Monday, February 20, 2012

Haydarabad

"Haydarabad'a gidelim mi Duygu?" diye sorarsanız, vaktinize ve beklentilerinize göre değişir derim. Bir yığın tarihi eseri var evet, ama Hindistan'da nereye adım atsanız durum buyken dağı taşı için gidilecek yer değil bence. Çok fazla İslami yapı var yalnız, gördüklerim bir taraftan tanıdık, bir taraftan da çok farklı geldi. Bu bakımdan ilginç buldum. Bir yığın Müslüman yaşıyor, sokaklarda çarşaflı insanlar görüyorsunuz bolca. Eh ne de olsa Kutbşahlar kurmuşlar hanedanı, "Türk soylu Hintlileşmiş hanedan" diyor Vikipedia. Yalansa günahı boynuna. Ben de türbelerini ziyaret ettim, sizin dualarınızı da ilettim. Üşendiğim için hayat hikayelerini okumadım ama etkileyici yapılardı. Girişlerinde "Doğdu, Hükümdar oldu, Öldü" şeklinde açıklamalar vardı, biraz kısa ve üzücü buldum. Hicri Takvim'e göre seneleri yazdıkları için ondan da bir şey anlamadım. Indranil beni ayıpladı. Neyse başından beri şehirde bir Müslümanlık var yani. Bizi de seviyor gibiler. Pasaportumu görünce hep gülümsediler. Burada konuşulan dillerden Urduca da Türkçe'yle akraba olur. İnsana İç Anadolu'dan bir şehre gitmiş duygusu veriyor çok çok hafiften. Kuru hava da bana böyle hissettirmiş olabilir... Ama hala Hindistan, yanlış anlamayın. 
Buranın en güzel yanı, batılı dostlarımızın iş harici pek uğramıyorlar olmaları.  Goa'nın suyuna kayasına aşık olmama rağmen her şeyin turistlere yönelik olmasını can sıkıcı bulmuştum. Gerçek Hindistan bir yerlere gömülü kalmış gibiydi. Haydarabad o açıdan bir cennet. Günlük hayatı gözlemleyebilir, istediğiniz gibi dahil olabilirsiniz. Bu arada türbesiydi, sarayıydı, çarşısıydı, kalesiydi en az 2-3 gün turistik faaliyette de bulunabilirsiniz hiç sıkılmadan. Bir de göl gezintisi yaparsınız mis gibi. Bileğimden ötürü bu saydığım faaliyetlerin sadece bir kısmını gerçekleştirebildim gerçi ama arabayla geçerken gördüğüm kadarıyla "Vay anasına" dedim birçok kez.
Bunlar size önerilerim, bana gelince, ben inanılmaz iyi vakit geçirdim Haydarabad'da. Çünkü evinde konakladığım Indranil inanılmaz bir insan. Sanırım 10 yazı falan Hindistan'daki misafirperverlik konusuna değinebilirim. Bir elim yağda, bir elim baldaydı tam anlamıyla. Ona da dedim "One hand in butter, one hand in honey durumuna soktun beni" diye. "Gezinin geri kalanında bitli turist olabilirsin ama Haydarabad'dan aklında lüks ve sefanın kalmasını sağlayacağım" dedi. Yani buna benzer bir şey işte. Senelerdir Amerika'da yaşamış, daha yeni gelmiş birinden biraz daha umursamaz olmasını beklerdim şahsen, çünkü ben Avrupa dönüşü öyle olmuştum. Ama tabii ben bir Indranil değilim hiçbir şekilde. Devamlı mutfaktan gelen muhteşem kokular, "Duygu sen otur ayağını uzat, buz koy, ben ne istersen getiririm" türü ikramlar, yarım günlük şöförle geziler, göl kenarında Haydarabad'ın en güzel lokantasında yemek ve çok zevkli bir sohbet... İnsan başka ne ister? Ben böyle iyice bir şımardım. Üzerimde sıfır sorumluluk... Öyle çok bir mesut oldum. Haydanabad'dan ayrılınca da hafif bir boşlukta hissetme durumu yaşadım zaten yalnızlıkla karışık. Birden kendi işimi kendim yapmak zorunda kaldım tabii. Bangkok'un karmaşında geçti hızlıca bu durum da. 
Neyse lafı çok karıştırmayalım. Hindistan'da arkadaşım Başak'ın bir lafını andım sık sık. Kendisi uzun süredir yaşadığı New York'tan İstanbul'a taşınmaya karar vermesinin nedenlerini saymıştı bize. İlk 3'te hiçbirimiz yoktuk ama her gün evlerine gelen Nezahat Abla'sı vardı. (Doğru yazdım mı Başak ismini?) İş gücü ucuz olan ülkelerde bazı konforları çok rahat elde edebiliyorsunuz. Hindistan bu konuda bizden de iyi, veya köyü (insanlık namına kötü). Orta sınıftan başlayarak herkes istese ahçı, ütücü, temizlikçi, zaman zaman şöför falan tutabilir. Haydarabad'da normal taksi yok zaten. Şöförlü araç var, veya korsan taksi diyebiliriz. Değilse rikşalara binmeniz gerekiyor. Haydarabad'ın trafiğinde daha bir eğlenceli geldi rikşalar, heyecandan heyecan beğeniyor insan. Ama tabii abartıyorum, herkes çok yavaş gidiyor. Gecenin bir köründe Taksim'den sarı dolmuşlara binip sahilden Bostancı yapmanın yanında sıfır kalır. 
Sebze/meyve olayı ilginç geldi bir de. Çoğu tanıdığım sebzeler aslında, ama ya benim bildiğimden çok küçük, ya da çok büyük. İşaret parmağım kadar patlıcanlar vardı, sonra kolum kadar bamyalar (Tamam biraz abartmış olabilir ikincisini) Daha önce görmediğim bir sebze yedim, dikenli kabak gibi. Evet bu yazıyı yazmadan adını soraydım iyiydi ama böyle aklınızda kalsın. Acı bir tadı var, benim hoşuma gitti. Bu arada acı yeme konusunda çok iyi gidiyorum. Bir de elimle yeme dersleri aldım. Pek beceremedim sanırım, 2. gün "Bu yemek çok sulu, kaşıkla ye" dedi kibarca Indranil. Boynumu büktüm. Sonra devam ettim ama, yılmadım. Unutuyordum az kalsın,  acı salatalık nasıl tatlı hale getirilir onu da öğrendim. Ama söylemem. Ancak şov yaparım yeri geldiğinde. 
Bu arada Haydarabad'ın Laad Bazaar diye bir çarşısı var, ışıltıdan başı dönüyor insanın.O bilezikler, düğün kıyafetleri, kuyumcular... Çok acayip...
Bir de çocuklar arasında popülerlik kazandım. Indranil'in alt komşunun kızı veya oğlu (biliyorsunuz bu konuda iyi değilim) kucağıma gelmek istedi. Aldım ben de. Abucici abucici diye ses bile çıkaramamıştım ki, geçirdi bir tane suratıma. Ben hala gülüp "ne tatlı şeysin sen" demeye devam ettim ayıp olmasın diye.Sonra Chowmahalla sarayına gittik. Kalabalığın içinde huzurlu bir cennet. Bir yığın çocuk vardı, okul gezisiydi sanırım. Hepsi "Beni çok, beni çek" falan diye zıplayıp hoplamaya başladı. Ben böyle 100 tane falan saçma salak fotoğraf çekmişim. Sanki onlara verecekmişim gibi. Neyse öyle kaptırmışım ki kendimi, Indranil kolumdan çekip beni sürüklemese herhalde saray kapanıncaya kadar falan zıplayan önlüklü çocuk fotosu çekecektim. 
Son akşamımda Indranil'in üniversiteden iki arkadaşı geldi. Hoca hepsi bu arada öğrenci değiller. Ve konuşmalarından kültür akıyor gerçekten. Ama çok eğlenceli bir şekilde. Mevlana ne kadar çok tanınıp seviliyor bu memlekette bu arada... Neyse bira içtik, şarkılar türküler söylediler. Arada sözleri çevirdiler de benim için. Bazılarını çok etkileyici buldum ama kuş hafızalı olduğum için unuttum tabii. Indranil "Üsküdar'a gider iken"in Hint dillerinden birisindeki versiyonunu söyledi. Amerika'dayken çok yakın olduğu Türk arkadaşları varmış, pek çok şey biliyor bizim memleket hakkında. Türk arkadaşlarını da kıskandım zaten benden daha çok sevdiği için. "Sen de bir parça şey söyle" dediler, söylemedim, merak etmeyin. Daha yağmura çok var. Hindistan'da insanlar yemekle beraber içki içmedikleri, ve yiyince de evlerine gittikleri için gece yarısı gibi yedik yemeği. Kafalar biraz güzel oldu haliyle. En son ben bileğimi düşünce gücümle iyileştirmeye çalışıyordum, Indranil'de 50 sene içinde robotların dünyaya eşitlik getireceğinden falan bahsediyordu. Neyse arkadaşlarından biri bizi ertesi sabah kahvaltıya çağırdı, Indranil "Erken olmasın, Duygu kalkamaz" dedi. Erkenden kalktım yol heyacanıyla. Halbuki ondan sonraki 36 saat boyunca sadece 2 saat uyuyabilecektim. Hazırlandım falan, aşağı bir indim ki, normalde sabahın 6'sında kalkan Indranil, 10 olmuş, hala derin bir uykuda. Bu durumu da başına kaktım onca iyiliğinden sonra. Neyse kendisi de müstehzi bir insan. Gittik kahvaltıya, oradan da düştüm Bangkok uçağıma yetişmek üzere Mumbai yollarına. Böylece bitti Haydarabad macerası... 
Indranil'in şu anda ABD'de olan eşi Tulsi'yle beraber Istanbul'a taşınmasını istiyorum acilen. Herhalde bir insanın sahip olabileceği en iyi komşu olurlar... Neredeyse unutuyordum, köpekleri ve Indranil'in evini mesken edinmiş kertenkelesi Ricky 2'de gelmeli... 





No comments:

Post a Comment