Tuesday, February 7, 2012

Mumbai


Belçika’da çalışırken Hintli bir çiftle arkadaş olmuştum; Indranil ve Tulsi. Indranil’le aynı ofiste muhabbet etmediğimiz zamanlarda çalışıyorduk. Muhteşem yemekler yapıyorlardı bize karı koca. Bu yolculuğu planlarken de Indranil’le konuşmuştum. Mumbai’de universiteden arkadaşı olduğunu ve onların evinde kalabileceğimi söylemişti. “Ben sabahın köründe iniyorum, daha geç geleyim” dediysem de, “biz erkenciyiz, sen gel” dediler bana.  Neyse sabahın 6’sında ön ödemeli bir taksiye doğru yollandım. Yanımda 5 kişi, hepsi yapmadıkları bir takım servisler için para istiyorlar. Taksi şöförü de adresi anlayamadı bir türlü, bayağı bir turladık. Kendisi ya salaktı, ya da salağa yattı “Çok zorlandım bahşiş vermezsen gitmem” demek için. Nitekim telefonla adres sorduğumuzda hiç kendisi konuşmadı, hep arabayı durdurup başkalarına verdi telefonu, sonra da anladım diyip, 10 metre sonra başka yere sordu.  Neyse bulduk evi de bi şekil. Ufak ama inanılmaz huzurlu bir daire. Önünde derme çatma kulubeler var, balıkçı köyü diye tarif ettiler. Aslında önümüzde “slum” denilen ufak bir gecekondu bölgesi var. Çok alçakta kalıyor ama. Bizim önümüz deniz. Evde bir sürü müzik enstrümanı ve tropikal bitkiler var. Sıcacık bir yer. Hava da sıcak zaten. İstanbul’daki 0 dereceden 30 dereceye geçiş yaptık ama serin bir rüzgar esiyor denizden. Dolayısıyla tam bir mutluluk havası aslında. Bana tipik bir Güney Hindistan kahvaltısı yedirdiler. Bisküvi görünümünde sıkıştırılmış haşlanmış pirinç, hindistancevizi sütlü ve acı sebzeli  çorbamsılar. Evet çok kötü tarif ettim. Baharat patlaması oluyor ağızda. Sevdim ama biraz acı geldi.  Çok yorgun hissediyordum bütün gün yattım kalktım, denizin uzaktan keyfini çıkardım. Arkadaşlarını çağırdılar eve. Pazara gidip et aldık. Etleri asmışlar boy  boy, buzdolabı falan yok tabii. Cesaret edip alamam asla. Ama yedim çok da güzeldi. Tavukları canlı canlı seçiyorsun, oracıkta kesiyorlar. Tavuk almadık neyse ki.  Evin beyi muhteşem yemekler yaptı. Çok iyi beslediler beni. Çok tatlı bir çift zaten. İlk saniyede evde hissettim. Diyorum beni evlat edinin ama gülüp geçiştiriyorlar. İkisi de film endüstrisindeler. Bir Bolywood filminde oynamak nasip olmadı, ona yaniyorum...
Neyse arkadaşları geldi. Yedik, içtik. Hindistan’da yemek sağ elle yeniliyor. Ben de elimle yedim. Çok hoşuma gidiyor bu iş. Böyle soslu yemeği ilk defa Nepal’de elimle yemiş, daha önce yapmamama anlam verememiştim. Öğrenilen toplum kurallarına karşı gelmenin ilginç bir hazzı var. Superego’ya karşı savaş... Amerikalı bir adam vardı, o da eliyle girişti. Takdir ettim. Benim elim yüzüm yemek oldu tabii. Sonra Hint sigarası ikram ettiler. Ben tütün ürünlerine karşıyım (Sigara sağlığa zararlı) ama misafir olarak reddetmek olmaz diye 1-2 nefes aldım. Sonra da divanda sızdım.
Ertesi güne daha hareketli başladım. Uyandığımda ilk önce bir sivri sinek, sonra da kolumda bir ısırık gördüm. Bakalım neler olacak dedim. Kahvaltı ederken, “Hmm şey sıtma riski ne durumda burada?” diye sordum. “Seni sinek mi soktu? Oh God!” diye bir cevap aldım. Hafiften tırstım. Ben bekliyorum ki “Bir şey olmaz ya, sallama” desin. Neyse musonlardan sonra oluyormuş sıtma daha çok. “Bir şey olmaz sallama” dedi yani sonunda, ama inanayım mı bilemedim. Her tarafımı spreyledim Off’la.
Merak etmeyin devamlı evde pineklemedim.  Kendimi sokaklara attım sonrasında. Elephanta Island diye bir adası var Mumbai’nin. Orada mağara içinde 3 başlı Shiva var dediler, gidelim dedik. Aldım sırt çantamı gittim Gateway of India’ya, tekneye binmek üzere. Pazar olduğu için inanılmaz kalabalıktı. Çoluk çocuk yerli turist kaynıyor. Neyse bindik gittik. Giderken 1-2 fotoğraf çektim. Yanımdaki amca heyacanlandı, bana devamlı şunu da çek bunu da çek gibi önerilerde bulundu. Ben de ayıp olmasın diye bir yığın saçma fotoğraf çektim. Nasıl bir nem ve sıcak bu arada. Foşur foşur terliyorum. Bir yığında tırmandık mağaraya. Maymunlar  yeni yavrulamışlar, bir sürü yavru etrafta. Ama korktum çok yaklaşmadım.  Etkileyici bir tapınak gerçekten. Bu arada Hindistan’da tek başına kadın turist olmakla ilgili söylenen her şey doğruymuş. Beni rahatsız etmezler, onlar çıtır kızlara bakarlar diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Gerçi Türk erkekleri de turist kadınlara böyle davranıyor olabilirler. Bir kere hem kadın hem erkek gözünü dikip bakıyor. Birkaç adamın fotoğrafımı çektiğinden şüphelendim ama sonra ne saçma şey deyip üstünde durmadım. Derken tapınağın bir kenarında oturuyorum, bir adam yanıma geldi, durdu poz veriyor bayağa. Sanki beni oymuşlar mağarada. “Noluyoruz” derken arkamı döndüm, 5 tane daha herif de benim arkamda poz veriyor. Neyse kalktım hemen. Birçok facebook sayfasında yeni arkadaşlarımla fotoğraflarımı görebilirsiniz. İyi ki sarışın veya böyle güzel bir hatun değilim harbi. Günün ilerleyen saatlerinde de buna benzer olaylar oldu. Direkt evlilik teklif ediyorlar ama, çok namuslular. Neyse gülüp geçmek gerekiyor.  İnsan takarsa ciddi rahatsız olabilir.
Adadaki turu tamamlayınca tekrar teknemsi olaya bindim, yine sızmışım. Devamlı uyku durumundayım burada. Sonra da şehir merkezi denen alanda dolandım. İlk defa Hindistan’a geliyorum. Daha önce “civardan” olarak kabul ettiğim Nepal’e gitmiştim. Katmandu benzeri bir yer bekliyordum. Arka sokaklara gidince Katmandu’laşabiliyor ucundan.  Ancak burası bayağı büyük bulvarlı, koloni mimarili, bir yığın lüks arabının cirit attığı bir şehir ki, ben zengin kısımlarına hiç gitmedim.  Ayrıca Nepal sokaklarındaki gibi her adımda değişen koku ve inekler de yok (var da az sayıda). Oradaki büyüyü bulamadım. Ama daha yaşanır bir yer. Tropik iklim olduğu için her bulduğu aralıktan yeşil fışkırmış zaten. Çok büyük boş parkımsı alanlar var, insanlar daha çok kriket oynuyorlar veya piknik yapıyorlar. Biz de İstanbul’da 2 metre alan bulamıyoruz, neyse...
Şehir merkezi (en azından bir kısmı) sanat kokuyor resmen. Müzelerin yanı sıra açık alan sergiler, kitapçılar, galerilerle dolu etraf. Yalnız düşünün ki Paris’in sanat ruhunu Mahmutpaşa’ya taşımışınız, öyle bir görüntü var. Etraf işportacılarla çevrili. Sokaktan şeker kamışı suyu almamak için zor tuttum kendimi bu arada...
Çok sıkı güvenlik önlemi var sıkça patlayan bombalarından dolayı. Biz yine alışkınız aranmaya da, Avrupalısı, Amerikalısı nasıl tepki veriyor acaba. Açık alanlara girerken bile aranıp aranıp duruyorsunuz. Kıyafetleri de çok sıkıcı, insanın içini daraltıyorlar... Diğer herkes o kadar renkli ki! Bir de kız çocukları garip geldi.  Hepsinin saçları erkek kesimli. Etek giymediklerinde benim gibi “acaba burada erkek çocuklar da mı küpe takıyorlar” şeklinde saf düşüncelere kapılmazsanız, Hintliler kız çocuk doğuramıyorlar sanırsınız.
Böyle böyle geçirdim işte günü.  Bir ara kayboldum ama kaybolduğumu fark etmediğim için de yakışıklı bir sırt çantalıyı gitmesi gereken yönün tam tersine yolladım. Umarım başka bir yerlerde karşılaşmayız. İnsan da kafa bırakmıyor ki kornalar. Boş yolda bile, her saniye en az bir dat, bazen çok ama çok dat. (Eveet beyinsizliğim için de birilerini suçladım)
Eve dönmeden de hayatım da gördüğüm en güzel güneş batışını gördüm Mumbai sahilinden. Fotoğrafını çekemedim maalesef, ona biraz üzüldüm. Daha da güzelleri beni bekliyordur umarım.  Belki Goa’da... Nitekim su an oradayim... Bir sonraki konu Hindistan’da gece otobus seyahati ve Goa olacak zaten :)

3 comments:

  1. Ahhh Duygu,
    Şimdi kararsız İstanbul havasına teslim olmuş odamın dört duvarı arasında, ekrana yapışıp yazdıklarını imrenerek okumak yerine, sırt çantandan sallanan ayıcıklı anahtarlık (varsa tabi öyle bir şey) olmayı nasıl isterdim. Gezini keyifle takip ediyor, fotoğraflarını heyecanla bekliyorum.
    Sevgiler...
    Neslihan

    ReplyDelete
    Replies
    1. :) Yok maalesef bir ayicik. Turk olusumdan kaynakli nazar boncugu sarkiyor...

      Delete
  2. Duygu süpersiiiiiiiiiiiiiin :)

    Gönenç

    PS: Çantandan sarkan ayıcıklı anahtar olmak iyi fikirmiş ;)

    ReplyDelete