Saturday, March 31, 2012

Kyoto, Nara, Osaka


Pazar sabahı bir uyandım ki hava günlük güneşlik, ayakkabılarım bile kurumuş. Öğlen Kyoto'ya gideceğim. Kyoto da ise yağmur, çamur ve fırtına var tabii. Sakinliğimi korudum. Biraz vitamin D stokladıktan sonra tren istasyonuna gittim. Pahalı olmasına rağmen trenlere olan aşırı sevgimden dolayı Japonya'nın meşhur "kurşun tren"i, Shinkansen'e binmezsem içimde kalacaktı. Avrupa'daki kuzenlerinden farklı olarak bu uçuyor gibi geldi bana. Çok da rahattı. Yalnız Tayland usulü yiyecek içecek getirmelerini bekledim bedavaya. Getirmediler. Yanımdaki adamla Japonca anlaşmaya çalıştık. Kyota'da ineceğimi duyduktan sonra benim derdime düştü. Varmadan yarım saat önce haber verip çantalarımı falan hazırladı. Neyse geldim Kyoto'ya ve süper kapsülüme yerleştim, 9 hours Kyoto. Çok meşhurmuş bu kapsül otel. İyi tarafı istediğiniz saatte check-in yapıp içeride 17 saat kalabiliyorsunuz. Diğer oteller gibi saat 5'e kadar beklemeniz gerekmiyor. Kötü tarafı her gün check-out yapmanızın gerekmesi. Gün 24 saat malum. 17-17 kalırsanız size pahalıya patlayabilir. Bir de "oda"lar gerçekten tabut gibi. 3 gece böyle uzay gemisi gibi bir yerde kaldım anlayacağınız.

Kyoto'ya aşık oldum. Hep gelmek istediğim yer burasıymış. Yeşil tepelere bakan tapınaklar, zen bahçeleri, bambu ormanları, kimonolu insanlar, geleneksel evler...


Ve hemen bunların dibinde hareketli modern sokaklar, Kyoto Tower ve modern gar binası... Kesin birkaç hafta hiç sıkılmadan kalabilirdim. Ama siz benim deliliğime bakmayın, yine de gelin en az 2 gününüzü ayırın. Bir gün de Nara'ya gidin.

Japonya'da hem Budist, hem Şinto tapınakları var. "Şinto da ne" diye soranları google'a havale ediyorum. Kısaca Japonya'nın yerli dini diyebiliriz. Birçok Budist de Şinto tapınaklarına gelip ibadet ediyor ama. İç içe geçmişler sanki. Şinto daha çok dilek dileme mekanı olmuş izlenimi verdi bana. Gerçi Budist tapınaklarında da birçok inanış var. Şinto tapınaklarında dileklerinizi tahtalara veya küçük kağıtlara yazıp bırakıyorsunuz. Veya kutulara para atıp 2 kere el çırpıyor ve duanızı ediyorsunuz. Bu mekanlara girmeden önce girişteki suyla ellerinizi yıkamanız ve ağzınızı çalkalamanız gerekiyor.

Gördüğüm tapınaklar içinde en çok Kiyomizudera'dan etkilendim. Muhteşem bir manzarası var. Bir de insanların 100 yen verip  yeraltında bir yere girdiklerini gözüme çarptı. Ben de bakayım dedim, takip ettim. Keşke önce ne olduğunu okusaymışım. Neyse adam kenardan tutuna tutuna ilerle, bırakma dedi. Anladım nedenini. Zifiri karanlık. Çok acayip hissettim. Geri dönesim geldi. O ara kimse de yok önümde. Ama ilerledikçe korkum geçmeye başladı. Bu kadar hızlı rahatladığım için kendimle gurur duydum. Ve birden karşıma aydınlık kocaman bir taş çıktı. "Bunu görmekmiş amaç demek ki" dedim. Anlık bir erme durumu da oldu bende. Monty Python'un Holy Grail'ini izleyen varsa onun jeneriği çalmaya başladı kafamda.


Ne alaka bilmiyorum. Neyse meğersem o taşı çevirip dilek tutmam gerekiyormuş. Yapmadım. 100 yen boşa gitti. Sonra da tepeye çıkarken "love stone" denilen bir aşk taşı var. 18 metre öteden gözünüz kapalı yürüyerek bu taşa ulaşabilirseniz hayatınızın aşkını bulabileceğinize inanılıyor. Genç kızları izleyip eğlendim. Ben utandım, yapmadım.

Bir ara tapınak, bağ, bahçe derken iyice tırmanıp mezarlıklarda buldum kendimi. En güzel yerindeler şehrin. Yanlarına çöktüm. Uzaktan bir dua sesi geliyordu. Ve rüzgarla birbirine sürtünen dalların melodisi. Derin nefes aldım. Sanırım yolun başından beri en çok etkilendiğim yerlerden biri burası oldu. Dağ, taş yürüyünce de normalde 400 yen giriş ücreti alınan tapınaklardan birine bedavaya girdim. Ardından yanlışlıkla yasak olan bir bölümüne geçtim. Kötü karma oldu biraz. Neyse ki bir dua vardı, onu dileyip affedilmeyi umdum. Ertesi gün 400 yen ödeyerek aldığım yemeği yiyemeyip atınca, kötü karmadan da kurtulduğuma karar verdim.
Ve o bahçeler... Daha ağaçlar tam çiçek açmamış olsalar da (normalde doğru zamanda gelmişim aslında da bu sene kış çok üzün sürmüş - ve sürüyor) nasıl güzel... Günlerimi bir taşın yanına oturup akan suya bakarak geçirebilirim.


Ağaç boyundaki bambular da çok ilginç geldi bana. Gerçek olduklarına inanmakta zorlandım. Masal diyarında gibisiniz. "Felsefe yolu"nda yürümeyi de ihmal etmeyin bu arada. Zen bahçelerinde kumdan bir olaylar yapmışlar yalnız, o kısmı pek anlamadım. Taşlar, nehir, çiçekler, böcekler ve köprüler daha çok ilgimi çekti.  Bir de Japon balıkları var. Kuzu boyutundalar ve köpek gibi sizi takip ediyorlar. Nereden görüp başınıza doluşuyorlar anlamadım. Balıkları bile ilginç.

Yalnız Kyoto'yu küçümsediğim için zaman kaybettim biraz. Otobüse binip "Ben şuraya gidip gelirim hemencecik" zannedip yollarda ömrümü tükettim. Ve hatalarımdan ders de almadım. Her şeyin aşırı düzenli olması batmaya başladı hafiften. Hiç araba geçmediği halde herkes kırmızı ışıkta bekliyor veya tam durağın önünde olmadıkça otobüs şoförü kapıları açmıyor. Evet Türk'lüğüm tuttu. Ve evet o kadar da zen olamadım.

Bir gün de Nara'ya gittim neredeyse 10 senedir görmediğim arkadaşım Masako ile. Osaka'da oturuyor kendisi. İzin gününü benimle geçirmeye geldi. Nara'da dev bir Buda var görülmesi gereken. Bu Buda heykelinin burun deliği büyüklüğünde bir aralıktan geçebilirseniz aydınlanacağınız düşünülüyor. Koca koca adamlar ufacık yerden geçmeyi başardılar. Neyse buranın en ilginç yani aynı zamanda geyik parkı olması. Sokaklarda kedi köpek yerine bildiğiniz geyikler dolanıyor.


150 yen vererek onlara kurabiye alıp besleyebiliyorsunuz. 150 yen benim öğle yemeği param. Kendim alıp kendim yiyecektim neredeyse. Biraz da şımarmışlar bu geyikler. Milletin peşinden koşuyorlar, hatta bir kadının poposunu ısırdı bir tanesi. Etrafa uyarı panoları asmışlar zaten bunlar vahşi hayvanlar diye.


Çok yaklaşmadım. Horoz ve kuğudan sonra geyik korkum olduğu ortaya çıktı. Ama geyik görünce yolumu değiştirmiyorum. Horoz ve kuğu varsa başı boş bir yerlerde, kesin tek başıma ilerlemem. Evet kaplanlara sarılan bir insan olarak böyleyim.

Neyse bir de Şinto tapınağına gittik Masako'yla. Yukarıda yazdığım adetleri de o öğretti zaten. Sonra dilek tuttuk. Masako "Ben senin yolculuğunun iyi geçmesini diledim. İyi bir insanım galiba" dedi. Ben de yolculuğumun iyi geçmesini dilemiştim. Bu beni de iyi bir insan yapar mı? Beni garip bir tatlıcıya götürdü sonra. Birçok tatlının kuru fasulyeden yapıldığını öğrendim. Tatlı fasulye çorbasının içinde marshmallow'la peynir arası bir kıvamda pirinç topları yüzüyor.


Doğrusu fena değildi ama çok miktarda tüketemedim. Geyiklere veda edip Kyoto'ya geri döndüm.

Teker teker Kyota'daki her tapınağı anlatıp sizi baymak istemem. Son geceme gelelim. Benim süper kapsülde yer kalmamış. Ben de bu sefer ryokan denilen geleneksel Japon otellerinden birinden yer ayırttım. Ama çok basit olanından çünkü gerçek ryokanlar spa gibi yerler. Benim otelin ryokan olmasının tek nedeni eski ahşap bir binada, bambu kaplı zemin üzerinde yer yatağında uyuyor olmamdı. Yer de nasıl soğuk, dondum resmen. Yine de tek başıma 1 metreden daha geniş bir alanda kaldığıma sevindim. Otel yaşlı bir çifte ait. Adamcağız şaşırıp sabahın7'sinde odama dalıp beni korkutmasaydı iyiydi. O değil de asıl bu otele gelmem biraz olaylı oldu. "Çok uzak değil, yürürüm" dedim. Uzakmış. Ben yorgun olunca ve 2 çantayla dengemi sağlayamıyorum sanırım. Yine yuvarlandım. Ama bu sefer bir sakatlık olmadı neyse ki. Kimse yardımıma gelmedi. Karanlıktı ve sokakta çok fazla insan yoktu tamam da, şaşırdım yine de. Hindistan 10-0 öne mi geçti?

Son sabahımı da garda geçirdim sayılır. Ne biçim bina yapmışlar adamlar. Mimarların çok ilgisini çekebilir. Sonra da Masako'yla buluşmak üzere trenle Osaka'ya gittim.


Osaka'da birkaç saat geçirdim ve sadece yedim içtim diyebilirim. Nasıl bir yer bilmiyorum. Masako'nun eşi de bize katıldı. Farklı mekanlar göreyim diye 3 değişik yere gittik. Kızartma, Japon mücveri, tofu ve omlet yedik.





Çokça bira, az da sake içtik. Osaka'yı çok sevdim öyle olunca. Bu halde de otobüse bindim ardından, Yokohoma'ya gitmek üzere.

Otobüs ne fenaymış! Memleketimin otobüslerini özledim fena halde, hatta Hindistan'dakini bile aradım. Çok rahatsızdı. Bir de tüm perdeleri birbirine bantlamışlar ışık girmesin diye. Büyük bir tabut olmuş resmen. Ne çok seviyorlar böyle kapatılmayı.

Öyle işte, Yokohama'ya geldim her tarafım ağrıyarak. Yokohama'da ne işim vardı? O da bir sonraki yazıya.


Tuesday, March 27, 2012

Konniçiva Tokyo!

Ve sonunda Martin'le vedalaşıp Tokyo yollarına düştüm. O da sevinmiştir herhalde, evine yerleşeceğim diye korkmaya başlamıştı. Ne yapayım, evimde gibi hissedince hemen yayılıyorum. Neyse konuyu daha en başından dağıtmayayım. Bu turu planlarken Hindistan'dan sonra beni en çok heyecanlandıran ülkeydi Japonya. Hayao Miyazaki animelerini defalarca izleyebilen, Haruki Murakami'nin deli dünyasına hayran olan ve Amelie Nothomb'un otobiyografik romanlarını neredeyse ezberleyen birisi olarak merakım da normal karşılanabilir. (Amma entellektüel bir hava çizdim) Bir de Hachiko var. Bir de tapınaklara olan aşırı sevgim. Bir de en sevdiğim filmlerden olan Lost in Translation. Sonra sushi... Ve zen bahçeleri... Say say bitmez, iyisi mi ben uçaktaki yemeği anlatayım size.

Bir yemek getirdiler. "Yemek" demeseler bir kere plastik zannederdim. En iyi ihtimal tatlı olabilirdi bana göre. Rengarenk çiçekler böcekler yapmışlar. Neyse önümde noodle, balık, et vs. duruyormuş halbuki. Yedim ben de, güzeldi de. Keşke daha aç olsaydım diye düşünüp üzüldüm. Nitekim Japonya'da bir daha böyle süslü yemek yiyemeyeceğimin farkındaydım. Nasıl bir pahalılıktır bu yarabbim! Şöyle, 80 yen 1 dolar ve 500 yen demir para. İyi ki arada Kore'ye gittim de alıştım biraz. Tayland'da bir günde harcadığımı burada bir çorbaya veriyorum neredeyse. (Tamam çok az abartmış olabilirim) Neyse otelin adresini şu şekilde yazmışım "Kiba durağı, 4. çıkış" Biraz fazla rahat davranmaya başladım sanırım. Bu tarifle bulamadım elbette ve Japonların yardımseverliğini ilk günden test etmiş oldum. Şunu söyleyeyim yolculuğun başından beri dil konusunda en zorlandığım ve şaşkın anlar geçirdiğim yer burası. Ama her durumda, hatta bazen siz istemeseniz bile işlerini güçlerini bırakıp yardım ediyorlar. Bazen iş ediniyorlar benim doğru otobüse binmemi, doğru durakta inmemi falan. O kadar tatlılar ki! Sarılasım geliyor, ama sarılmıyorum. Sarılma yanlış anlaşılabilir belki bu toplumda. Bir Japon'la izdivaç yapmak durumunda kalabilirim. Yahu nasıl oluyor da bu şeker insanlar aynı zamanda kadına ikinci sınıf muamele yapıyorlar anlamak zor (Hepsi değil tabii). Kadın evde oturmalı anlayışı bizden de beter, ya da bizim kadar kötü bilemiyorum. Her durumda anlamak zor. Yok ben burada ne yaptığımı yazamayacağım konuyu dağıta dağıta...
Neyse kapsül otelime yerleştim.



Daha önce bu tip otellerin varlığını duymuş, manyak mı bu Japonlar diye düşünmüştüm. Aslında turistlerden çok iş adamlarına yönelik bu tarz "yatakhane"lerin çoğu sadece erkekler için. Yanlarına bir don, bir gömlek, bir çift de çorap alıp gelseler yeterli olur. Onları unutsalar da önemli değil, makineye birkaç yüz yen bırakıp yenisini temin edebiliyorlar. Benim kaldığım otelde pijama, terlik, kendinden macunlu tek kullanımlık dış fırçası, havlu, her türlü temizlik ürünü ve tarak mevcuttu. Doğrusu çok temiz ve beklediğimden ferah çıktı. Tuvalet de popodan ısıtmalı ve konuşuyor. Ne dediğini bilmiyorum valla. Otomatik sifonlu olmasına rağmen yanında bir yığın düğmesi var. Sonradan sifonun müziğini ve klozetin ısısını ayarlayabildiğinizi öğrendim. "Hey gidi!" dedim. Kamboçya'da nehre açılan delikten nerelere geldik. Neyse kadınlar banyosu çok küçüktü ama ben oradayken çok kalabalık olmadı. Bir de jakuzi avantajı var. Yağmurlu ve soğuk günden sonra öyle iyi geliyor ki! Benim açımdan en büyük sorun her şeyin ayrı katta olmasıydı. Sırt çantamı girişte bıraktım, kullanacağım eşyaları ve elektronik aletleri 2. kattaki dolabıma yerleştirdim, 3. katta duşumu alıp 4. kattaki kapsülüme çıktım. Bir şey unuttunuz mu asansörle aşağı yukarı bayağı gezinmeniz gerekiyor. Bir de benim gibi aklı bir karış havada ve dağınıksanız sorun olabiliyor bu durum. Bu tip oteller hakkında sizi Kyoto yazımda biraz daha aydınlatacağım.

Tokyo'da beni yağmur ve soğuk karşıladı. İstanbul'a da bahar gelmiş. Plajdaki fotoğraflarımı kıskandınız değil mi? 500 yeni şemsiyeye, 700 yeni de bir günlük metro biletine verip koyuldum yola. Buranın metrosunu anlamak aslında çok kolay. Bir çok yerde latin alfabesiyle de yazıyor duraklar. Bir de numara vermişler. Hangi yöne gideceğinizi numaralar sayesinde kolayca anlayabiliyorsunuz. Burada kafayı karıştıran tek olay 2 ayrı metro ve bir yığın şehir içi tren şirketinin oluşu. Biletinizi aldığınız şirkete dikkat etmeniz ve yolunuzu ona göre ayarlamanız gerekiyor.

Otelime yakın olması nedeniyle Ginza denilen bölgeden başladım günüme. Zenginlerin caddesiymiş bu. Şık şık mağazalar ve birbirinden güzel kıyafetli insanlar kapladı çevremi. Beni bilen bilir ne marka ne lüks merakım vardır. Tam tersi bazen bunlardan rahatsız bile olurum. Ama bu caddede yürürken nasıl zengin olasım geldi size anlatamam. Sadece 1 gün Tokyo'yu jet set olarak yaşamak ne süper olurdu diye düşünmeden edemedim. Benim de pantolon falan yırtık bu arada. Tipim kaymaya başladı. Veya tipimin kayıklığını bu ülke daha çok hissettirdi bilemiyorum. Neyse sinirimi bozdu bu mekan, metroyla Tokyo durağına gittim. Finans merkezi olan gökdelenlerin arasında süzüldüm, uzun süre yer altında siyah takım elbiseli adamlarla dolandım. Sanki üniforma giymiş gibiydiler. Yine çok göze battım. Öyle olunca turistliğimi bilip Sensoji tağınağının olduğu Asakusa'ya gittim. Burası şehrin tarihi bölgesi. Çok yakınına Sky Tree denilen Tokyo'nun yeni kulesini dikmişler. Tapınağın çatılarının arasından gökyüzünde bulutların arkasında kaybolan kuleye bakınca kendimi Japon animesinde gibi hissettim. "Tokyo'dayım" dedim, ürperdim.


O sırada baktım bir grup beyaz adam bir yere giriyorlar 300 yen verip, ben de takip ettim. Güneş açtı, çok güzel bir bahçede dolanmaya başladım. 2 hafta sonra nasıl güzel olacak buralar... Ay salak kafam keşke Mayıs'ta gelseymişim. Her neyse yürürken baktım bir teyzeyle amca yeşil çay ikram ediyorlar. Gidip yanlarına oturdum. Amcanın İngilizce süper. Nasıl da tatlılar... Konuştuk uzun süre. Sarılasım geldi yine...

Sonra da dedim "Biraz şöyle, biraz böyle yürüyeyim". Latin alfabesi kaybolmaya, dükkanlar garipleşmeye başladı.Yağmur nasıl azdı bu arada anlatamam. Yağmura dayanıklı olan trekking pabuçlarımdan birini bir otobüs yolculuğunda kaybetmiş, diğer tekini de atmıştım öyle olunca. O tek pabucumu atmasaydım diye düşünmeye başladım. Tek ayağım ıslanmasaydı bari... Neyse "Geri döneyim, otelin yanındaki süpermarketten ayakkabı alayım" dedim. Nasıl yürüdüysem metro falan kalmamış. Ben bayağı şehri terk etmişim. "Şu trene bin" falan dediler. Bir de ona mı para vereceğim? Kaybola küfrede geri döndüm şehre, metroya bindim, sonra da plastik bahçıvan pabuçlarından alıp çorbacıya attım kendimi.  Noodle çorbalarını çok sevdim bu adamların. Ramen diyorlar. Yalnız balıkla aranız yoksa veya yemek seçiyorsanız Japon mutfağında biraz zorlanabilirsiniz. Merak etmeyin ama, her taraf hamburgerci, makarnacı dolu. Hatta bazen buraya özgü yiyecek bulmakta zorlanıyorum, o derece. (Peki abarttım biraz). Size çorba harici başka ucuz alternatifler de sunayım. Süpermarketlerde "rice ball" satılıyor. Yosuna sarılı somonlu veya ton balıklı pirinç köfteleri. Yosunu atabilirseniz sevmezseniz. Lezzetli bence. Ayrıcı suşi de alabilirsiniz. Veya bazı alışveriş merkezlerinin altında küçük suşi büfeleri oluyor. Oralara dalabilirsiniz. Birçok yerde İngilizce menü bulamıyorsunuz, resimlerden seçebilirsiniz. Resim de olmadığı zaman ya günün menüsünü, ya da benim yaptığım gibi en ucuz yemeği el kol tarifiyle anlaşarak ısmarlayabilirsiniz. Sürprizler de işin parçası. Bir kere noodle ısmarlıyorum sandım, ince ince kesilmiş et çıktı mesela. Çoğunlukla yanında miso çorbası, yeşil çay ve turşu da geliyor. Tatlılar çok acayip yalnız. Benim için yani. Deneyin ama. Deneyin ve beni haksız çıkarın. Neyse çok yorulmuşum, kapsülüme gömüldüm. (Bir daha okuyunca fark ettim ki "gömülmek" fiili bilinçaltımın bir seçimi olmalı. Ne de olsa tabut gibi bir yerde uyuyorum)

Ertesi sabah yeni plastik pabuçlarımla dünyaca meşhur Tsukiji balık pazarına gittim. Koca koca tonlar vardı. O balık senin bu balık benim dolandım önce. Sonra baktım bir yerde insanlar kuyruk olmuşlar. Abinin bir tanesi 300 yenden istiridye satıyor.. Kahvaltıma istiridyeyle başladım anlayacağınız. Nasıl güzel. Elim kadar maşallah. Radyasyondan mı böyle olmuşlar diye düşünerek löp diye indirdim mideme. Sonra da uzun kuyruk olan bir suşicinin önünde beklemeye başladım. Japonların bir bildiği vardır dedim. Nasıl sıkış tıkış bekliyoruz anlatamam. İnsanlar geçmeye çalışıyor bir yandan. Sonra Amerikalı adamlar geldiler kameralarla falan. Adamın biri kocaman bir tonu kesmeye başladı. (Ton diyorum ama bilmiyorum ne balığı, inek gibi bir şey) Neyse ilginç tamam da karnım zil çalıyor. Bir de herkes doluştu. Hafifçe fenalaştım. O kuyruktan çıkıp daha uzun olan başka kuyruğa girdim. Çok bekledim. Amma velakin yok böyle bir olay. Nasıl lezzetli! Yarım saat falan gülümsemem geçmedi. Hala düşününce mutlu oluyorum.

Ardından mimarisiyle ve kocaman örümceğiyle meşhur olan Roppongi'ye gittim.



Dolandım amaçsızca. Çok ıslanınca metroya sığındım ve Shibuya'da buldum kendimi. Hachiko'nun heykelini ziyaret ettim. "Hachiko, Bir Köpeğin Hikayesi"ni izlememiş olan varsa izlesin hemen. Gözyaşı garantili... Romantikleşip "Orijinal Japon  versiyonunu da seyrederim ben bunun" demeyin yalnız. Derseniz de bana yazın sonra. Neyse bilmeyenlere özet geçeyim gerçek hikayeyi (film çok çok farklı merak etmeyin). Hatciko her gün sahibini bu istasyonda gidip karşılıyor. Bir gün sahibi ölüyor ama bizim Hachiko ömrü yettiği sürece her gün gidip bir umut beklemeye devam ediyor. Japonlar da beklediği yere heykelini koymuşlar.


Shibuya biraz Beyoğlu gibi. Takım elbiseli adamlar yerine delirmiş gençler var. Japonların da delirmiş klıklısı harbi deli oluyor. Başka toplumlarla karışmamışlar hiç bu adamlar. Burada oturma, çalışma izni almak falan çok zor. Çok aynı oldukları için mi bu kadar uçlarda gezinip farklılık yaratmaya çalışıyorlar diye merak ettim...

Neyse Hatciko'yu umursamıyorsunuz, çılgın gençleri de başka yerde gözlemlediniz diyelim, yine de buraya gelmeniz için çok iyi bir neden var, "Shibuya crossing". Her bir tarafı dev ekranlarla kaplı binaların arasındaki caddelerin kesişme noktasında, tüm araçlara aynı anda kırmızı ışık yanıyor. İnsanlar dikey, çapraz, yarım daire, her türlü karşıdan karşıya geçmeye başlıyorlar. Dünyanın en kalabalık geçişlerinden biri. Bunu da en iyi ya metronun/garın Hachiko çıkışı yazılarını takip edip binanın 2. katından, ya da tam köşedeki Starbucks'tan izleyebilirsiniz. Ne diyeyim Starbucks iyi yere dükkan açmış. Yer bulabilirseniz tabii. Yalnız olunca ben bir köşeye sıkıştım. Gözlerimi alamadım. Ne kadar oturdum falan bilmiyorum. Hipnoza geçtim. Sonra da kendim karşıdan karşıya geçerken o enerjiyi tüm damarlarımda hissettim. Bir filmin içindeymişçesine heyecanlandım. Birileri devamlı buraya bakıyor çünkü. Acayip bir olay.

video


Oradan da gece hayatının aktığı yere, Shinjuku'ya gittim. Burada da çok deli vardı. Uzun sarı saçlı, bol makyajlı ama ganster yürüyüşlü gençler görebilirsiniz. Korkunç biraz. Bir yığın insan Japonca bir şeyler söyleyip elinize broşür tutuşturmaya çalışıyor. Ne ararsanız bulabilirsiniz. Karaoke barlar ve kırmızı noktalı kulüpler de dahil. Transa geçmiş bir şekilde kalabalıkla oradan oraya gezindim burada da. Artık ayaklarım kara su olunca durdum. Kapsülüme geri döndüm. Ertesi gün tapınaklar, iyi dilekler ve umutlar alemi Kyoto'ya gideceğim için de çok geç olmadan uyudum.






Friday, March 23, 2012

Hoşçakal Kore...

Seul'daki son günümde kendimi müzelere verdim. İlk önce şunu söyleyeyim, adamlar müzecilik konusunda aşmışlar. Bütün duyu organlarınıza hitap ediyor. Kendinize hapiste ya da savaş alanının ortasında hissedebiliyorsunuz.

Güne ilk Seodaemun Hapishanesi'nde başladım. Japonlar Kore'yi işgal ettiklerinde, bağımsızlık için uğraşanlara burada işkence etmişler. Hücrelerde de işkence sahnelerini canlandırmışlar balmumu heykellerle. "Barış" için sözüm ona ama Japonlardan nefret etmenize neden oluyor. Bazı şeylere gerek yoktu diye düşündüm, mesela Japon asker işkence odalarının önünde bacaklarını uzatmış keyfine bakıyor...



Her neyse zaten Kamboçya'da gördüklerimden sonra zor etkileniyorum böyle şeylerden. Orada müzecilik çok kötüydü ama neredeyse hiç dokunmadıkları için her şey çok daha gerçek geliyordu insana.

Ardından da savaş müzesine gittim. Koskoca müze yapmışlar adamlar, helal olsun. Bahçesinde savaş uçakları, gemileri falan, hem de bedava. Büyük kısmı Kore Savaşı'yla ilgili. Resmen ABD ve Sovyetler Birliği'nin sidik yarışı yüzünden kaybolan onca hayat... Öyle de bir yapmışlar ki, tanklarla ilgili bir video izlerken birden yer sarsılmaya başlıyor, ya da yıkılmış bir köyün içinden yürüyorsunuz mesela. Şehit olan Türk askerlerin isimlerini görünce duygulandım ben de. Gerçekten çok yer vermişler müzede.  Savaşa katılan her ülkenin askerinin heykelini koymuşlardı bir odada, en karizmatiği Türk'tü vallaha.


Bir de ülkelerin hikayelerini kendi dillerinden dinleyebiliyorsunuz. Türkçe'ye bastım. İlerledim arkamdan gelen Amerikalılar da biraz kültürlensinler diye. Ardında  bir gün önce gittiğim Kuzey Kore sınırındaki JSA- Joint Security Area'nın maketini gördüm. Girdiğim odada yapılan görüşmelerden resimler falan vardı. Yaptığım gezi iyice absürt gelmeye başladı. Bu kadar gergin bir yere gittikten sonra hediyelik eşya dükkanına yönlendirildiğimize ve nefret etmemiz gereken Kim Jong-il'in en sevdiği viskiden almamız konusunda gaza getirildiğimize inanmakta zorluk çekiyorum.

Neyse ben size müzenin 2. katını anlatıyorum, şimdi 3. katına geçelim. Böyle eğlenceli bir yer yok. 4D F16 simülasyonuna girdim (Tek kadın bendim, utandım hafifçe) Ardından gemi kısmına gidip yine heyecanlandım. Öyle yapmışlar ki adamlar, resmen gemide gidiyor gibisiniz. İsterseniz ateş edebileceğiniz alanlar da var. Baktım müzenin kapanış saati yaklaşıyor bahçeye koşup gerçek uçaklara, gemilere falan çıkıp inmeye başladım. Normalde içlerine girilebiliyormuş ama ben geç kaldım sanırım. Sonra Martin geldi. "Nasıldı?" dedi. "Bir savaş müzesi için fazla eğlenceliydi" dedim. Öyleydi harbi. Ben bile kendimi kaybettim. 2. kattaki barış yanlısı Duygu gitti, orduya yazılmaya hazır bir Duygu geldi. Çocuğum olsa asla götürmem oraya. Uyarayım sizi de.

Akşam Seul Tower'a gidip Seul'ün ışıklarına tepeden baktım. Burada da aşkını kilitleme modası varmış.



Beklemediğim kadar çok sevdim ben bu şehri. Sıkıcı bir yer olacağını sanmıştım ama her anı garipliklere doluydu. Gidip görmeye değer bence. Aracını kullanırken GPS ekranından beyzbol maçı seyreden şoföre başka nerede rastlanabilir ki? Metroda herkes telefonundan TV izleyince teknolojinin kölesi olmuşlar diyorsunuz ama sonra bir yığın trekking kıyafetli insanla karşılaşıyorsunuz. Devamlı çevredeki tepelere tırmanıyorlar, olabildiğince doğaya karışıyorlar. Yakın geçmişleri bu kadar felaket olmasına rağmen sanki tamamen toparlanmış gibiler. Belki de bana öyle geldi.

Bir de bir teyze vardı daha önce yazmayı unuttuğum. Ben tapınak gezerken "Gel kızım yanıma otur" dedi Korece. Oturdum. Sonra bana oradaki ağaç hakkında uzun uzun bir şeyler anlattı. Korece. Benim anlamadığımı gördüğü halde. İnsanlar o ağaca dokunuyorlardı. Sonra bir kız geldi. Ağacın koca gövdesine sarıldı. Öyle huzur doldum ki. Teşekkür ettim teyzeye. Kalktım gittim. Bu yolculuğa böyle anlar için çıkmıştım, Seul de bana bunlardan bir tomar sundu.

Bu yazıyı da Tokyo'daki kapsül "oda"mdan yamulmuş bir şekilde yazıyorum. Japonya anıları da çok yakında...

Tuesday, March 20, 2012

Kore


Seul'a Perşembe akşamı kazasız belasız ve olaysız bir şekilde ulaştım. Burada bizim cep telefonları çalışmıyor bu arada gelirseniz aklınızda olsun. Neyse arkadaşımın evine gitmek üzere otobüse binip şöföre inmek istediğim durağı söylemeye çalıştım. Anlamadı bir türlü. En önde de bir adam oturuyor, ikisi bön bön bana bakıyorlar. Neden sonra anladıklarında önde oturan adam kahkahalarla gülmeye başladı. Benim telaffuzumla nasıl dalga geçiyor terbiyesiz anlatamam. Dedim öğret bana o zaman. Öğretti ama her yanlış söyleyişimde yerlere düşüyor gülmekten. Tatlı adamdı, bir şey demedim. Değilse Tayland'da öğrendiğim Tay boksu numaralarını göstermeyi bilirdim elbette.

1 saatlik bir yolculuktan sonra arkadaşım Martin'in evine vardım. Martin'le Fransa'dayken 1 sene beraber okumuştuk. Kendisi İrlandalı. Beni hemen bir Kore "Kendin Pişir Kendin Ye"sine götürdü. Burada çok meşhur bu olay. Masaların ortasına konan mangalda etinizi pişirip kimji denilen ve genelde lahanadan yapılan turşuyla yiyorsunuz. Nasıl lezzetli. Yanında da ya pirinç şarabı (hiç sevmedim), ya bira (Kore birasını da sevmedim) ya da soju denilen sakenin daha az alkollüsü, rahat içildiği için tehlikeli olan başka bir içki içiyorsunuz. Hepsi çok ucuz. Ucuz dediysem buraya göre, İstanbul'a göre. Değilse Hindistan ve Güneydoğu Asya sonrası bana her şey inanılmaz pahalı geliyor. Neyse sofra adabını öğrendim. İçki koymanın ve içmenin hiyararşik ilişkilere göre kurallara var. Ve hayır demek kesinlikle kabul edilmiyor. Buraya gelen iş adamlarına başarılar diliyorum. Rakı shotlarla evlerinde alıştırma yapsınlar. Dediklerine göre günde 12-14 saat çalıştıktan sonra patronlarıyla gelip deli gibi içmek zorunda kalıyorlarmış haftanın birkaç günü.


Cuma günü sakin bir gün geçirip yol yorgunluğunu üzerimden atmaya karar verdim. Aslında Seul dışında İlsan denilen bir bölgedeyim ama metroyla Seul'a gidilebiliyor. Şehir nereye başlıyor nerede bitiyor belli değil. Burada büyük bir park varmış. Oraya gidip sonra da İlsan sokaklarında biraz yürürüm diye planladım. Hava buz gibi. Ben Puket'ten geliyorum tabii bu durum çok hoşuma gitmedi. Nisan ortası çok güzel oluyormuş buralar çiçekler böcekler. Mart'ta gelmeyin. Neyse yürüyorum parkta. Sakin, huzurlu, binalar ve rengarenk neonlar uzakta kaldı. Her şeyden kopmuş durumdayım. Derken bir kadın sesi bağıra bağıra konuşmaya başladı. Her tarafımın kamera ve hoparlörlerle dolu olduğunu o zaman anladım. Kendimi "1984"te hissettim, tırstım. Bana mı kızıyordu acaba, neyse devam ettim yoluma ve karşıma tuvalet müzesi çıktı.
ilk önce müzenin amacını söyleyeyim. Batıda dışkı tarih boyunca kullanılmadan atılırken, Asya'da gübre olsun, ilaç olsun, yakıt olsun değerlendirilmiş. Günümüzde her tarafa yayılan alafranga tuvaletlerle Asyalının dışkısıyla ilişkisi de bozulmuş. Şimdi yapılması gereken çevreye zarar vermeyen ekolojik tuvaletler üretmek. Bu amacı sonuna kadar desteklemekle beraber bu müze sayesinde Korelilerin de bizim gibi olduklarını anlamış oldum. Onlar da her şeyi Korelilerin bulduğunu, tüm dünyanın aslında Koreli olduğunu falan düşünüyorlar. İyice kanım ısındı.

Şimdi müzenin benim ilgimi çeken kısımlarını aktarmak istiyorum. Ne de olsa her blog yazımda iğrenç bir muhabbete girmem gerekiyor. Orta Çağ'da batılı tuvaletini balkondan aşağıya atıyorlarmış genelde. O yüzden kadınlar topuklu ayakkabı, erkekler şapka ve pardesü giymeye başlamışlar iddialarına göre. Topuklu ayakkabıyı bilmem de pardesü ve şapka soğuk ve yağmur nedeniyle de olabilir gibi geldi bana. Siz bu konuda google araştırmaları yaparsanız bana da iletin. Neyse Asya'ya ve özellikle Kore'ye gelecek olursak köylerde tuvalet direkt domuzlarının beslendiği yere akıyormuş vakt-i zamanında. Domuzcuklar çok seviyorlarmış insan dışkısını. Hem temizlik sağlanıyormuş, hem hayvanlara daha az yem vermiş oluyorlarmış, hem de domuz eti daha lezzetli oluyormuş. Bunlara İngilizce "Poo Pigs" yani "Kaka Domuzu" deniyor. Bir de "Kaka Köpekleri" var. Altta müzede çektiğim fotoğrafı da görebilirsiniz. Bu tatlı köpekler bebeklerin dışkılarını yiyorlarmış üstünüze afiyet. Sonra da popolarını yalayıp temizliyorlarmış. Bez yok tabii. Valla öyle yazıyordu, sallamıyorum hiçbir şeyi. Siz yine de köpeğinizi bu şekilde eğitmeyin bence. "Bu köpeklerin de etleri leziz" diye bir yazı bekledim ama yoktu neyse ki. Kore'de Çin'deki gibi köpek eti tüketiliyor çünkü, ama her tarafta bulduğunuz bir şey değil. Tamam bu konuyu kapatıyorum içiniz fenalaşmadan. Cumartesi'ye atlayalım.



Cumartesi, 17 Mart, yani İrlanda'nın bütün dünyada yeşil giyilip barlarda kutlanan bayramı St. Patrick's Day'di. Arkadaşım da İrlandalı olunca biraz saray gezip kültürel faaliyetlerde bulunduktan sonra kendimizi çeşitli etkinlikliklere verdik. Öğleden sonra 2'de başlayıp gece 4'te biten aktiviteler konusunda çok ayrıntı vermeyeceğim ama Koreli U2 cover grubu muhteşemdi ve deli gibi eğlendim. Bir de akşam yemeğinden bahsedeyim. Menüde ipek böceği, canlı ahtapot ve deniz ürünleri çorbası vardı. İpek böceğini sevmedim. Pişirirlerken çok kötü kokuyor ama çerez olarak önünüze koyarlarsa deneyin. Canlı ahtapot çok lezzetli ve eğlenceli bir olay. Canlı dediysek doğranmış halde ama bizde de biliyorsunuz vura vura öldürüyorlar hayvanı, oynamaya devam ediyor çünkü. (Sinir sistemiyle ilgili bir durum sanırım) Neyse önünüze bir tabak getiriyorlar minik beyaz oynayan yaratıklarla dolu. Löp löp yiyorsunuz. Çiğnemesi zor ama ben iyice çiğnemeye çalıştım her ihtimale karşı, geri yürümeye falan çalışır, belli mi olur. Aslında bu ahtapotu toptan kesmeden falan, harbi canlı şekilde de yutuyorlarmış da, hem iğrenç geldi bana düşüncesi, hem de tehlikeliymiş çünkü hayvan boğazınızı tıkayarak sizi öldürebilirmiş. Hakkı da bence. Deniz ürünleri çorbası çok güzeldi bu arada ama ona da tuhaf bir tepki verdim, acısından dolayı sanırım. Her kaşıktan sonra hıçkırdım. Benim için unutulmaz bir akşam yemeği oldu.


Pazar kendimize biraz zor geldik haliyle. Sonra da futbol maçına gittik Martin'in arkadaşlarıyla. Burada tanıştığım tüm yabancılar İngilizce öğretmeni. Kore'de tüm okulllar anadili İngilizce olan öğretmenler çalıştırıyor o yüzden adım başı bir öğretmenle karşılaşmanız mümkün. Benim tanıştıklarım hep çok tatlı insanlardı, çocuklar için sevindim. Neyse maç komikti, stat daha çok çocuk parkını andırıyordu. Aileler Pazar gezmesi için gelmişler. Bir de Seul takımı için sallanan bayraklara çok güldüm. Seul'un rengi kırmızı-siyah, kalabalığa bakarken Che Guevera'lı bayraklar görüyorum, herhalde bu başka biri de çok benziyor falan diyorum. Dünyanın en kapitalist ülkelerinden birindeyim çünkü. Neyse Che'ymiş gerçekten. "Ne alaka?" dedim arkadaşıma, "Kırmızı siyah çünkü" dedi. Bu olay Kore'yi çok güzel özetliyor bence. Maç sonrası da geleneksel bir lokantaya gidip yerde bağdaş kurarak yedik, sonra yürüyemedim.

Pazartesi günü burada her türlü turistik yer kapalı, hatta otobüs turları da çalışmıyor. Ben de kah gökdelenlerin arasında, kah nehir kenarında, kah şehrin eski kısımlarında yürüdüm. Dondum ama bu şehri sevdiğime karar verdim. Hatta birkaç sene yaşanır bile. Bu arada 1994 yılında, Kore'nin günlük yaşamı ve tarihiyle ilgili bir sürü dokümanı gömüp bir anıt yapmışlar. Anıtın yanına bir gittim ki üzerinde Türkçe bir şeyler yazıyor. "Anaa" falan derken kardeş şehir Ankara'dan Melih Gökçek'in imzasını gördüm.  Koşa koşa kaçtım.


Akşam da karaoke odası kiraladık. Kore'ye gelince mutlaka yapılması gereken aktivitelern başında çünkü. Baştan aşağı cam odada neonlara bakarak soju ve bira eşliğinde tepindik sabahın 3'üne kadar. İlk başta Kore'li bir çift de vardı, sayelerinde deneyimim biraz daha geleneksel oldu. Sonra da 3 saat kadar uyuyup Kuzey-Güney Kore sınırında, silahsız bölgede bulunan "Joint Security Area"ya giden tura katılmak için yollara koyuldum.

Çok ilginç bir deneyimdi, 77 dolar, çok pahalı ama değer bence. Güney Kore'nin tutumunu biraz acayip buldum onu söyleyeyim önce. Evet Kuzey Kore'de durum çok çok kötü gerçekten ama Güney Kore kendini tam bir melek gibi yansıtıyor. Mesela Kuzey Kore'nin güney sınırında "Propaganda köyü" denen bir köy var. Kuzey Kore orayı dünyaya "burada her şey mükemmel" demek için inşa etmiş. Yalan bir köy ve kimse yaşamıyor söylediklerine göre. Buna inandım. Ama Güney Kore de, gelen mültecilerin bekletildiği yerin bahçesine lunapark yapmış çocuklar oynasınlar diye. "Biz işte bu kadar iyiyiz" mesajı veriyorlar. Bana biraz abartı geldi de, belki de fazla septik yaklaşıyorum. Sonra bir sürü video gösterdiler Kuzey Kore'nin fenalıkları hakkında. Videolar gerçekleri yansıtıyor olabilir ama kullanılan dil de propaganda diliydi. Bu konuda beni haksız gören veya benzer düşüncelere kapılmış olanlar bana yazarlarsa çok sevinirim aslında.
Hava çok açık olduğu için Kuzey Kore'ye baktık önce gözlem noktasından. Birleş Milletler askerleriyle dolu  silahsız bölgeye gittik sonra. 2 kez pasaport ve kılık kıyafet kontrolü yaptılar. Dediklerine göre deli dolu giyindiğimiz taktirde  Kuzey Kore fotoğraflarımızı çekip "İşte parasız pulsuz kötü Güney Kore ve Birleşmiş Milletler" diyerek propaganda yapıyormuş vatandaşlarına. Bir de açık ayakkabı giymek yasak, nedeni de bir aksilik olduğu taktirde koşmamızı engellemesi. Yutkunduk. 2008'e kadar Kuzey Kore'ye giren turlar da yapılıyormuş ancak 52 yaşındaki bir ev hanımı vurulduğu için bırakmışlar. Birden bu turun da ne kadar güvenli olduğu konusunda şüpheye düştük. Mantık biri vurulana kadar devam mı etmek acaba diye meraklandık. Neyse bir kağıt imzalattılar, ölürsek sorumluluğun bize ait olduğuna dair. En son "Kaplanlar beni yerse benim suçum" diye bir imza atmıştım hatırlarsanız. Bundan sonra ne imzalayacağım merak ediyorum. Amerikalı askerler eşliğinde askeri bir otobüse bindik. Dolandık biraz, "Şura barış köşesi, şurada 2 asker vuruldu" falan gibi açıklamalarla. Bu arada silahsız bölge ama askerler silahlı haliyle. Bir de bir köy var bütün bu karmaşanın ortasında. Çok ilginç bir yer. 24 saat BM korumasında, orada oturabilmek için soyunuzun sopunuzun köye ait olması gerekiyor. Dünya kadar yardım alıyorlarmış, hepsi çok zengin olmuş ve erkekler askerlikten muafmış. Haliyle köye gelin gidebiliyor ama damat gidemiyor. Bütün bu avantajların yanında yılda 240 günlerini orada geçirmeleri gerekiyor. Günde birkaç kere askerler tarafından kontrol ediliyorlar. Gece 12'de evlerine girmiş ve tüm güvenlik önlemlerini almış olmaları gerekiyor. Bir yerden bir yere ancak asker kontrolünde gidebiliyorlar. Kuzey Kore sinirlense ilk o köyü vurur söyleyeyim.

Sonra bir kapısı Kuzey Kore'ye,  bir kapısı Güney Kore'ye açılan  odaya girerek Kuzey Kore'ye binanın içinde adımımızı atmış olduk. Saçma gelecek ama heyecanlı bir olay. Ben bu arada Kuzey Kore kapısına çok yaklaştım fotoğrafım çekilirken, askerlerin biri "Höt" dedi. Martin de evden çıkmadan "3. Dünya savaşını başlatma Duygu lütfen" demişti bana, başlatıyordum az kalsın. Ardından binanın dışına çıkıp Kuzey Kore'ye ait binanın fotoğraflarını çektik. Oradan bir asker dürbünüyle bizi kontrol ediyor. Hafiften tırsıyor insan. Ben zoomladım iyice. 



Tabii bu fotoğraf işi keyfekeder değil, devamlı "Şimdi fotoğraf çekin, şimdi kaldırın" falan gibi emir geliyor. Askerler sempatikti ama, haklarını yemeyim. Sonra da hediyelik eşya dükkanına gidik savaş/barış alanının ortasında. Adamın biri "Neden böyle bir tur yapıyorsunuz?" diye sordu. Asker de "İnsanlara buradaki durumu hatırlatmak istiyoruz çünkü kimse farkında değil" dedi. Para için olduğunu sanmıyorum ama ilginç işte... Kazasız belasız tamamladık bu turu da. Güney Korelilerin gidemedikleri bir yeri gördük. Bakalım Seul'daki son günüm nasıl geçecek...








Wednesday, March 14, 2012

Puket ve Phi Phi

Kaplanlar, filler ve kabileleri geride bırakarak başka tür yaratıkların, beyaz turistlerin yoğunlukta olduğu Puket'e geldim. İyi de ettim. İlk gün plajdaki birkaç saatlik uyku beni kendime getirdi. Burası benim bütçem için biraz pahalı olduğundan yatakhaneli bir hostele yerleştim, Rick 'N Roll.  Buralara yolunuz düşer de ucuz ama çok eğlenceli bir tatil geçirmek isterseniz tavsiye ederim. Çalışanlar ilk günden adınızı öğrenip sizi evinizde hissettiriyorlar. Hemen ertesi gün 3 İngiliz kızla James Bond adalarına gitmek için bir tura yazıldım. Ama Cumartesi akşamları burada parti oluyormuş meğer. Bedavaya verilen 2 kadeh hoşgeldin kokteyli ve mekan sahibinin gönlünden kopan shotlar karşılığı biz de ayıp olmasın diye biraz içmek zorunda kaldık. Hayatımın ilk Bohemian Rhapsosy karaokesinden sonra bir daha böyle bir hataya düşmemek için yemin etmiştim. Maalesef yeminimi bozdum, pişman değilim.

Neyse ertesi gün zor oldu bizim için. Sürat teknesiyle heyecanlı heyecanlı süzüldük bir zaman dağ, şimdi ada olan doğa harikalarının arasından. Bu arada teknenin en ucuna oturduğum için arada tak tuk giderken beynim kulaklarımdan çıkacak sandım. Çıkmadı. Sonra denizin üzerinde kurulmuş bir köyde yemek yedik, yüzdük ve kano yaptık. Kano olayı biraz komikti. Kanada'da yaşayan Tay kökenli bir aile vardı. Onların oğluyla bindim ben. Bir yığın aile fotoğrafı çektiler. Hepsinde varım. Neredeyse nikahımız kıyılıyordu orada. Ben bu arada SD kartımı bilgisayarımda unuttuğum için uzun bir süre fotoğraf çekemedim, sonra makinesinin şarjı biten bir kızın kartını kullandım. Ama biraz fazla sersem gibiydim, pek başarılı olamadım.



Kayaların dünyası gerçekten çok ilginç. Dalga yapımı taştan kaplumbağalar ve köpek balıkları var. (Yok benim hayal gücümle alakası yok bu durumun) Nasıl olmuş diyor insan. Bir yığın metafizik düşünceye kapılıyor... Neyse sonra bir yaratık gördük. Yavru timsah dediler ama bilmiyorum ne kadar doğru. (Bu taştan değil, gerçek) Bir de bizim kaptan bir deniz anasını avuçladı. Bebekken zararsız oluyorlarmış, bana bayağı büyük gözükmüşlerdi halbuki. Öyle işte, akşam da yıldızların altında huzurlu geçti sayılır. Sadece bu gelgitin "gel"i biraz hızlı oluyormuş. Muhabbet ederken bir baktım benim terlikler firar etmişler. Sonra geri geldiler.

Ertesi gün dalgalı bir plaja gittik. Ben dalgaların içine atlayıp oynarım zıplarım diye heyecanla kendimi sulara attım. Yalnız buranın dalgası bizim oralara benzemiyormuş. +18 bilgi olacak ama 3 kez bikinimi kaybettim. Ne biçim çarpıyor yahu... Çok eğlenceliydi ama. Ardından da "Big Buddha" ziyareti yapmaya karar verdim. Fransız bir kızla fotoğraf makinelerimizi alıp gittik. Manzara muhteşem. Bu Buda da göbekli falan sevimli bayağı. Buda'nın göbeğini okşamak uğur getirirmiş ama tabii bununkine çıkmak mümkün değil, o yüzden göbek şeklinde bakırdan bir olayı okşuyorsunuz. Ses çıkarsa iyi karma (Evet bu olayın bir adı sanı vardır da bilmiyorum valla) Neyse benim okşadığım göbekten çok muhteşem bir ses çıktı. (Bu cümle biraz garip mi oldu?) Dilek de tuttum içimden ama söylemem.


Sonra şimdiye kadar tatma fırsatı bulmadığımız meyveleri alıp yemeye karar verdik. Ben bu arada merakıma yenilip solucan/kurt arası ne olduğunu bilmediğim bir yaratık aldım böcekçiden. Adam orada yanmış yağın içine atıp kızarttı hemencecik. Elimde solucanlarla sokakta yürürken daha önce konuştuğumuz Amerikalı bir adam "Yiğenim gibi iğrençsin" diyerek güldü, eğlendi. "Babam görmesin" dedim ben de içimden. Neyse sadece tuz ve yağ tadı geliyor. Anlamsız bir olay. Hosteldekiler "Bak yarın Phi Phi adasından tek başına olacaksın, hasta masta olma" dediler yerken. "Bana bir şey olmaz" dedim. Oldu. Ama bir sonraki gün... Böceklerle pek alakası yok bence.

Sabah erkenden Phi Phi yollarına düştüm. Vapura binince hemen canım çay simit istiyor, nasıl şartlandıysam. Neyse kahve ve kek verdiler bedavaya. Burada hep yiyecek bir şeyler veriyorlar dikkat ediyorum. Çok ucuz olduğundan herhalde. Neyse vardım bizim adaya. "Çok küçük, dümdüz git bir sürü otel bulursun" demişlerdi. Evet dümdüz gittim ama ters yöne... Dağ yamacında bungalovlardan oluşan bir otele geldim. Yalnız aklınıza öyle Bodrum'daki bungalovlar gelmesin. Burada köylerde yaşanan tarzı bambudan. Sağı solu açık. Ama doğanın ortasında acayip güzel bir yerde. Ucuz da. Tuttum hemen.


Parayı öder ödemez de pişman oldum. İyi güzel de çok izole bir yerde, kapısı kilitlenmiyor ve börtü böceğin girmesi için birçok alan var. Ormanın ortasındayım. (Evet biraz geç düştü jeton) Neyse dedim, kendimi plajlara ve yüzmeye verdim. Gerçekten cennet parçası... Ama bütün o teknelerden dolayı kirleniyor. Bazı yerlerde kanalizasyon kokusu geliyor insanın burnuna... Çok acı. Ağlamadım ama merak etmeyin. Dar sokakları (araba falan yok adada) yakışıklı dalgıç erkekler ve güzel bikinili kızlarla dolu yalnız. Gözü gönlü açılıyor insanın. Bir de kalabalığa rağmen koyun bazı yerlerinde tek başınıza yüzerken buluyorsunuz kendinizi. Güzel de bir deniz mahsülleri çorbası içtim üstünüze iyilik sağlık, sonra odama gittim. Pek gece hayatına takılmadım. 1 gün önce Phi Phi'de olan İsveçli bir çocuk "Aman içkine falan dikkat et, orası pis bir yer" demişti. Gazozuma ilaç koyarlar diye çekindim. Şaka yapıyorum ama çok yorgundum. Benim bungalov korktuğum kadar ıssız değildi, sağda solda ışıklar var. Yan bungalovlarda da buranın köylüleri kalıyor. Evet o kadar turizmden uzak bir noktadayım. Yandaki adam dışarıya astığım havluları odama almamı söyledi. Bazen maymunlar geliyormuş. Neyse fare olmaz inşallah diye odaya girdim. Işığı yaktım, yatağımda benim kadar bir böcek. Tamam abartmış olabilir biraz. Ama baş parmağınızla orta parmağınız birleştirin, ondan büyük. Ufak bir çığlık attım. Öldürmeye çalıştım, beceremedim. Ölüsüyle nasıl başa çıkacağımı da bilemedim yani o kadar kocaman ki. Yakından inceledim sonra. Çok şişman bir çekirgeye benziyordu. Zararsız olduğuna karar verdim kendi kendime. Kovaladım gitti. Sonra cibinlik vardı odada. Onu yatağın altına sıkıştırarak kendime sıcak ama güvenli bir alan yarattım. Haşır huşur sesler geliyor etraftan. Bangkok'ta bir böcek görmüştüm. Böcek memeli arası bir şey. "How I Met Mother"ın bir bölümünde yarı fare yarı böcek olan bir yaratık muhabbeti geçiyordu. Ondan işte. Ya o gelirse diye korktum. Kesin uyuyamayacağım derken nasıl güzel ve deliksiz bir uyku çektim anlatamam. Temiz hava giriyor tabii içeri.

Sabah uyanıp "Beach" filminin çekildiği koya gidecek ve snorkelle incelemelerde bulunacaktım ancak midem bozulmuş. (Bayağı özel bilgi oldu bu blog yazısında) Gidemedim, yandı 20 TL'm de. Sağlık olsun dedim, biraz dinlendim. Kendime gelince Facebook'ta Zeynep arkadaşımın manzara izlenen yere gitmem konusundaki önerisini gördüm. İyi dedim. Sırtımda 12 kilo falan taşıyorum bu arada. Öğle sıcağı oldu. Ne kadar çok merdiven varmış! Bayılıyorum sandım bir ara. Zaten hastayım. Neyse değdi ama. Çok güzeldi (teşekkürler Zeynep!), birkaç fotoğraf çektim ve bolca beynime kazıdım görüntüleri.


Bu arada tepeden en az insan olan plajı tespit etmiştim. Arkasından da 1 saat falan süzüldüm denizde. Ve Puket'e geri döndüm. Birazdan Bangkok'a uçacağım, yarın da Hong Kong üzerinden Güney Kore'ye gidiyorum. Tayland macerası da noktalanmak üzere anlayacağınız... Şimdi mango margaritamı bitirip çantamı toparlayayım.














Friday, March 9, 2012

Chiang Mai - Filler, Kaplanlar, Kabileler

Her şehrin bir "Sultan Ahmet"i vardır, "Iyk çok turistik" diye söylenerek mutlaka gidilir. İlginçtir ki bu kadar popüler olmuştur. Neyse ben de bu duygularla buranın en klişe turlarından birine yazılmıştım (Hem de grupta en az parayı ben ödemişim! Pazarlık yeteneğimde ilerleme mi kaydediyorum, ne?!"). Tur şöyle: file binme, filden inme, bir kabile ziyareti, yürüyüş, şelalede yüzme, yürüyüş, yemek, bambu rafting ve kafayı çekme.

İlk önce şunu söyleyeyim bu tura yazıldığımda "Elephant Nature Park"a gitmemiştim. Parayı da ödemiş bulundum, değilse file binme işini yapmazdım. Lütfen siz benim gibi acele etmeyin... Mutlaka ilk önce "Elephant Nature Park"ı ziyaret edin, sonra isterseniz file de binin. Hayvanlar için üzülmenizin yanı sıra, iki deneyim arasında o kadar çok fark var ki! "Elephant Nature Park"ta filleri doğal ortamlarının içinde görüyorsunuz, manzara muhteşem, büyülü bir hava var. Tüm çalışanlar ve gönüllüler sevgiyle yaklaşıyorlar hayvanlara. Onları rahatsız edecek hiçbir hareket yapmanıza izin verilmiyor. Onların da gözleri gülüyormuş gibi geliyor insana. Huzur doluyorsunuz... File bindiğiniz yerdeyse, huzursuz gözüken hayvanlar elleri sopalı adamlar tarafından emrinize amade ediliyor. Hayatın ağırlığı altında eziliyormuş gibi boyunları bükük, gözleri üzgün... Bana mı öyle geldi? Bu arada sopalı adam derken normal tabii, ata binmek, deveye binmek gibi bir olay ama fille aranızdaki iletişim çok çok zayıf kalıyor. İstediğiniz kadar boynuna oturun, muzları birer birer verin, öbür taraftaki mutluluğu yakalayamıyorsunuz.

Neyse bindik sonuç olarak. Japon bir fil arkadaşım oldu. Eğlenceli bir olay sayılabilir, zıp zıp gidiyorsunuz. Hayvanlar inanılmaz dar yerlerden yürüyorlar o koca ayaklarıyla. Şaşkınlık yarattı bende bu durum. Bir de yokuş aşağı inerken biraz zorlandım. Nitekim hem fotoğraf makineme, hem de 1 dolara aldığım muzlara hakim olmaya çalışırken kaydım bayağı. Yanımdaki çocuk çekti kurtardı beni. Bizim fil de biraz deli çıktı zaten. Diğerleri güzel güzel giderken bu devamlı ormanın içine dalmaya çalışıyor, yemek arıyor. Çok da kuru etraf. Sonra bir ara kafayı feci sıyırdı su beklerken, sağa sola savurmaya başladı bizi. Yanımdaki Japon'la şahadet getirmeye başladık. Sonra sakinleşti. Japon "Ödüm bokuma karıştı" dedi. (Tamam "It's scary" dedi ama ben kültürel değerleri de katarak çevirdim size)

Sonra bir kabile ziyareti yaptık, birkaç fotoğraf çektik. Çok ilginç değildi. Yürüyüş kısmı güzeldi ama öyle düz yollar beklemeyin. Atlamalı zıplamalı. Ayağımı biraz zorladı. Şelale de iyiydi işte, Manavgat'ın ufağı.



Serinledik topluca. Bir bambu köprüsü vardı, oradan geçerken benim ayak iki bambu arasına girdi, sıkıştı nasıl becerdiysem.  Herkes nasıl becerdiğimi merak etti zaten. Çıktı sonra.

Bu arada nasıl güzel kelebekler var etrafta. Kelebeklerden korkan arkadaşım Özge geldi aklıma, dalga geçtim kendisiyle kafamda. Renkler muhteşem, fosforlu yeşil, turuncu... Avatar'dan fırlamış gibiler.

Neyse arayı geçip bambu rafting kısmına gelmek istiyorum. Ben böyle çok sakin geçecek, yavaş yavaş nehirde süzüleceğiz sanmıştım. Fotoğraflar hep öyle çünkü. Su seviyesi de az. Yanılmışım fena halde. Bir kere çok kalabalık bindik, afedersiniz kıçımız tamamen suyun içine gömüldü. Başka pantolon da getirmemişiz salak gibi... Öyle ilerledik, birkaç kere tosladık bir yerlere. Arada kayalar masaj yapıyorlar alt bölgenize. Erkekler çalışıyor kadınlar oturuyor bu arada. Çok güzeldi o kısmı. Buradaki gelenek giderken yandaki bambularla veya kenarda kafayı çeken köylülerle su savaşı yapmakmış. Bizim ekip olayı biraz abarttı. Kafamızdan kova kova su akmış hale döndük. Çok eğlendik ama. O eğlenceler sırasında işte gözlüğümü nehre düşürmüşüm... Sonra da üzüntümü nehir kıyısında Sngha içerek unutmaya çalıştım. Hava da kararmaya başladığı için kurumadık, ıslak ıslak minibüse bindik, klimayla geri döndük.

Bugün de vahşi hayvanlara olan sevdamdan ötürü dayanamayarak yavru kaplan sevmeye gittim dünyanın parasını bayılıp. Yine biraz kötü hissettim kaplanlar mutlular mı acaba diye. Ama çalışanlar çok sevecen yaklaşıyorlardı. Ve sonuç olarak bu hayvanların başka gidecek bir yerleri yok. Zaten buraya düşmelerinin nedeni ölümden dönmüş olmaları... Hayatımın en unutulmaz 15 dakikasını geçirdim... Dün tanıştığım bir çifte rastladım. Erkek olanı korkuyormuş. Girişteki yazıyı gösterdim, şöyle bir şey "Kaplanlar oyun oynarken ısırabilirler", zaten yem olup giderseniz bunun sizin seçiminiz olduğuna dair bir kağıt imzalıyorsunuz. Evet okumadan imzalamayın... Çocuk tırstı bayağı. Bir de boyunun 110cm'in altındaysa büyük kaplanların yanına giremiyorsunuz. Artık nedenini düşünmeyelim. Bebekler nasıl tatlılar ama...



Arkasından da buranın meşhur uzun boyunlu kabilesini ziyarete gittim. Bu kabile ziyaretleri de beni biraz huzursuz ediyor (Çok sorunluyum) Adamların evlerinin içine girip fotoğraf çekiyorsunuz. Zaten iç mekan ve dış mekan birbirine girmiş durumda onların hayatında. Aradaki sınırı genelde terliklerini çıkardıkları yer belirliyor, duvarlar değil. Sanki onlar insan değilmiş gibi bir hava oluşuyor bence. Zaten hep hediyelik eşya satıyorlar. Sordum rahatsız olup olmadıklarını. Para kazanıyoruz bu sayede, memnunuz dediler. Neyse ama bu uzun boyunlular için bir de giriş ücreti alıyorlar. Sonra da dayanamayıp fotoğraf çektiğim kadınlardan da ufak tefek bir şeyler aldım ayıp olmasın diye. (Kerizim) Ama kanımın ısındıklarından... 1-2 fotoğraf çektim. Bence gitmeseniz de olur...



Şimdi de artık bezme zamanı. Akşam uçakla Phuket'e gidiyorum. Sonra kum ve deniz zamanı olacak kısmetse.





Wednesday, March 7, 2012

Chiang Mai


Bangkok - Chaing Mai tren yolculuğum son derece olaysız geçti.  Sabah kahve ve kek, öğlen de yemek verdiklerini görünce ayrı bir sevinç doldum. Ben Kamboçya alışkanlığı torba torba yemişle binmiştim halbuki. Beni çok umutlandırdıkları için akşam yemeği de bekledim  sadece, vermediler... Bozuldum biraz... Sabah 8:30, akşam 21:00 arası süregelen seyahatin hava kararmadan önceki son 2-3 saati çok güzeldi bu arada. Her iki tarafınızdan ağaçlar  trene sürtünürken dolambaçlı yollardan ilerliyorsunuz. Yalnız çok yanlış bir mevsimde buraya geldiğimi fark ettim. Ölü sezonmuş zaten. Etraf çok kuru... Yine çok güzel de, normalde kimbilir nasıldır diyor insan. Bir de Alman bir adamın hayatını değiştirmiş olabilirim. Yolculuğun ilk 5 saatinde birlikteydik. Dünya turu muhabetleri yaparken, kendisi yazar/editör olduğunu söyledi. Sonra yavaş yavaş yollara düşüp de çalışabileceği fikri aklına yatmaya başladı. Heyecanlandı çokça, gözlerinde ışıklar saçılmaya başladı. Almanya'da Alman var mı bu arada merak ediyorum. Sanki hepsi burada gibiler. Neyse Indiana Jones şapkasını kafasına takıp indi gitti. İsmini bile sormamışım.  Birileriyle saatlerce muhabbet edip adlarını sormayabiliyorum...

Chiang Mai ilk görüşte beni hayal kırıklığına uğrattı. Nedense böyle yeşil, köy kıvamında bir yer bekliyormuşum. (Bilenler için aklımda Pokhara cinsi bir yer vardı) Kocaman şehir. Yerleştim otelime. İlk iki gün  çok yakın göl gölet tapınak tapınak tapınak şeklinde geçti. Bundan sonra nereye gideceğime dair kararsızlık evreleri de çok zamanımı aldı. Yolculuğun sonlarına doğru bu huyumdan kurtulmuş olmayı diliyorum. Arada kaldığım yerlerin de birbiriyle hiç alakası yok... Güneydeki adalar mı yoksa Laos'un çok görmek istediğim şehri Luang Prabang mı? Mesele çok az günüm olması ve uçak olayının devreye girmesi... Neyse hala bir biletim yok, her an her şey olabilir...

Chiang Mai maceralarıma dönecek olursak. Biraz manyak bir yer. Her köşesinden Budizim akarken "Transeksüel Güzellik Kraliçesi" yarışmasına denk gelebiliyorsunuz şehrin ortasında. Burası bizim sahil yörelerini hatırlatıyor bana bazı bazı. Hani yazlıkçılar inerler ya şehre çoluk çocuk, ağızlarında ay çekirdekleri falan. İşte o topluluk burada transeksülleri ve Drag Queen gösterilerini izliyor.  Hoşuma gitti bu durum.

Bugün de acı çekmiş fillerin yaşadığı bir kampa gittim. Şuradan bakıp bilgilenebilirsiniz. www.elephantnaturepark.org
 Burada da halk bizdeki gibi çok duyarsız doğaya karşı. Devamlı "yanlışlıkla" orman yangını çıkıyormuş mesela, hep tarla oluyormuş o alanlar. Tanıdık geldi mi? Bizim fil kampını kuran kadın buna bir çözüm bulmuş. Ağaçlara Budist rahipler tarafından kutsanmış turuncu kumaş parçaları bağlamışlar. İnsanlar bu ağaçları keserlerse başlarına bin bir felaket geleceğine inanıyorlar. O yüzden dokunmuyorlar. Biz de okunmuş  üflenmiş muska mı koysak acaba? Fillere gelince... Fillerin eğitilme olayı felaketmiş bu ülkede. Hiç bilmiyordum. Bir film gösterdiler, gözlerim doldu. (Evet çok sulu gözüm) Bir kafese kapatıp, filin ruhunu kendilerine teslim etmesini sağlamaya çalışıyorlar. Ormandaki filler için yasa olsa da, evcil fillerin bakımı için doğru düzgün bir yaptırım olmadığından, filleri ayı oynatır gibi oynatıyorlarmış şehirlerde falan. Ben rastlamadım henüz. Bu trekking sırasında insan taşımaları falan da pek iyi değil tabii ama bu işi yapmazlarsa da hem onlar ölecek, hem de köylüler işsiz kalacak. Çünkü manyak gibi yiyorlar ve çok masraflılar (Kilolarının yüzde %10'u kadar yiyip günde 18 saatlerini çiğneyerek geçiriyorlar). İşte bu kampta fillerin sevgiyle eğitilebilecekleri ispatlanmaya çalışılıyor.  Ama çok masraflı bir iş dediğim gibi. Tüm filler böyle zor kurtarılır.

Neyse bugünün çoğunu filleri besleyip yıkanma seanslarına katılarak geçirdik.



Bir fil vardı beslediğim, kör. Bir tepede yavrulamış, bebeği aşağı düşmüş ve ölmüş. Ondan sonra çalışmayı reddetmiş. Öyle olunca da sahibi hayvana işkence yapmaya başlamış. Bizim fil de geçirmiş herife bir tane, ceza olarak da gözlerini kaybetmiş. Sonra bu kadın almış onu. Mutlu şimdi. O kadar tatlı ve sakin gözüküyorlar ki hepsi... Ve kendi ailelerini oluşturmuşlar. Grup halinde gezip, kendilerinin olmadığı halde bebekleri koruyorlar. Bir ara bunlar çamur banyosu yapıyorlardı yalnız, biz de kenarda oturmuş izliyorduk. Birden bebek ve annesi bizim tarafa doğru yürümeye başlayınca insanların koşuşturarak kaçışlarını görmeliydiniz. İnsan tırsıyor kocaman hayvan valla... Ben de yıkanma işlemi sırasında bir tanesi üstüme doğru adım atınca irkildim ne yalan söyleyeyim. Ama hepsinin bir bakıcı abisi var, güvenli olabildiğince.  Zaten insanlarla iletişim kurmak istemeyenlerin yanına yaklaştırmıyorlar.

Akşam da burada ışık festivali varmış. Bir budist bayramı. Bu adamların bayramları da çok güzel yahu. İlk önce dualar meditasyonlar falan oldu. Ben de katıldım, uyuyordum az kalsın. Sonra herkes ayinin yapıldığı yerin etrafında  mumlar ve tütsülerle döndü 3 kere. Bu anı da beynime kazıdım. İçimde tuhaf bir heyecan oldu izlerken. Mumlarla aydınlatılmış suratlar akıp gidiyor önünüzden, ama yavaş ve huzurlu bir şekilde.  Ve insanın kalbinde bir yerlere dokunan bir dua okunuyor... Sonra da tapınağın bahçesinde yakabildikleri kadar mum yaktılar bizim rahipler. O kadar çok oldu ki, turuncu kıyafetleriyle mumların arasında gezinirken sanki sevecen, yumuşak bir ateşin içinde yürüyor gibi gözükmeye başladılar. Ardından da bahçeye çöküp törene devam ettiler. Ben bu arada fotoğraf çekmeye uğraşıyordum, sonra vazgeçtim. Turistler arası foto yarışı olayın tüm güzelliğini bozuyordu...


Derken gözyüzünde ışıklar belirmeye başladı. Baktım yan tapınaktan dilek balonları bırakılıyor. Ateşle havalanıyorlar. Hani şu bizim düğünlerde de oluyor bazı bazı. Ben de oraya doğru ilerledim. Tam bir panayır alanı. Havaya devamlı yeni bir dilek balonu uçuyor. Bir tanesi yalpaladı bayağı. Bir de bilmem kaç yıllık tapınağın üstünden geçip gidiyorlar. Biraz tehlikeli gözüktü gözüme. Çok kalabalık ve insanlar havaya ateş topları atıyorlar... İşte ben tam bu düşünceler içerisindeyken balonun bir tanesi tapınağın tepesine takılıp yanmaya başladı. Çok kötü karma oldu valla o balanu yollayanlar için. Sonra da yanan parçalardan biri insanların üstüne doğru düşmeye başladı. Çığlık ve panik anı yaşadık. Neyse ki tapınağın başka bir ucuna takılıp orada uzun uzun yandı.

Ya keşke baksaydım kimi şu balonu yollayanlar. Kendileriyle aynı ulaşım aracında olmamaya dikkat etmeliyim.




Saturday, March 3, 2012

Kamboçya'dan Tayland'a ve Bangkok 2

Bu otobüs anılarım bir yerden sonra sıkmaya başlayacak ama yine de anlatmadan geçemeyeceğim. İlk önce bir gün geriye dönüp bilet alırken kadınla yaptığım konuşmayı aktarmak istiyorum

-Ben Bangkok'a gideceğim. Oraya kadar bilet satıyor musunuz yoksa sınıra kadar mı almalıyım?
-Satıyoruz
-Tayland'a gelince minibüs mü yoksa otobüs mü yine?
-Otobüs tabii ki
-Emin misiniz?
-Evet evet otobüs firmasından kesiliyor biletiniz, merak etmeyin
-Hıı iyi o zaman

Evet böyle bir muhabbetimiz olmuştu. Biraz da ekstra kazıklandım kaldığım otelden aldığım için. 1 günde bütün turistik aktiviteleri bitirmek istediğimden, şehirde ajans ajans dolanmaya üşendim. Neyse...

Gittim sabahın bir köründe otobüse. En önden yer vermişler. Nasıl bir soğuk size anlatamam. Hayatımda bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. Her zamanki gibi klimaların kısılması gibi bir durum da söz konusu değil. Otobüsteki tek yabancı benim. Bu molalar falan komik oluyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Birden paldır küldür herkes inip yemeğe ve tuvalete koşuyor. 90 dakikada bir de duruyor adam, neden bu kadar koşuşturuyorlar anlamak mümkün değil. Bu Kamboçyalıların yemekle ilişkileri çok acayip zaten. Belki zamanında çok yokluk çektikleri için... Bilmiyorum. Ama bizden beterler, yanlarında devamlı dünya kadar yemek taşıyor, her durdukları yerde de malı götürüyorlar.  Sonra da haliyle tuvalete koşmaları gerekiyor...

Battambang'da İsviçreli bir kız bindi.  Biraz rahatladım nitekim sınır kısmında beni neler beklediğini kestiremiyordum. Gerçi kız çok kaybolmuş gözlerle etrafına bakıyordu, benim ona ablalık etmem gerekti. Ve nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde her şey tıkır tıkır yürüdü. Otobüsten inip salak salak etrafa bakarken bir adam yanımıza geldi. "Sizinle geleceğim ben, rahat olun" dedi. Sonra ortadan kayboldu. Biz sınırı geçtik, yürürken  başka bir adam geldi, "Şurada durun bekleyin beni" dedi. Yani o kalabalığın içinde birileri gelip sizi buluyor ve yönlendiriyor.

Birkaç turistle bizi minicik bir minibüse tıkıştırdılar tabii ki. İlk başta duruma güldüm ama binince komik gelmedi. Kıpırdamıyorum oturduğum yerde. Kafam neredeyse tavana değiyor.  Ön sıra tamamen valizlerle falan dolu, birden nefesim kesilir gibi oldu. Sonra müziğimi koydum, gözlerimi kapadım, Leonard Cohen sağolsun, sakinleştim. Bu arada binmeden önce yolculardan biri "Ben kesin kusarım bununla gidersek" demişti. Kusmadı, yanındaki kustu. Zaten nefes alamıyoruz. Felaket yani. Şöförü de durması için zor ikna ettik. Hep beraber çocukla ilgilenmeye başladık. Bu durum bizi kaynaştırdı. Yolun devamı sohbetle daha iyi geçti. Adamlardan biri Bangkok'ta yaşıyormuş, ona milyonlarca soru sorduk. O da sabırla yanıtladı. Şoför manyak gibi gidiyor bu arada. Bizim adam "Yok bu iyi kullanıyor, Tayland trafik kazası ölümlerinde bir numara" demez mi? Neden böyle bir bilgi verdi anlamadım, sıkı sıkı tutundum. Bir de kadın vardı, yürüyemiyor ama geziyor. Otelde ayarlamamış, "3 yıldızlı asansörlü bir yer" bulma hevesinde merdiven çıkamadığı için. İyi cesaret.. Neyse birileri yardım etti ona da. Sonuç olarak benim yolculuk 14 saatten fazla sürdü.

Bangkok'ta yine sırt çantalılar diyarına yerleştim ancak bu sefer şehrin diğer kısımlarını da görmek için kendimi motive ettim. Gökdelenler diyarı... Skytrain diye yukarıdan giden bir metroları var. Onunla giderken binalar falan güzel gözüküyor da, yollarda yürüyünce kalabalık ve binalar biraz insanın üstüne üstüne geliyor. Akşam Siam meydanı hoşuma gitti ama. Birkaç kere kayboldum, çokça "Adamlar yapmışlar" dedim. Sonra o modernliğin içinde sokak pazarları, yemekleri falan komik geldi. Yani bir yere kadar oluyor bazı şeyler...

Seyahate çıkalı 1 ay olmuş. (Şubat'ın kısalığı konusuna girmeye gerek yok) Çok çabuk geçti ama bir yandan da İstanbul'daki hayatım o kadar uzak ki... Sanki evren değiştirmişim gibi geliyor. Tuhaf bir duygu. İki Duygu varmış, biri normal hayatını yaşamış, biri hep gezmiş, şimdi ikisi bir olmuşlar gibi. Yok şizofrene bağlamadım henüz, merak etmeyin.

Bu arada az kalsın unutuyordum. Banyo çantamdan Phnom Penh'deki odamın klima kumandası çıktı. Normalde üzülürdüm ama iyi oldu, kazıklamasalardı beni. Karma...




Thursday, March 1, 2012

Phnom Penh - Tezatlar şehri

Dün akşam sevimli bir tuk-tuk şöförüyle anlaşmıştım sabah gelip beni "Killing Fields"e götürmesi için. Kızıl Kmerler döneminde toplu ölümlerin gerçekleştirildiği alanlardan biri. Artık soykırım müzesi olarak işlev görüyor. Neyse o gelmeden ben kahvaltı yapayım diye sokaklara çıktım. Derken 2 zibidi peşime takıldı, deli gibi sarhoşlar, plastik torbalara doldurmuşlar etil alkolü. Burada her şey küçük plastik torbada tüketiliyor zaten, köriden şekerli suya... Evet pek çevre bilinçleri yok hoş karşılarsınız ki. Neyse, pek kimseye bulaşmamak gerekiyor. Baktım giderek rahatsızlık vermeye başladılar, arkama dönüp çok pis bir bakış attım, sonra da bağırdım. Gündüz gündüz ne yapacaklar zaten, döndüler gittiler. Tırstım ama. Kalbim küt küt çarptı. Dünyanın en güvenli yeri de değil sonuçta. Ben de kahvaltı sevdamdan vazgeçip otelden 2 dolara kek aldım. Buranın standartlarına göre çok pahalı.

Neyse geldi tuk-tuk, düştük yollara. Derken bir "Hi" sesi duydum. Benim dün otobüsteki sevimsiz çocuk motoruyla yanımda gidiyor. Daha bir konuşkandı. Polise 1 dolar rüşvet vermiş yola düşer düşmez. Neyse muhabbet ede ede gittik. Çok gülüyorum bu tuk-tuk konuşmalarına. Geçenlerde de Alman bir adam bisikletiyle benim tuk-tuka tutunmuş, öyle gitmişti. Onun da soyunu sopunu öğrenmiştim. Bu arada ne cesaret motor kiralamak bu şehirde. Daha önce de yazdığım gibi ben karşıdan karşıya geçemiyorum...

Buraya gelirseniz Killing Fields'a gidin. İnsanın nasıl cani bir yaratık olabildiğine şahit olun. Doğrusu Fransa'da bolca olan Nazi dönemine ait müzelerin iyi mi kötü mü olduğuna dair hep kararsız kaldım. Tarih hatırlanmalı ama fazla duygu sömürüsü yapmadan, geçmişte olanlar yüzünden bugün bir milletin vatandaşlarını suçlamadan... Ama buradaki durum farklı. Manyaklar topluluğu kendi vatandaşlarını katletmiş çünkü. 
Müzeye gidince size kulaklık veriyorlar. Aslında neredeyse boş bir alanda yürüyorsunuz. Çünkü birçok binayı hemen yıkmışlar tabii. Devamlı topladıkları halde hala yüzeye kemikler, dişler ve kıyafetler çıkıyor. Özellikle yağmurdan sonra artıyormuş. Topluyorlar, ancak belli aralıklarla. Kuru mevsimde olmamıza rağmen sık sık karşılaştım bunlarla. Toplu mezarların birinden sadece kadınlar ve çocuklar, birinden de başsız Kızıl Kmer Ordusu askerleri çıkmış. İşte böyle içiniz acıya acıya ve inanamayarak dolanıyorsunuz. Çoğu asker de hayatta kalabilmek için devam etmiş bu işe. İnsan gerçekten çok acayip bir yaratık.



Ortada bir anıt vat, içinde camdan 17 kat ve bulunan kemikler. İçine girdiğinizde sizi kafatasları karşılıyor. Öylesine bakıp geçmek mümkün değil. Herkes 1-2 gözyaşı döküyor mezarların üstüne.  En acısı da, hala ulaşılamayan toplu mezarların olduğu tahmin ediliyor ormanın içlerinde... Çevreleri de büyük ihtimalle mayınlarla dolu.

Sarsılmış bir halde oradan çıkıp Tuong Sleng müzesine gittim. Bir okulmuş aslında ama Kızım Kmerler için okul gereksiz hatta zararlı bir şey. Dolayısıyla hapishane ve işkence yeri olarak kullanmaya karar vermişler. Burası da çok etkileyici bir yerdi ama müze olarak çok zayıf. Siz gidene kadar daha bilgilendirici olur belki. Adamlar tüm mahkumları ve ölümleri belgelemişler fotoğraflarla... Bir sürü surat size bakıyor koridorlarda. Odaları, işkence aletlerini falan görüyorsunuz. Burada mahkum edilenlerden sadece 7 kişi sağ çıkabilmiş...



Bu iki müze üst üste biraz fazla geldi bana. Nehir kıyısında bir yerde yayıla yayıla öğle yemeği yiyip kendime gelmeye çalıştım. Sonra da Royal Palace'ı, yani sarayı gezdim. Çok sakin, çok güzeldi. Pahalı bence çok da, değer. Bahçesi falan insanın içini açıyor. Bir yığın keşiş vardı yine. Bu adamları bu kadar sevmem beni endişelendirmeye başladı. Bu arada tapınağa dalgınlıkla ayakkabımla girmişim. Bir kıyamet koptu ki, adam öldürdüm sanırsınız. Ben anlamadım tabii, dondum kaldım ilk. Neyse sonra da çok utandım. Hep çekine çekine dolandım.

Gelelim günün en keyifli zamanına... Güneşin sarayın arkasından batışını bir yığın keşişle izleyip nehir kenarında yürüyüş yapmak. Huzur doldum.



Bu keşişler de az değiller bu arada, pembe cep telefonları, "karılar kızlar" falan... Neyse görmemezlikten geldik.Yalnız anlamadığım bir şekilde, bir anda etraf aerobik yapan kadınlarla doldu. Bütün yürüyen kadınlar sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi hoplayıp zıplamaya başladılar. Turistler de ağızları açık fotoğraf çekmeye... Komikti... Sonra da pazarın içinden yürüdüm, hareketliliği sevdim. Midem hafiften kötü gibi olduğu ve yarın çok uzun bir yolculuk yapacağım için garip şeyler yiyemedim ama... Neyse Tayland'da da böcekçi vardı, yarın akşam takılırım biraz. Sonuçta mutluyum buraya geldiğime. Tezatlarla dolu manyak bir şehir. Belki de yolculuğun sonunda en çok etkilendiğim yer olacak, kim bilir?

Evet sabah 5:30 gibi yine ayaklanacak ve Bangkok'a doğru yola çıkacağım. İçimde ülkeme dönüyormuşum gibi saçma bir his var...