Sunday, February 12, 2012

Goa’da mahsur kalmak...


“Goa’dan çıkamıyorum” derken böyle olacağını düşünmemiştim doğrusu...Cuma günü için Hampi’ye tren bileti baktım, ancak Pazar’a yer bulabildim. Ben de biraz başka plajlarda vakit geçiririm diye düşünerek pek takmadım. Pılımı pırtımı toplayıp Lonely Planet’e göre buraların en güzel sahili olan Palolem’e doğru halk otobüsüyle yola çıktım. Otobüste tek yabancı benim, en arkada oturuyorum, muhteşem bir yeşilliğin içinden hoplaya zıplaya gidiyoruz, sonuna kadar da Bolywood müzikleri açık... Rüzgar ve kokular çarpıyor suratıma. Nasıl mutluyum anlatamam... İyi ki 800 rupi verip taksiye binmemiş, 30 rupi verip bir de bunu yaşamışım diye düşünüyorum... Neyse işte indirdiler beni bir yerde, “Buradan sal kendini aşağı” dediler. Ben de saldım. Sonuna doğru yoruldum, ilk gördüğüm yere yerleştim. Çok kötü etmişim. Oda resmen çürümüştü. Halbuki 50 metre daha yürüsem 2 dolar fazlaya cennet gibi odalar varmış. Neyse üşengeçliğimden oteli değiştirmedim de... Bana ders oldu.

Palolem muhteşem bir yer gerçekten. Bu kadar turistik olmadan önce tam bir cennetti büyük ihtimalle. İki tarafında kayalıklar olan bir koy, yine her tarafı palmiyelerle çevrili tabii ki. Ben yine plaj fotoğrafçılığı misyonuma başlamıştım ki Avusturyalı bir adamla tanıştım bir ineği fotoğraflarken. Aslında Goa’da çok Hristiyan olduğu için inek eti yeniyor ama yine de özeller hayvanlar. Yemek yerken bir bakıyorsunuz arkanızda bir inek,  lokantanın ortasında öyle kuyruk sallıyor...

Bir insan peşinden bir ordu getirebiliyor. 2 Fransız, 2 Avusturyalı ve bir Alman’la vakit geçirmeye başladım birden. Sırt çantalılar çok rahat, çok arkadaş canlısı, çok hoş sohbetler. Kimse üstüne alınmasın tabii de İstanbul’daki kapalı, yeniliklere ve yeni insanlara açık olmayan zihniyetten sıkılmışım. Rahatladım. Hindistan’la ilgili aksilikler hep gülerek anlatılıyor, bu ülkeyi özel kılan o kaos çünkü. O karışıklığı, renkleri ve aslında sizi devamlı kazıklamaya çalışsalar da içten insanlarla dolu sokaklarıyla apayrı bir dünya.  Ve pisliğin ve fakirliğin içinde inanılmaz tapınaklar, saraylar, binalar var... Düzensizliğin içindeki düzen... Gerçi  Hindistan’da doğmadıktan sonra Hindistan’ın sırrını çözmek imkansız gibi. Bir yığın din, bir yığın Tanrı, bir yığın gelenek... En az 6 ay geçirmek gerekir herhalde ufak bir fikir edinebilmek için...

Bu arada 1 aylık seyahatte olanlara dünya turundayım demek pek bir havalı oluyormuş, iyice bir şımardım zaten. Fransız kızlar çok az kaldılar, onlarla Hampi’de buluşmak üzere sözleştik, sonra da kraliçe arılığımı ilan ettim. Herkesi bir dünya turu hayali aldı. Türk olduğumu duyunca bir şaşkınlık geçirip, sonra da İstanbul’da oturduğumu öğrenince “Ah çok görmek istiyoruz” diyorlar kısa muhabbetlere girdiğim insanlar bile. Şeker dağıtır gibi email veriyorum. Turizm Bakanlığı’na sesleniyorum, bana ödenek çıkarsınlar. Neyse bu insanlar sayesinde eşyalarımı birilerine teslim edip rahat rahat denize de girebildim. Gerçi “Goa’da çok yılan var, geçen adamın birini yüzerken sokmuş çıkınca kurtaramamışlar, 5 çeşidi çok zehirliymiş ve nehrin denize boşaldığı yerlerde görülüyorlarmış” demeselerdi iyiydi . Tam da bir nehir ağzındaydık. Hafiften tırstım. Burdaki en önemli aktivite yine kayalıklara gidip güneşin batışını izlemek oldu... Yedik, içtik, bezdik... Biraz da etraftaki köylere doğru yürüyüş yaptık. Eşya taşımaktan yorulmuştum, iyice dinlenmiş oldum. Muhteşem de bir dolunay vardı. Bu gazla artık Hampi’nin altını üstüne getirmeye hazırım diye düşünmeye başladım.
Burada bir parantez açayım.  Goa’nın eğlence hayatını merak eden arkadaşlar vardı, onları da aydınlatayım. Koydan koya çok farklılık gösteriyor. Bazı koylar trans müziği eşliğinde ot içiyor, bazıları erkenden uyuyor, bazıları Rus mafyasını beslemek suretiyle para harcıyor, bazısı da barları ve alternatif partileriyle turistleri memnun etmeye çalışıyor.  Ama eskisi gibi değilmiş, artık müziği dışarıya 10’dan sonra veremiyorlarmış ve çok fazla uyuşturucu kontolü yapılıyormuş. O yüzden sakinleşmiş. Ben bilmiyorum bu kısımlarını tabii, sadece barda takıldım. Zaten bu ara yakında olacak seçimler nedeniyle alkol satışını 11’de durduruyorlarmış, 11:30 gibi bütün ışıklar sönüyor  ilginç bir şekilde. Hindistan’da hiçbir kurala uyulmazken buna uyulmasına şaşırdım. Seçimlerde Mart’ın bilmem kaçındaymış... İşte ilginç bir ülke...  Gerçi hesabı kestikten sonra da birkaç içki veriyorlar, onlar da barmenlere bahşiş kalıyor. Çoğu Nepal veya Butan’dan gelme. Suratlarından belli zaten, hafif çekli gözlü, daha bir sevimliler.  Ha bir de havayi fişeklere en az bizim kadar meraklılar burada, 20 dakikada bir fırlatıyorlar sahilden.

Hikayeme geri dönecek olursak Cumartesi günü, Pazar sabahı trene bineceğim yere doğru yola çıkıp, güneş ve kumu geride bırakmaya karar verdim. Avusturyalı çocuklardan biriyle yine muhteşem otobüslerden birine bindik. Ama kendisi 2 metre olduğu için çok komik bir vaziyette yolculuk yaptı, ben de dalga geçtim 1 saat boyunca. Aklıma da çok sevdiğim uzun boylu arkadaşım Çağrı geldi hep. Burada olsaydı ne güzel olurdu dedim.

Sonunda trene bineceğim Margao’ya ulaştım. Elimde 1-2 otel ismi vardı, oralara gittim, yer yok. Sonra belki başka yerler bulurum diye dolanmaya başladım. Ama ya ben kötü kısımlarına yürüdüm ya da çirkin bir şehir. Burası Panjim gibi değil, insanlar sokaklarda uyuyorlar, birileri devamlı para dileniyor... Öyle olunca ben de yakın bir plaja gidip sabah rikşayla gara gelmeye karar verdim. İşte bu duygu ve düşüncelerle yürürken ne olduysa oldu ve üzerime çıkmaya çalışan bir taksiden kaçmak suretiyle ayağım takılıp yavaş çekimde düştüm. Normalde dengemi sağlayabilirdim ama sırtımda 2 çanta yapamadım, yuvarladım ve bileğimi burktum fena halde. İşte o anda Hindistan’ın dilenmeyen, kazıklamayan insan yüzünü gördüm. Birden 10 kişi başıma toplandı, ayağımı kontrol ettiler, bana su aldılar, bir yere oturttular. Bir tanesi çıkıkçıyı aradı sanırım ama ulaşamadı neyse ki... Teşekkür edip acıya rağmen taksi bulabileceğim bir noktaya doğru yürümeye devam ettim. Bu arada kayboldum biraz.Ayağımın acısı arttıkça aptallaşmaya başladım. Neyse sonuç olarak Colva diye bir plaja ulaştım. Bilmiyorum moralim bozuk olduğundan mı, çok rezil bir yer gibi gözüktü gözüme. Hafta sonu olduğu için bir yığın erkek grubu akın etmiş, kalabalık... Tekrar bir taksiyle buraya ilk geldiğimde kaldığım plaja gittim. Bu sefer de saat iyice geç olduğu için kalacak yer bulmakta zorlandım. Gözümden acı ve çaresizlikle karışık birkaç yaş gelmesine de engel olamadım.  Neyse kendimi hızlı toparladım ve en sonunda çok pis olmayan bir yere yerleştim. Bir aile işletiyor, çok tatlılar. Bileğim 2 katına çıkmış... Eczaneye gidip sargı bezi temin ettim, sonra bir şeyler yiyip ufak tefek erzak  alışverişi yaptım ama her adımda ağrım artınca topallamanın da ötesine geçtim. Herkes devamlı “İyi misin?” “Otur biraz dinlen”falan diye sormaya başladı, “Gel dükkanımı gör” bitti. Yemek yediğim yerdeki garson çocuk beni motosikletiyle otele bırakmayı  teklif etti ama ben bir de motosikletten düşerim diye tırstım...  Ona da böyle dedim, gül gül bir haller oldu çocuğa, anlamadım, neyse...

Sonuç olarak Hampi bana zor gibi gözüküyor. Hala Goa’da mahsurum. Belki biraz ayaklanınca direkt Haydarabad’a uçarım ve arkadaşımın evinde kendime gelmeyi beklerim diye düşünüyorum. Bu da maceranın bir parçası ama bu kadar erken olmasaydı iyiydi... Biliyorum orada kar yağarken ben burada deniz, güneş ve yakışıklı Avrupalı turistlerden bahsedince kıskanıyorsunuz ama lütfen nazar değdirmeyin de Hindistan’dan 2 ayak üstünde ayrılabileyim...

(Bu yazıyı dün yazmıştım, bugün az biraz daha iyiyim, gölge bir yerlerde kitap okuyarak ve kuzenim Sinan’ın verdiği Japon çizgi filmserisini izleyerek geçireceğim zamanımı.)

2 comments:

  1. Gecmis olsun .. Blogunu keyifle okuyorum..

    ReplyDelete
  2. Canım, çok geçmiş olsun. Ya tabi feci kıskanıyoruz seni ama söz bundan sonra nazar değdirmicez :P
    Bugün kahvaltıda bayağı kulaklarını çınlattık valla. Mart'ta gelebileceğim inşallah, ama önce ufak bir çalışma yapmam lazım ;)

    ReplyDelete