç vermenin anlamı nedir? Daha ucuz olsaydı sırf sizi bilgilendirebilmek için birini ziyaret de edecektim... Nitekim zaten parasızmışım da haberim yokmuş... Neyse işte böyle yürürken bir adam takıldı peşime "Tecavüzcü, tecavüzcüsün sen" diyip gülüyor devamlı. Yolumu değiştirmeye çalışıyorum, başka bir yerden çıkıyor. Karnım acıkmıştı, bir yere sandviç almaya girdim. Para çıkartacağım. Cüzdanım yok. Gitmiş. Bilmiyorum nasıl oldu. Kafamdan kaynar sular döküldü. 120 dolar falan var, çok para yok da, kredi kartları ve bankamatik gitti. Hep değişik yerlerde tutuyordum, sabah üşenip aynı yere tıkmıştım. Yorgunluk işte... Ve kötü şans. Annemi aradım, kartları iptal etti sağolsun. Ben de hostele geri dündüm acaba orada mı düşürdüm diye umarak. Resepsiyondaki kadın adımı sordu "Duygu Can" dedim. Yok burada öyle bir rezervasyon, doğru yere geldiğine emin misin?" dedi. "Tabii ki" dedim. Yanılmışım. Ben "Venice Beach Hostel"den yer ayırtmışım, orası "Venice Beach Cotel"miş ve neredeyse yanyanalar. Neyse aldım çantamı öbür tarafa gittim. Sızdım. Tüm öğleden sonra uyumuşum. Normalde oyalanır, daha geç bir saatte uyumaya çalışırdım uykum düzene girsin diye ama sinirlerim çok bozuk. Öyle işte, uyandım sonra. Güneş batacak. Kumsala gideyim dedim. Çıktım dışarı. Ama Jamaikalılardan gelen yemek tekliflerinden huzuru bulamadım. İyi ki küçükken  bir rastalı adam hayalim vardı. Sonra da çete tipli erkek grupları belirmeye başladı. Etrafta polisler... İyice sinirim bozuldu. "Nereye geldim ben?" dedim. Herkes bana "Hindistan'da dikkat et" diyordu da, asıl tehlikeli yer burasıymış. Amerikalıların forumlara çeşitli ülkelerle ilgili "Ay çok tehlikeli" diye yazmalarına anlam veremedim. Odama çekildim.

Ertesi gün daha fazla bana uğursuz gelen bu yerde kalmamaya karar verdim. Otobüse binip Holywood'a gittim. Otobüsü 1 saat falan bekledim. Alışmışım Kore'de Japonya'da her yere kolayca gitmeye. Neyse bindim. İçim burkuldu. Otobüsteki tek beyaz adamlar deliler veya deli gibi esrar kokanlar. Diğer herkes göçmen. Beverly Hills'ten geçiyoruz. Bir yanda limuzinler, bir yanda sokakta yatanlar... Meşhur Hollywood Bulvarı'nı soracak olursanız orada sadece turistler ve evsizler var. Neyse hostelime yerleştim, yürüdüm biraz fotoğraf çektim. 


Ama mutsuzluğum geçmedi o gün. Kimseyle konuşmadım bile. Hostellerde asosyal olmak zor iş, ama ben becerdim. 

Ertesi gün kafamı temizlemek için bir film delisi olarak Universal Studios'a girmeye karar verdim. İlk önce film setlerinde geçen bir tur için sıraya girdim. Önümde yürüyen insanları takip ettim. 1 saat bekleme vardı. Neyse küçük trenimiz geldi, bindik. Adam konuşmaya başladı. İspanyolca! Salak gibi İspanyolca tur sırasına girmişim. Nasıl bir gülme geldi. Ama bozuntuya da vermiyorum. Neşelendim feci halde. Azıcık da anlıyorum. Ama önemli bilgileri anlamıyorum. Mesela "fotoğraf makinesi" dediğini anlıyorum ama "Dikkat edin ıslanabilir" dediğini anlamıyorum. Neyse ki kabındaydı. Çünkü setlerden geçerken çeşitli efektlerde üstünüzde uygulanıyor. Deprem olsun, sel olsun, uçan, patlayan arabalar olsun... O sel falan güzel yapmış adamlar... Islanıyorsunuz feci halde.  3 boyutlu 360 derece King Kong vardı bir de. Sonra çeşitli filmlerin setlerini gördük. 

Ufak kasabalardan geçtik ve turumuzu tamamladık. 

Her bir şeye girdim 1 günde sayılır. Her şey 3-4 boyutlu, patlamalı, zıplamalı... Sonra sanal ve gerçek lunapark trenleri var. Ama öyle çok çok heyecanlı değiller. Olay daha çok gösteri üzerine. 4 boyutlu Shrek çok şirindi ama. Bana bir şey kattı mı? Katmadı. Etkilendim mi? Etkilenmedim. Ama kafam boşaldı ve arada kahkahalar attım, çok da eğlendim. Hatta akşam hostele gidip sosyalleştim bile. Bir işe yaramadı gerçi, bir sonraki sabah trenle San Francisco'ya doğru yola çıktım.

Californication'ı daha iyi anladım...



Tren yolculuğumu da yazacaktım ama çok yoruldum. O da sonraya kalsın. 

No comments:

Post a Comment