Wednesday, February 29, 2012

Phnom Penh - Acıklı bir yazı

Sabah 8'de Phnom Penh'e gitmek üzere bindik otobüse. Herkes Kamboçyalı ben ve benim otelde kalan başka bir genç harici.  Arkadaş olmaya çalıştım biraz kendisiyle. Başaramadım. "Soğuk dallama" dedim içimden, sırtımı döndüm, uyuklamaya başladım. Otobüs klimalı, her tarafı dökülüyor ama TV'si de var. Devamlı karaoke gösteriyorlar. Komik aslında. Koltuklar rahat geldi tekne macerasından sonra. Yol da düzgün... Her şey yolunda gibiydi, derken yan sırada oturan çocuk kustu. Çok fena geçti yolculuğun devamı... Neyse unutmak istiyorum.

Vardık bir şekilde, yerleştim otelime. Yürüdüm pazar yerine, oradan da nehre doğru. Karşıdan karşıya geçmek ne zor bu şehirde. Her bir yerden bir motosiklet çıkıyor... Neyse hiçbir şeyden çok mutlu olamadım. Halbuki fena şehir değil... Ama içimde bir huzursuzluk... 

Ve huzursuzluğumun nedeninin bugün burada olan herhangi bir durumla alakası yok aslında.  Kızıl Kmerler hakkında bir kitap okuyorum. Gittiğim ülkenin en klişe kitabını alıyorum genellikle. Neyse benim kitapta da küçük bir kızın gözünden anlatılıyor o yıllar. Biraz fazla etkilendim sanırım. İçime bir hüzün, bir rahatsızlık çöktü. Sokakta gördüğüm insanların neler çektiklerini düşünmeden edemiyorum. Belli bir yaşın üstünde dilenen insanlar içimi eziyor. Bu şehir nasıl çok sevilir anlayamıyorum o yüzden. Kan ve göz yaşı doluymuş gibi geliyor. "Deli bu kız galiba" diyenleri duyar gibiyim.

Bir de Tayland'da da gördüğüm beyaz adam-buralı kadın çiftlerinin sayıca fazlalığı rahatsız ediyor beni. Yani gerçekten birbirini seven çiftlere haksızlık ediyorum büyük ihtimalle de, neyse siz anladınız herhalde ne demek istediğimi.

Yarın kendime işkence etmek üzere Kızım Kmerler müzelerini gezip, garip şeyler yiyeceğim kısmetse. Bu acıklı yazımı da daha önce söylemeyi unuttuğum komik bir anıyla bitireyim. Angkor Wat'ta geziyoruz rehberle. Bazı yerlerde inanılmaz sayıda yarasa var. Seslerinden kulaklarınız çınlıyor... Benim rehber bakıp "Ben küçükken çok yerdik bunlardan, çok güzel olur" demez mi? Bilmiyorum beni kafaya mı alıyordu ama doğrudur. Her şey yeniyor bu memlekette.

Ben yarasa değil de börtü böcek yiyebilirim. Izgara kalamar gördüm pazarda asıl. Yarın öğlen mis gider...

Sonra da filler, kaplanlar ve beyaz kumlarla dolu Tayland'a geri dönüp umursamaz hayatıma devam edeceğim. Tarzan okurum belki...









Tuesday, February 28, 2012

Siem Reap'ten Battambang'a - Bir tekne hikayesi

Sabahın bir köründe kalktım yine. 6:30'da kapının önüne dikildim Battambang teknesine beni taşıyacak aracı beklemek üzere. Miniminnacık bir minibüs geldi. Şöyle söyleyeyim size, normalde 7, sıkışınca 9 yolcu alabilecekken biz 12 kişi bindik. Etrafta devamlı hayır kabul eden keşişler vardı yol boyunca. Sabahları ellerinde "kova"larıyla geziyorlar, insanlar da meyve, sebze falan veriyor onlara. Törensel bir şekilde yapılıyor bu.

Neyse bizim araçta sinirler gerildi, "Onca para verdik bu ne böyle?" sesleri yükselmeye başladı. Biz yanımdaki Amerikalı adamla gülme krizine girdik. Sakiniz sanıyoruz ama ben de sinirlenmişim herhalde, inince yiyecek bir şeyler satmaya çalışan ve "Hayır"ımı anlamayan kadına fena çemkirdim. Üzüldüm sonra da. Herhalde 15 kere bilet kontrolü yapıldı ve hayırlısıyla bindik tekneye. Oturacak yerler tahtadan ama geniş hiç olmazsa. Yer yok. Ben mecburen "indi bindi" kütüğüne oturdum çok afedersiniz kıçımın ucuyla. Yağmur yağıyor bu arada deli gibi. Çamur içindeyiz. İnsanlar gelmeye devam ettiler. Onlar yukarı yerleşti. "Yukarı" dediğimde oturma yeri sanmayın. Korkuluk koymuşlar tavana. 2 kaptan var, biri 18, biri 15 yaşında bana sorarsanız. Bir de 10 yaşında ayak işçisi yanlarında. Bismillah dedik yola düştük.


İlk başta gölden, sonra dereden yol alacağız. Bir sürü yüzen köyün yanından geçtik, çok ilginçti. Polis, okul falan hepsi suyun üzerine inşa edilmiş. Birkaç kütük taşıyormuş gibi duruyor ama sağlamdırlar herhalde. Bu köylerde dolmuş yaptı bizim tekne. Bir sürü insan bindi indi. Ben çok mutluyum. Çok mutluyum da saatler ilerledikçe oturamaz olmaya başladım. Afedersiniz kıçım nasıl acıyor anlatamam. Yağmur durdu ama bu sefer de çok sıcak tavana çıkmak için. Bir de motor sesi devamlı. Nasıl da uykum geldi. Öyle zor dakikalar geçirdim. Derken altında bez olmadan dolanan çocuğun biri teknenin ortasına büyük abdestini yaptı. Kadın elindeki havluyla sildi falan, fenalaştım hafifçe. Böyle beceriksiz bir anne olamaz. Diğer köylü kadınlar yardım ettiler, yanlarında ne var ne yoksa verdiler. Neyse bu anne teknenin önüne geçti, ayaklarını dışarı sarkıtıp tuvalet yaptı, çocuğu da oturttu. Pek de tutmuyor. Ben bakamıyorum. Çocuğun afedersiniz kakası uçuşarak göle karıştı. O ana kadar "Ay ne tatlı" diyordum, sonra sevimsiz gelmeye başladı.

6 saat sonra (yolculuğun tamamının bu kadar süreceğini söylüyorlar sorarsanız), 20 dakikalık mola verdik yüzen bir bakkalda. Tuvalete koştu millet. Biz de DNA'mızı bıraktık dereye. (Bu arada dereye ulaşmıştık) Aramızda tartışmaya başladık acaba ne kadar kalmıştır diye. Kaptanlar anlamamazlıktan geldi. Oradaki bir çift 3 saat kalmış olmalı dedi. Sevindik. Yolun yarısında olduğumuzu düşünüyorduk çünkü. Maalesef biz haklıymışız.

Dere kısmı daha eğlenceli başladı. Sağlı sollu kafalar görüyorsunuz suda, balık avlıyorlar herhalde. Çocuklar devamlı "helloo" diye bağırıp el sallıyorlar, biz de onlara. İnsanlar giderek açıldı saçıldı. Normalde kapalı giyiniyorlar çünkü, birden adamlar don, kadınlar sütyenle ortalıkla dolanmaya, çocuklar çıplak zıplayıp oynamaya başladılar. Bazılarında düğün, şenlik bir takım olaylar vardı. Çoğunda kadınlar yemek yapıyor ya da bulaşık yıkıyor, adamlar hamakta uyukluyorlardı. Evet her yerde durum aynı... Suyun üstünde yaşam çok zor gözüktü gözüme. Evlerin içi dışı çok kötü durumda (Gölde çok güzel binalar da vardı) Ve bazen inanılmaz kötü kokuyor. Bu arada yol o kadar dar ve dolambaçlı ki, bazen bir yere bilerek toslayıp geri gidip dönüyoruz. Bir bağırış çağırış var.  Benim afedersiniz kıçım felaket ötesi bu arada. Herkesin öyle. Yukarıdakiler sıcaktan fenalaşıp aşağı geldiler, ayakta dikiliyorlar. Yine kafam düştü, kendimden geçtim biraz...

Acayip kuşlar gördüm. (Yok rüyamda değil gerçekten) Kuşları pek sevmem aslında. Özellikle güvercinleri. Neyse ama daha önce görmediğim bir hayvan görünce her türlü çok heyecanlanıyorum. Bilmiyordum bu yanımı. Bitki örtüsü de giderek daha tropik olmaya başladı. Güneş de yavaş yavaş etkisini kaybedince ben de tavana çıktım.


Sonrası muhteşemdi. Güneş batarken ışık çok güzel oluyor zaten. Çocukların çığlıkları arasında yavaş yavaş nehirde süzüldük. Köylüler artık iyice dinlenme veya yıkanma faslına başlamışlardı. O anları düşününce kafamda bir müzik çalıyor. Hiç müzik yoktu halbuki. Nereden çıkardım bilmiyorum. Beste mi yaptım ne. Artık yayılarak oturduğum için de bu sefer yolculuk uzadıkça uzasın diye umut etmeye başladım. Güneş batıp da sadece yeni ay ve yıldızlar yolumuzu aydınlatmaya başlayınca olayın romantikliği iyice arttı ama biraz da tehlikeli olmaya başladı sanırım. (Evet çok güvenliydi bundan önce). Vardık sonunda. Birden 50 tane falan adam bize doğru koşmaya başladı, otel avcıları. Lonely Planet'te de adı geçenlerden bir tanesine gittim, yerleştim. Sonra da sızmışım.

Ertesi gün kalktığımda hala afedersiniz kıçım acıyordu. İyi ki yaptım bu yolculuğu. Ama "Bir daha yapar mısın? derseniz, yakın bir tarihte zevk için yapmam. Neyse benim asıl söylemek istediğim şey başka. Buranın insanı hala turizm konusunda çok bilgisiz. Kimse bize minder kiralamaya/satmaya çalışmadı mesela. Veya yol boyunca sandallarıyla bize yiyecek, içecek, dondurma kakalamaya uğraşan da olmadı (İlk başı haricinde) Ben diyorum ki, köylüleri iyi bir organize edeyim de köşeyi döneyim. Çok az zamanınız var yani burayı güzellikleriyle yaşayabilmek için. Yakında bütün orijinalliğini kaybedecek.

Battambang'da turistik aktivite yapmadan şehirde yürüyüp dinlenmeye karar verdim. Çok şirin bir kasaba diyeyim. Sokakta göz göze geldiğim herkes gülümsüyor. Çoğu kişi İngilizce konuşmuyor. El kol anlaşıyoruz. Yine pazarına girerek başladım günüme. Her şey iyi güzel de o kuru balıklar ne felaket kokuyor. Neyse sonra nehrin öbür kısmına geçtim ve her adımda bir Budist tapınağı olduğu fark ettim. Hepsinin içine girdim tabii. Ama aslında girmem doğru muydu bilmiyorum. Nitekim bizim keşişler kah hamakta sallanıyor, kah duş alıyorlardı. Hiç de kadın yoktu etrafta. Kimse bir şey demedi. Ancak bu adamlar problem olsa da bir şey demezler. Hep hoşgörülü davranırlar. Nasıl sakin, nasıl güzel yerler hepsi. Dünya kadar yürüdüm, hepsine girip çıktım. Sokakta da iki adımda bir keşiş görüyorsunuz zaten. Utandım pek fotoğraflarını çekemedim ama.

Sonra da sokakta sebze çorbası içtim. Sebze derken içindeki bir tek sebzenin bile ne olduğunu bilmiyorum. Bu sokakta kurulan masalara herkes beraber oturup bir arada yiyor. Ben tek yabancıydım. Yardım ettiler bana. Bir sürü acı koydular içine. Gülüştüler. Sonlarına doğru iyi yandım. 50 sent ödeyip kalktım.

Bu arada Vancouver'lı 70 yaşlarında bir çiftle tanıştım bugün. İstanbul'a aşıklarmış. Fırsat buldukça dünyanın öbür ucundan uçup duruyorlarmış. Nasıl sempatiklerdi. Deliler işte, ne diyeyim, Allah çok uzun ömür versin onlara...




Sunday, February 26, 2012

Siem Reap - Angkor Tapınakları

Siem Reap'e gelen her turist gibi asıl amacım Angkor tapınaklarını ziyaret etmekti. Dünyanın yeni 7 harikasına sıralaması ucundan kaçırmış Angkor Wat'ı duymuşsunuzdur büyük ihtimalle. Veya en azından bir fotoğrafını görmüşsünüzdür. 

Değilse de sizi google'a havale ediyorum bu konuda. Kmer İmparatorluğunun 1000 yıllık çok iyi durumdaki yapılarından bahsediyoruz. Çok geniş bir alana yayılmış ve ormana karışmış olmaları nedeniyle hafifçe kendinizi Indiana Jones gibi de hissedip havalara giriyorsunuz (sakin olan yerlerinde).
Neyse bu tapınakları ziyaret etmek için 1 günlük, 3 günlük ya da 1 haftalık bilet alabiliyorsunuz. "1 hafta mıııı?" dediğinizi duyar gibiyim ama mümkün gerçekten meraklısı için. Meraksızı için de 3 günlük bilet iyi bence. Çok aceleniz varsa mecburen 1 günlükle idare etmeye çalışabilirsiniz. Bir de işin şöyle güzel bir yanı var, eğer akşamüstü saat 5 gibi biletinizi alırsanız o günün geri kalanında bedavaya dolanabiliyorsunuz içeride. Doya doya güneşi batırabilirsiniz veya genel bir fikir edinip ertesi gün için plan yapabilirsiniz. Hem de sabah kuyrukta beklememiş olursunuz. Bir tavsiye daha, Şubat-Haziran arası gelmeyin. Sıcaktan insanın beyni uyuşuyor, herkesin her bir tarafından şakır şakır terler akıyor, biraz iğrenç bir görüntü. Sonra da yağmurlu dönem başlıyor. Siz en iyisi Kasım-Ocak arasına ayarlayın tatilinizi...

Tarihi kitapları okumaya çok üşendiğim ve mekanın büyüklüğü karşısında "Çüş!" dediğim için ilk gün bir tura yazılıp aydınlanmaya karar verdim. Zaten tuk-tuk parasına denk geliyordu. Kendinize özel rehber de tutabiliyorsunuz 20 dolara. Neyse bizim tura kimse yazılmamış. Ben tuk tuk şöförü ve rehberimle prensesler gibi gezdim yine. Bitli turist olmak benim kaderimde yok sanırım. Rehberin aksanından dolayı söylediklerinin ne kadarını doğru anladım bilmiyorum ama iyi oldu yine de. Angkor Wat'ta duvara oyulmuş Hint destanları vardı mesela, ben yanından yürüyüp geçerdim büyük ihtimalle. Adam anlattıkça hayran kaldım. Gerçekten yüz ifadeleri, atların kasları falan ne kadar detaylı oyulmuş. Yüz ifadelerine genel olarak takılıyorum zaten. Hep Zen bir hava var. Halbuki kanlı bıçaklı savaş sahneleriyle karşı karşıyayız. "Vay be! Vay be!" diyerek dolandım hep. Angkow Wat'ın ana tapınak kısmına geldik sonunda. İnanılmaz dik merdivenler var. Rehber "Buradan çıkarken bir kadın düştü öldü, bir çok kişi de bacağını kırdı" dedi. Ben de yutkundum bir. "Burası eğlence merkezi değil, tapınma yeri, o yüzden çıkış da kolay olmamalı" diye ekledi. Keşişler emekleyerek tırmanıp, yine aynı şekilde, kıçları hep yere bakarak gerisin geriye iniyorlarmış. "Kıç" kelimesi için özür dilerim. Rehber de "ass" dedi çünkü, tam çeviri yapma ihtiyacı duydum. Bu arada etraftaki binlerce turistin yanında turuncular içinde keşişler de dolanıyorlar. Mutlu oluyorum onları görünce. Neyse yeni bir merdiven yapmışlar tepeye çıkmak için, orada sıraya girdim sıcaktan ağlamak üzere olmama rağmen. Yukarıda güzel bir manzara ve Buda'larla karşılaştım yine. Hindu ve Budist öğeler iç içe bu tapınaklarda. Hatta bazı figürler Budist'ken üzerlerine Hindu figürler yapılmış. O yüzden 4 ayaklı meditasyon yapan kabartmalar var etrafta. Mitolojik kahramanlar sanmayın onları. 

Her şey muhteşem Çinli turistler harici. Tamam ırkçı olmak istemiyorum ama söylemeden de edemeyeceğim. Hem aşırı kalabalık halde geziyorlar, hem her bir şeyin önünde her biri poz veriyor, hem insanın üstüne çıkıyorlar, hem de çok bağırıp çok konuşuyorlar gözlemlerime göre. Ama Türk gruplar bundan farklı mı ki?" derseniz, değiliz herhalde :) Ama ben hiç Türk gruba rastlamadım. Aslında tek bir Türk'e rastlamadım yolculuğumun başından beri... 

Bir de Bayon tapınakları var pek etkileyici. Kubbelerin üst kısmı surat şeklinde çünkü. Benim kafam çok karıştı orada. Kralın suratıymış o figürler aslında ama Buda'ya benziyorlar. Kral kendi suratını Buda gibi yaptırmış falan dedi rehber. Onun yalancısıyım. Tüm yüzler meditasyon halinde, bir tanesinin gözleri açık ve gülüyor. O da uğurluymuş. Etrafta falcılar, el kol çeken bilge kişiler de var bu arada. Tütsü kokuları yayılıyor devamlı. 

Turun sonlarını pek hatırlayamıyorum. Başıma güneş geçmiş, suyum da bitmişti. Öğlen de piknik var dediler, sefer tasında köri yedirdiler. İyice fenalaştım. Günün devamında pek bir şey yapmadım öyle olunca. Sokakta Vietnam çorbası içtim acı acı. "Bu seyahat seni ne kadar değiştirdi?" derseniz, "Artık ciddi acı yemeye başladım" derim. Canım istiyor resmen. Sıcak iklimle bir alakası var mı acaba diye merak ediyorum. Kanada'ya gidince bakalım nasıl hissedeceğim. Neyse komik gözüktüm çok yerken. Çorbanın içindeki erişteler çok kaygandı çünkü, çubuklarla tutmakta zorladım, höpürdete höpürdete içime çektim, kimseyi sallamadan. Burada kibar bir davranış zaten.

Ertesi sabah da beni tanıyanların inanamayacağı şekilde 4:30'da kalktım! Evet Angkor Wat'ın arkasından doğan güneşin önündeki su birikintisine yansımasını görmeden gideni dövüyorlarmış çünkü. Gece de uyuyamadım ya uyanamazsam diye. O kadar önemli geldi bana bu durum. Sabah ormanın içinden tuk-tukla gitmek ayrı bir deneyimdi. Hiç ışık yok, sıra sıra tuk-tuklar, motorlar, otobüsler gidiyor. Ben ilk gelenlerden olurum sanmıştım ama yayılmıştı bile millet ben gittiğimde. Çok güzeldi gerçekten. Duygulandım biraz. Sisli günlerden sonra sabahın 5'inde Himalayalar'ı görmek gibi değildi ama heyecan vericiydi yine de. Güneş hafiften gözükmeye başlayınca insanlar "doğuyor doğuyor" falan diye mutlu oldular. Evet güneşin bugün de doğduğuna laf olsun diye değil,  gerçekten sevindik topluca. 

Sonra da Ta Phrom denen tapınaklara gittim. Bin yıllık ağaçlarla bin yıllık binalar bir olmuşlar, doğa resmen medeniyeti yemiş. Masal diyarı gibiydi. Saatler geçirdim orada. Her bir taşın üstüne çıktım, ormana daldım biraz. Sonra korktum, çıktım. O yüzden de bileğim iyileşmiyor zaten. 

O değilde bu memlekette insanların çok dolanmadığı yerlere elinizi kolunuzu sallaya sallaya gitmenizi tavsiye etmem hiç. Çoğu temizlenmiş olsa da Kızıl Kmer hatırası olarak mayınlar var hala. Zaten mayınzedelerle de çok sık karşılaşıyorsunuz. Ne gaddar bir silah, savaş bittikten sonra canlar almaya, insanları sakat bırakmaya devam ediyor. 

Bu arada Bu Kızıl Kmer ordusu tüm tarihi binaları falan da yok ettiği halde Angkor'a pek dokunmamış. Duvarlarda kurşun izleri var ama o kadar. Çünkü ne olursa olsun her Kamboçyalı için burası milli gurur kaynağı. "Angkor tapınaklarını yaptıysak her şeyi yapabiliriz" diye düşünüyorlar. Haklılar da gururlanmakta... Dönerken de tuk-tuk şöförü beni gizli bir tapınağa götürdü. Gizli derken çocuk kaynıyor da turist yok. Çocuklar poz verdiler, fotoğraflarını çektim bol bol. 

Öyle işte sıcaktan başka bir yeri gezemedim. Öğlen uykusundan sonra buranın batısındaki Battambang şehrine tekneyle nehirden gitmek üzere bilet aldım. Biraz heyecanlıyım çünkü kuru mevsimde olduğumuz için su seviyesi çok düşük oluyormuş bazen, yolculuk uzayıp karadan falan da devam edebiliyormuş. Birilerine rastladım geçen hafta 11 saatte gelmişler 6 saatlik yolu. Ama inanılmaz manzaralar ve su üstüne kurulmuş yüzen köyleri görmüş olacağım. Biraz da rezillik olursa size anlatmak için malzeme olur diye düşünüp kendimi avuturum artık. Evet siz eğlenin gülün diye kendimi feda ediyorum. 

Bu arada ne acayip bir yerde kalıyormuşum da haberim yokmuş. Sokağın sol tarafı Müslüman mahallesi, arkası Budist, köşede de mini etekli hatunların oturduğu bir pavyon var. Ama çok güvenli, merak etmeyin. 















Friday, February 24, 2012

Tayland'dan Kamboçya'ya...

Tayland-Kamboçya arası giden otobüsler hakkında internette bir yığın yazı okudum. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: "Sakın bu biletlerden almayın, dolandırılırsınız. Onun yerine sınıra kadar gidin, sonra öbür tarafa geçin, şuna binin, bundan inin, şöyle yapın, böyle edin..." Ben ikincisine çok üşendim, öyle olunca dolandırılmayı göze aldım. Bir tek organ mafyasına heba olmaktan çekindim. Olmadım.
Sabah kalktım erkenden, bir adam geldi, çantalarımla beni yürüttü anlamsızca. (Bu arada sırt çantamı hafiflettim. Her kaldığım yerde bir parça eşya bırakıyorum.)  Sonra 40 dolar istedi 20 dolarlık vize için. Bir İngiliz, bir de Japon vardı yanımda. Dedim "Siz ödediniz mi?". "Evet" dediler. İngiliz'ın Kamboçya'da kız arkadaşı varmış, sekizinci gidişiymiş bu şekilde. Tek başına sınırı geçmeye de kalkışmış, ama hem çok yorulmuş, hem de neredeyse bu kadar rüşvet vermesi gerekmiş. "Herkes cebine bir parça atıyor, senin de işin oluyor, takma kafana" dedi. Tamam dedim. Kalabalık olduk, kliması çalışmayan kamikaze bir minibüsle sınıra kadar gittik. Kızlardan biri durup durup kustu. Ben uyudum diyemem de, kendimden geçtim sanırım. Pek bir şey hatırlamıyorum yolla ilgili. Sonra başımıza Kamboçyalı bir adam geldi. İlk önce İngiliz'i bizden ayırıp başka gruba verdi ki salladığı yalanları düzeltmesin. Neyse söylediklerinin çoğunu yemedim ama yine de bir parça Baht'ı Riel'e sınırda çevirdim. Onu da yapmasaymışım iyiymiş. Kendisi benim için Kamboçya'nın sevimsiz yüzü oldu. Ondan sonra konuştuğum herkesi çok sevdim çünkü. 

Bir ülkeye karadan girmek çok farklı bir olay. Adımımı atar atmaz kafamdan bir yığın düşünce akmaya başladı. Sanki Hindistan'a geri döndüm. Fakirlik her yerde aynı. Bir de bana at hırsızı gibi geldi buranın insanları. Sonradan çözdüm nedenini. Tozdan korunmak için yüzlerine tülbent gibi bir şey bağlıyorlar. Daha çok Western filmlerindeki soyguncuları andırıyorlar onlarla. Gözlerim Red Kit'i aradı.  Ancak o tülbenti çıkardıkları anda karşınızda inanılmaz sevimli suratlar buluyorsunuz. Bir de sınırda aşırı sayıda mini etekli kız vardı, sonradan anladık ki Casino varmış orada. Ben de diyordum ne açık millet maşallah... 

Oradan 2 İspanyol ve yol arkadaşım olan Japon'la bir taksiye binip gitmeye karar verdik. Bu arada Japon 3 kelime falan İngilizce konuşuyor. Çok derin muhabbetler ettik, ben konuştum, o güldü. Kişi başı 14tl civarı verdik, 2,5 saat civarı gittik sanırım. Ben yiyecek bir şeyler almıştım, onunla bindim. Bitirince taksi şöförü benim çöplerimi toptan dışarı salladı. Ben çığlık çığlığa. Karmam için kötü oldu. Kamboçya halkından özür diliyorum.

Çok acılar çekmiş bu millet. 1975-1979 yılları arasında en az 2 milyon insan katledilmiş, zaten minicik ülke, nüfusun yarısına yakın kısmı demek bu. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Yani sokakta gördüğüm 35 üstü her insanın içinde bir yara var. Nasıl bir komünizm anlayışıysa bu, Kızıl Kmerler tarafından iş sahibi olmuş herkes öldürülmüş. Ülkede okumuş adam kalmamış. Şehirdekiler köylere sürülmüş, işkence görmüş, aç bırakılmışlar. Ve ilginç bir şekilde çok sevgi dolu gözüküyorlar. Bu turistlere karşı takılmış bir maske değil kesinlikle. Bakıyorum aileler hep bir arada, kardeşler el ele yürüyor, gülücükler duyuluyor sık sık. Kim bilir, belki hep böylelerdi, belki de hayatın değerini hepimizden daha iyi biliyorlar. 

Öyle işte şimdi Siem Reap'teyim. Meşhur Angkor Wat'ın orada. Daha dün akşam geldim ama şimdiden kanım kaynadı buraya. Çok turistik olmasına rağmen şans eseri bir düğün gördüm, halkın alışveriş ettiği pazara gittim, acayip yemekler yedim... Güneş'i de Angkor Wat'ta batırdım. Kocaman ve temiz de bir odam var. Kertenkele ailesi duvarlarımda geziyor, çok tatlılar. Eşyalarımı yıkamaya vermiştim, daha kötü kokuyorlar şu an. Nehirde mi yıkadılar, ne yaptılar bilmiyorum. Tek derdim bu. :) Ha bir de 35 derece ve inanılmaz bir nem...

Siem Reap anılarım bir sonraki yazıya... 


Wednesday, February 22, 2012

Bangkok 1

Gecenin 2'sinde Mumbai havaalanına geliyorsunuz, uçuşlara bakıyorsunuz check-in yapmak için, Bangkok diye bir uçuş yok. Kalbiniz biraz hızlı atmaya başlıyor doğal olarak. Keşke daha önce baksaydım, belki uçuşta değişiklik olmuştur diyorsunuz. Sonra bir tomar halindeki e-biletinizi veriyorsunuz görevlilere, bir şey demeden sizi bir kenara çekip uzun uzun konuşuyorlar. Cevabı duymaktan korktuğunuz için soru da soramıyorsunuz. Neyse Hong Kong uçağı Bangkok'ta duraklıyormuş meğer. Umduğunuz gibi... Görevlilerin dertleri de sizin biletinizin garip görüntüsüymüş. Sorun çözülüyor, yanınızda horlayan bir adamla uykusuz bir 3,5 saat sonunda Bangkok ayaklarınızın altında...

Bangkok deli bir şehir. İlk gün sırt çantalıların mahallesindeki otelime yerleştikten sonra kendimi yemek yemek için sokaklara attım. Tüm gece uyumamış, bir şey de yememişim. Bir bira, bir de balık ısmarladım. Bira önce geldi, ikinci lokmada sarhoş oldum, bir de iyi alkollüymüş, helal olsun. Ardından benim kadar bir balık getirdiler. Yedim afiyetle sonra sabaha kadar uyudum.
İkinci gün şehirde kültürel bir tura çıktım. Hayatımda bu kadar çok Buda görmemiştim, bir daha da görür müyüm bilmiyorum. Bir de Buda bu kadar çok altından heykelinin olmasını ister miydi acaba, onu da bilmiyorum. Ama çok etkileyiciydi. Hele bir "Reclining Buddha var ki", görüp de nefesinizi tutmamanız imkansız bence. Tapınağın kendisi kadar büyük bir heykel çünkü. Az kalsın Budizm'e geçiyordum o kadarını söyleyeyim. Derken Buda heykellerinin bazılarının çok büyük göğüsleri olduğu fark ettim, dikkatim dağıldı. Çarpılmam umarım. 

Bütün turistik tapınakların yanı sıra, bir de yürürken halkın uğradığı bir tapınağa girdim. Çok huzurluydu. Uzun süre oturdum. Bir grup Tay dansı yapmaya başladı. Onları izledim hayranlıkla. Sonra yandaki bir parka girdim. Öğrenciler peysaj çalışması yapıyorlardı, onların yanında bezdim. Hindistan'la karşılaştırıp durdum bütün gün. Sanki benim ülkem orasıymış gibi. Yolculuk boyunca böyle mi olacak acaba? Her yeri bu kadar benimseyecek miyim? Burayı çok sevmeme rağmen Hindistan'a bir özlem duydum. Bangkok'ta halk hep size gülümsüyor aslında. Hindistan'daki taksi şöförleri "Taksii taksii" diye bağırırken buradakiler "Hi sweet lady, do you want a taxi? Where are you going?" diyorlar. Yollar temiz, modern, trafik çok daha iyi, hatta bazı araçlar yaya geçidinde bile duruyorlar. Ama işte gerçek olmayan bir şeyler varmış gibi geliyor. Belki çok turistik bölgede kaldığım için. Hindistan'da sanki insanlar daha samimiydi...
Tayland'da krallarına tapıyor gibiler bu arada, her tarafta fotoğrafları var. Sarayını da gezdik zaten. Aklıma "Kral ve Ben" geldi. Ne çok izlemiştim o filmi küçükken....Yolda yürürken devamlı turuncular içerisindeki keşişleri görmek de çok güzel. Kadınların yanlarına yaklaşmaları yasak maalesef. Halbuki biraz konuşmak isterdim.

Ve yemekler... Hindistan'da nasıl da dikkat ediyordum iyi yerlere gitmeye... Burada olay sokaktan yemek yemek... İnanılmaz lezzetli her şey. 2 dolara deniz mahsülleri çorbası yedim Çin Mahallesinde, hala tadı damağımda. Hiç abartmıyorum sadece yemekleri için yaşayabilirim bu ülkede.
Bu arada dünya üzerinde sadece benim başıma gelebilecek bir şey oldu. Akşam otele döneceğim, taksi dururdum. "Taksimetreyi açar mısın?" dedim. "Açmam 100 baht" dedi. Neyse biraz konuştuk, iyi dedim. Öyle olsun. 3 dolardan bahsediyoruz. Neyse otele geldik. Adam suratıma baktı, gülmeye başladı, "80 ver, yeter" dedi. Taksi şöförü kendi kendine pazarlık yaptı yani. Saflığımdan etkilenmiş olacak.
Çok ayrıntıya girmeyeyim. Bugünkü turumdan bahsedeyim biraz da. Yüzen pazar, Kwai köprüsü ve Kaplan Tapınağından oluşan bir tur aldım. Ezberbozan Efe'nin blogunda okumuştum, o yüzden hazırlıklıydım her şeye. 

"Floating Market", yüzen market, dedikleri yer tamamen turistlere yönelik. Doğrusu çok bayılmadım ama papaya yaprağında Çin mantısı yedim. Teyze de çok şekerdi. Sonra sandallara atladık, kobra gösterisi izlemeye gittik. Ben girmedim  ona. Kobralar bu işten ne kadar mutlu olurlar bilemedim. Yol boyu manzaralar süperdi. Sadece motorlu sandallar çevreyi çok kirletiyor olmalı. Bir de "Bu su çok pistir herhalde, Allah bilir timsah da vardır, düşmemek gerek" diye düşünüyordum ki, bir timsah geçti yanımızdan. Heyecanlandık sandalca. (Ben ve Çinli bir aile) Ailenin babası da devamlı geyiriyor, ayıp değil onlarda. 

Kobra olayı da bittikten sonra yeni bir gruba katıldım. İlk önce Kwai köprüsüne gittik. Ben hüzünlendim, herkes çok bir mesuttu. Acayip kalabalık bir öğrenci grubu vardı. Zar zor yürüdük köprüde. Bu arada İrlandalı bir kızla kaynaşmıştık. Tüm çocuklar onunla fotoğraf çektirdi. Uzun boylu, sarışın falan, manken gibi maşallah. Ben kıskandım. Sonra hocalardan biri de benimle fotoğraf çektirdi. Mutlu oldum ilk defa bu işten.  

Oradan da kaplan tapınağına doğru yola koyulduk. Tur bu tabii, her şey son sürat... Dediklerine göre bir şekilde yaralı veya evsiz barksız kaplanların toplanıp keşişler ve gönüllüler tarafından bakıldığı bir yer Tiger Temple. Onlar da orada çiftleşip doğurmuşlar falan. (Keşişlerle gönüllüler değil, kaplanlar.) Kalabalık olmuş nüfus. Girişte "Çocukların girmesini tavsiye etmiyoruz" diyor. Yanımdaki çocuğa gösterdim, "Kaplanlar çocukları yiyorlar herhalde" dedim. Korktuk. Neyse sabah çok koşup çok yiyorlarmış bu kedicikler. Sonra bezerlerken de siz gidip sevebiliyorsunuz. Bir görevli elinizden tutuyor, biri fotoğrafınızı çekiyor. Kaplanlar mutlu mu bilemedim. Ama çok sevdim bu hayvanları. Sarılasım geldi. Sarılmadım. Arkalarından dokundum, sevdim, kuyruklarını tuttum, sağa sola salladım. Sonra "Sevme saati bitti, şimdi yürüyüşe çıkaracağız, tek sıra halinde takip edin" dediler. Bir fasıl daha fotoğraf olayı oldu. İki kız beni ve yanımdaki İngiliz çocuğu gruptan ayırdı. Çocuk "İyi ki sen de varsın, değilse tırsardım çok" dedi. "Bana güvenme hiç" dedim. Neyse başka bir kaplanla fotoğrafımızı çekeceklermiş. . O sırada inekler geyikler falan belirdi. "Herhalde kaplanlara akşam yemeği olacaklar" dedim bizim gruptakilere. Suratları asıldı. Öyle işe, sonra 3 saatlik bir yolculukla kakara kiriri horhor seslerle döndük. İrlandalı kız bir tura katılacakmış, onun valizlerini taşımasına yardım ettim. Karma puanları kazandım. O da bana yemek ısmarladı. İyi bir insan olduğumu düşündü ama aslında ben bugün tapınaktan su çalmaya kalkışmıştım, karmamı düzeltmeye çalışıyordum...

Yarım Kamboçya'ya gitmeye çalışacağım. Ama Bangkok'a geri geleceğim. O zaman daha modern kısmında kalıp bir de öteki (namussuz) Bangkok'u görmeyi planlıyorum. Bakalım, kısmet... 




Monday, February 20, 2012

Haydarabad

"Haydarabad'a gidelim mi Duygu?" diye sorarsanız, vaktinize ve beklentilerinize göre değişir derim. Bir yığın tarihi eseri var evet, ama Hindistan'da nereye adım atsanız durum buyken dağı taşı için gidilecek yer değil bence. Çok fazla İslami yapı var yalnız, gördüklerim bir taraftan tanıdık, bir taraftan da çok farklı geldi. Bu bakımdan ilginç buldum. Bir yığın Müslüman yaşıyor, sokaklarda çarşaflı insanlar görüyorsunuz bolca. Eh ne de olsa Kutbşahlar kurmuşlar hanedanı, "Türk soylu Hintlileşmiş hanedan" diyor Vikipedia. Yalansa günahı boynuna. Ben de türbelerini ziyaret ettim, sizin dualarınızı da ilettim. Üşendiğim için hayat hikayelerini okumadım ama etkileyici yapılardı. Girişlerinde "Doğdu, Hükümdar oldu, Öldü" şeklinde açıklamalar vardı, biraz kısa ve üzücü buldum. Hicri Takvim'e göre seneleri yazdıkları için ondan da bir şey anlamadım. Indranil beni ayıpladı. Neyse başından beri şehirde bir Müslümanlık var yani. Bizi de seviyor gibiler. Pasaportumu görünce hep gülümsediler. Burada konuşulan dillerden Urduca da Türkçe'yle akraba olur. İnsana İç Anadolu'dan bir şehre gitmiş duygusu veriyor çok çok hafiften. Kuru hava da bana böyle hissettirmiş olabilir... Ama hala Hindistan, yanlış anlamayın. 
Buranın en güzel yanı, batılı dostlarımızın iş harici pek uğramıyorlar olmaları.  Goa'nın suyuna kayasına aşık olmama rağmen her şeyin turistlere yönelik olmasını can sıkıcı bulmuştum. Gerçek Hindistan bir yerlere gömülü kalmış gibiydi. Haydarabad o açıdan bir cennet. Günlük hayatı gözlemleyebilir, istediğiniz gibi dahil olabilirsiniz. Bu arada türbesiydi, sarayıydı, çarşısıydı, kalesiydi en az 2-3 gün turistik faaliyette de bulunabilirsiniz hiç sıkılmadan. Bir de göl gezintisi yaparsınız mis gibi. Bileğimden ötürü bu saydığım faaliyetlerin sadece bir kısmını gerçekleştirebildim gerçi ama arabayla geçerken gördüğüm kadarıyla "Vay anasına" dedim birçok kez.
Bunlar size önerilerim, bana gelince, ben inanılmaz iyi vakit geçirdim Haydarabad'da. Çünkü evinde konakladığım Indranil inanılmaz bir insan. Sanırım 10 yazı falan Hindistan'daki misafirperverlik konusuna değinebilirim. Bir elim yağda, bir elim baldaydı tam anlamıyla. Ona da dedim "One hand in butter, one hand in honey durumuna soktun beni" diye. "Gezinin geri kalanında bitli turist olabilirsin ama Haydarabad'dan aklında lüks ve sefanın kalmasını sağlayacağım" dedi. Yani buna benzer bir şey işte. Senelerdir Amerika'da yaşamış, daha yeni gelmiş birinden biraz daha umursamaz olmasını beklerdim şahsen, çünkü ben Avrupa dönüşü öyle olmuştum. Ama tabii ben bir Indranil değilim hiçbir şekilde. Devamlı mutfaktan gelen muhteşem kokular, "Duygu sen otur ayağını uzat, buz koy, ben ne istersen getiririm" türü ikramlar, yarım günlük şöförle geziler, göl kenarında Haydarabad'ın en güzel lokantasında yemek ve çok zevkli bir sohbet... İnsan başka ne ister? Ben böyle iyice bir şımardım. Üzerimde sıfır sorumluluk... Öyle çok bir mesut oldum. Haydanabad'dan ayrılınca da hafif bir boşlukta hissetme durumu yaşadım zaten yalnızlıkla karışık. Birden kendi işimi kendim yapmak zorunda kaldım tabii. Bangkok'un karmaşında geçti hızlıca bu durum da. 
Neyse lafı çok karıştırmayalım. Hindistan'da arkadaşım Başak'ın bir lafını andım sık sık. Kendisi uzun süredir yaşadığı New York'tan İstanbul'a taşınmaya karar vermesinin nedenlerini saymıştı bize. İlk 3'te hiçbirimiz yoktuk ama her gün evlerine gelen Nezahat Abla'sı vardı. (Doğru yazdım mı Başak ismini?) İş gücü ucuz olan ülkelerde bazı konforları çok rahat elde edebiliyorsunuz. Hindistan bu konuda bizden de iyi, veya köyü (insanlık namına kötü). Orta sınıftan başlayarak herkes istese ahçı, ütücü, temizlikçi, zaman zaman şöför falan tutabilir. Haydarabad'da normal taksi yok zaten. Şöförlü araç var, veya korsan taksi diyebiliriz. Değilse rikşalara binmeniz gerekiyor. Haydarabad'ın trafiğinde daha bir eğlenceli geldi rikşalar, heyecandan heyecan beğeniyor insan. Ama tabii abartıyorum, herkes çok yavaş gidiyor. Gecenin bir köründe Taksim'den sarı dolmuşlara binip sahilden Bostancı yapmanın yanında sıfır kalır. 
Sebze/meyve olayı ilginç geldi bir de. Çoğu tanıdığım sebzeler aslında, ama ya benim bildiğimden çok küçük, ya da çok büyük. İşaret parmağım kadar patlıcanlar vardı, sonra kolum kadar bamyalar (Tamam biraz abartmış olabilir ikincisini) Daha önce görmediğim bir sebze yedim, dikenli kabak gibi. Evet bu yazıyı yazmadan adını soraydım iyiydi ama böyle aklınızda kalsın. Acı bir tadı var, benim hoşuma gitti. Bu arada acı yeme konusunda çok iyi gidiyorum. Bir de elimle yeme dersleri aldım. Pek beceremedim sanırım, 2. gün "Bu yemek çok sulu, kaşıkla ye" dedi kibarca Indranil. Boynumu büktüm. Sonra devam ettim ama, yılmadım. Unutuyordum az kalsın,  acı salatalık nasıl tatlı hale getirilir onu da öğrendim. Ama söylemem. Ancak şov yaparım yeri geldiğinde. 
Bu arada Haydarabad'ın Laad Bazaar diye bir çarşısı var, ışıltıdan başı dönüyor insanın.O bilezikler, düğün kıyafetleri, kuyumcular... Çok acayip...
Bir de çocuklar arasında popülerlik kazandım. Indranil'in alt komşunun kızı veya oğlu (biliyorsunuz bu konuda iyi değilim) kucağıma gelmek istedi. Aldım ben de. Abucici abucici diye ses bile çıkaramamıştım ki, geçirdi bir tane suratıma. Ben hala gülüp "ne tatlı şeysin sen" demeye devam ettim ayıp olmasın diye.Sonra Chowmahalla sarayına gittik. Kalabalığın içinde huzurlu bir cennet. Bir yığın çocuk vardı, okul gezisiydi sanırım. Hepsi "Beni çok, beni çek" falan diye zıplayıp hoplamaya başladı. Ben böyle 100 tane falan saçma salak fotoğraf çekmişim. Sanki onlara verecekmişim gibi. Neyse öyle kaptırmışım ki kendimi, Indranil kolumdan çekip beni sürüklemese herhalde saray kapanıncaya kadar falan zıplayan önlüklü çocuk fotosu çekecektim. 
Son akşamımda Indranil'in üniversiteden iki arkadaşı geldi. Hoca hepsi bu arada öğrenci değiller. Ve konuşmalarından kültür akıyor gerçekten. Ama çok eğlenceli bir şekilde. Mevlana ne kadar çok tanınıp seviliyor bu memlekette bu arada... Neyse bira içtik, şarkılar türküler söylediler. Arada sözleri çevirdiler de benim için. Bazılarını çok etkileyici buldum ama kuş hafızalı olduğum için unuttum tabii. Indranil "Üsküdar'a gider iken"in Hint dillerinden birisindeki versiyonunu söyledi. Amerika'dayken çok yakın olduğu Türk arkadaşları varmış, pek çok şey biliyor bizim memleket hakkında. Türk arkadaşlarını da kıskandım zaten benden daha çok sevdiği için. "Sen de bir parça şey söyle" dediler, söylemedim, merak etmeyin. Daha yağmura çok var. Hindistan'da insanlar yemekle beraber içki içmedikleri, ve yiyince de evlerine gittikleri için gece yarısı gibi yedik yemeği. Kafalar biraz güzel oldu haliyle. En son ben bileğimi düşünce gücümle iyileştirmeye çalışıyordum, Indranil'de 50 sene içinde robotların dünyaya eşitlik getireceğinden falan bahsediyordu. Neyse arkadaşlarından biri bizi ertesi sabah kahvaltıya çağırdı, Indranil "Erken olmasın, Duygu kalkamaz" dedi. Erkenden kalktım yol heyacanıyla. Halbuki ondan sonraki 36 saat boyunca sadece 2 saat uyuyabilecektim. Hazırlandım falan, aşağı bir indim ki, normalde sabahın 6'sında kalkan Indranil, 10 olmuş, hala derin bir uykuda. Bu durumu da başına kaktım onca iyiliğinden sonra. Neyse kendisi de müstehzi bir insan. Gittik kahvaltıya, oradan da düştüm Bangkok uçağıma yetişmek üzere Mumbai yollarına. Böylece bitti Haydarabad macerası... 
Indranil'in şu anda ABD'de olan eşi Tulsi'yle beraber Istanbul'a taşınmasını istiyorum acilen. Herhalde bir insanın sahip olabileceği en iyi komşu olurlar... Neredeyse unutuyordum, köpekleri ve Indranil'in evini mesken edinmiş kertenkelesi Ricky 2'de gelmeli... 





Thursday, February 16, 2012

Goa'dan Haydarabad'a


Yazıya başlamadan önce geçmiş olsun dileklerini gönderip halimi hatrımı soran herkese çok teşekkür etmek istiyorum... Her aldığım yeni mesaj kendimi çok daha iyi hissetmeme neden oluyor.
Bu arada inanılmaz ama gerçek Goa'dan ayrıldım! Ayağım biraz daha iyileşince köyümdeki turizm ajansına gidip Haydarabad'a uçak bileti aldım. Bir yığın şirket ismi saydı, ben bir Air India'yı  biliyorum, bir de Kingfisher adı çok tanıdık çünkü buranın Efes'i. Kingfisher olsun dedim, bira markasının güven uyandırdığı tek insan ben olabilirim şu dünyada. Neyse uçak Salı saat 2'de, kadın "Sabah 10 gibi gelin uçak saatinizi kontrol edelim" dedi. Güldüm, "Olur ama erkene alınma ihtimali yoktur herhalde, değil mi?" dedim. Kadın "Bazen erkene de alabiliyorlar" dedi, kendimi tutamadım, koptum. Şirin bir kadındı, berebar kopuştuk.
 Ertesi gün köy halkıyla helalleştik, bana geldiğimden beri pis pis bakan bir inek vardı, yol boyunca süzüyor namussuz, ona dil çıkardım (Gerçekten çıkardım). Oturunca koltuğu çöken bir taksiye bindim erkenden, ne olur ne olmaz,  burası Hindistan çünkü. Sağlı sollu el sallayarak film yıldızı gibi ayrıldım. Hemencecik bir nostalji çöktü içime. Güneş batarken sahilin halini düşündüm gözlerimi kapatıp.  Gökyüzü pembe, insanların silüet haline gelmişler, kuma yansıyan gölgeleriyle bir olmuşlar. Herkes huzurlu, birbine karışmış... Top oynayanlar, fotoğraf çekenler, yürüyenler, inekleri yıkayanlar var etrafta, ve bunların oluşturduğu sadece arka planda kalan mutlu bir gürültü... Sonra kulübelerden gelen müzik, deniz kokusu, ve yürüdükçe ayağınızı okşayan yumuşacık kum... Hayal gibi... Yok kelimelerle anlatamıyorum ama istediğimde tak o anlara gidebiliyorum. Bana Goa'dan hatıra kaldı.
Neyse bizim taksi tren yoluna gelince durdu. Tren falan yok etrafta, 20 dakika bekledik herhalde, sonra açtılar. Herkes tüm şeritlere yayıldığı için kilit olduk tabii, bir 20 dakika da  o şekilde geçti, yine de vaktinde vardım. Uçağı beklerken gözlerimi kapadım azıcık, tepemde bir televizyon, Hintçe bir film gösteriyor. Arada İngilizce kelimelerde kullanıyorlar. Ben uykuya yaklaştıkça o filmi anlamaya, gözlerim kapalı izlemeye başladım. Uykudan uzaklaştıkça kelimelerin teker teker Hintçeye dönmesine şaşırdım. Gerçekle rüya arasında bir yerlerde, belki de gerçekten anladım, kim bilir... Çok garip hissettim kendimi sonra.
Pırpır bir uçakla Haydarabad'a indik. Otobüse bindik sonra. Otobüsün kapıları bozuk, giderken otomatik olarak açılıyor, şöför inip kapatıyor, 10 metre sonra yine bu durum tekrar ediyor. Neyse ben yine kahkahalarla gülmeye başladım. Şöför abi bana pis bir bakış attı, ciddileştim.
Indranil beni karşılamaya geldi. Şehir turu yaparak evine gittik. Bu noktada sizi hayal kırıklığına uğratabilecek bir şey söylemek istiyorum. Bizlere yıllardır ne kadar misafirperver bir halk olduğumuz söyleniyor ya, yalan o. Bir Tek Avrupa'yla karşılaştırıldığında belki doğru olabilir. Ama ben buradaki gibi bir misafirperverlik görmedim. Mumbai'de Sandipa ve Sanu beni hiç tanımadıkları halde inanılmaz bir şekilde ağırlamışlardı. Indranil  muhteşem bir ev sahibi olmasının yanı sıra bir de bileğimle ilgilendi. Buz torbaları, bandajlar falan derken şiş de inmeye başladı biraz biraz. Yine deli gibi yiyorum. Kendisi Sanu gibi çok yetenekli bir aşçı. Hintli erkeklerin %75'inin mutfağa girmediğini söyledi ama benim kaldığım 2 evdeki gözlemlerime göre %100 oranda mutfaktalar ve çok başarılar. İnsan nasıl teşekkür edeceğini şaşırıyor, kendi misafirperverliğini sorguluyor...
Bu ülkeden ayrılmayı hiç istemiyorum. Bangkok'a uçak biletim bu Pazar. Ertlemek istedim ama 10 Mart'a kadar uçaklar doluymuş. Ben de bir daha gelmek üzere 19 Şubat'ta yoluma devam etme kararı verdim boynumu büküp.
Haydarabad'da neler yapıyorsun diye sorarsanız, o da bir sonra ki yazıya...


Monday, February 13, 2012

Goa'da mahsur kalmak 2


Bu yolculuğa çıkmadan önceki en büyük korkularımdan biri Hindistan’da hasneteye gitmek zorunda kalmaktı, o da oldu. Ayağım daha iyi olmasına rağmen şişliğin inmemesi üzerine yolculuk planlarıma devam edebilmek için doktora gözükmeye karar verdim. Sabah taksiye atlayıp Lonely Planet’ta adı geçen bir hastaneye gittim. Beklediğimden daha iyi ve temizdi. Kalabalık da yoktu. Tabii benim temiz anlayışım çok değişti şu bir haftada. Genel olarak yerler hep kirli. Nedense şöyle sabunla güzel bir yıkamıyorlar. Süpürüyorlar üstün kötü tamam. Otellerde de bunu fark ediyorum. Neyse bir kadın baktı, röntgene yolladı. 1 saat falan 1 kişiyi bekledim. Biraz eski tekniklerle yapıyorlar bu işi. Ve çok emin olmamakla beraber sanırım röntgen odasının içinden geçerek personel tuvaletine gidiyorsunuz. Öyle acayip kokuların olduğu bir oda. Bu tuvalet mevzuu zaten başlı başına bir kompozisyon konusu. Bu konuda çok şey duymuşunuzdur da yeri gelmişken birkaç şey söyleyeyim. Temizliklerini su ve sol ellerini kullanarak yaptıkları için tuvalet kağıdı bulamıyorsunuz hiçbir yerde. Devamlı rulomla dolanıyorum. Bir de alaturka tuvaletlerin daha az gelişmiş versiyonu, yani yerde bir delik olanlar daha iyi de, turistlerin olduğu yerlerde alafranga tuvaletler koyup pisliğe pislik katıyorlar kullanmayı pek beceremedikleri için. Erkeklerin işi çok çok kolay. Yolda giderken solda sağda devamlı su döken adamlar görüyorsunuz. Öyle gizli saklı da değil, fıskiye gibi yapıyolar maşallah. Neyse hastaneye dönelim...
Röntgen çeken adam ayağımı bir sağa bir sola çevirdi acımasızca. Sonra doktora yolladılar. Temizliğinden şüphe ettiğim bir yatağa yatırdılar. Çok sevimli bir doktor amca geldi sonra, bağlardan biri zedelenmiş sanırım. İlaç verdi, sardı, “çok yürüme, buz koy” dedi, saldı.  Ben de rahatladım.   Artık Haydarabad’a doğru yollanmaya çalışacağım. Köyün maskotu oldum resmen. Herkes benim bileğim konusundaki gelişmeleri takip ediyor. Evet pek işleri güçleri yok. Neyse eğlendirdi bu durum beni. Hindistan’ı her şeyiyle yaşıyorum...

Sunday, February 12, 2012

Goa’da mahsur kalmak...


“Goa’dan çıkamıyorum” derken böyle olacağını düşünmemiştim doğrusu...Cuma günü için Hampi’ye tren bileti baktım, ancak Pazar’a yer bulabildim. Ben de biraz başka plajlarda vakit geçiririm diye düşünerek pek takmadım. Pılımı pırtımı toplayıp Lonely Planet’e göre buraların en güzel sahili olan Palolem’e doğru halk otobüsüyle yola çıktım. Otobüste tek yabancı benim, en arkada oturuyorum, muhteşem bir yeşilliğin içinden hoplaya zıplaya gidiyoruz, sonuna kadar da Bolywood müzikleri açık... Rüzgar ve kokular çarpıyor suratıma. Nasıl mutluyum anlatamam... İyi ki 800 rupi verip taksiye binmemiş, 30 rupi verip bir de bunu yaşamışım diye düşünüyorum... Neyse işte indirdiler beni bir yerde, “Buradan sal kendini aşağı” dediler. Ben de saldım. Sonuna doğru yoruldum, ilk gördüğüm yere yerleştim. Çok kötü etmişim. Oda resmen çürümüştü. Halbuki 50 metre daha yürüsem 2 dolar fazlaya cennet gibi odalar varmış. Neyse üşengeçliğimden oteli değiştirmedim de... Bana ders oldu.

Palolem muhteşem bir yer gerçekten. Bu kadar turistik olmadan önce tam bir cennetti büyük ihtimalle. İki tarafında kayalıklar olan bir koy, yine her tarafı palmiyelerle çevrili tabii ki. Ben yine plaj fotoğrafçılığı misyonuma başlamıştım ki Avusturyalı bir adamla tanıştım bir ineği fotoğraflarken. Aslında Goa’da çok Hristiyan olduğu için inek eti yeniyor ama yine de özeller hayvanlar. Yemek yerken bir bakıyorsunuz arkanızda bir inek,  lokantanın ortasında öyle kuyruk sallıyor...

Bir insan peşinden bir ordu getirebiliyor. 2 Fransız, 2 Avusturyalı ve bir Alman’la vakit geçirmeye başladım birden. Sırt çantalılar çok rahat, çok arkadaş canlısı, çok hoş sohbetler. Kimse üstüne alınmasın tabii de İstanbul’daki kapalı, yeniliklere ve yeni insanlara açık olmayan zihniyetten sıkılmışım. Rahatladım. Hindistan’la ilgili aksilikler hep gülerek anlatılıyor, bu ülkeyi özel kılan o kaos çünkü. O karışıklığı, renkleri ve aslında sizi devamlı kazıklamaya çalışsalar da içten insanlarla dolu sokaklarıyla apayrı bir dünya.  Ve pisliğin ve fakirliğin içinde inanılmaz tapınaklar, saraylar, binalar var... Düzensizliğin içindeki düzen... Gerçi  Hindistan’da doğmadıktan sonra Hindistan’ın sırrını çözmek imkansız gibi. Bir yığın din, bir yığın Tanrı, bir yığın gelenek... En az 6 ay geçirmek gerekir herhalde ufak bir fikir edinebilmek için...

Bu arada 1 aylık seyahatte olanlara dünya turundayım demek pek bir havalı oluyormuş, iyice bir şımardım zaten. Fransız kızlar çok az kaldılar, onlarla Hampi’de buluşmak üzere sözleştik, sonra da kraliçe arılığımı ilan ettim. Herkesi bir dünya turu hayali aldı. Türk olduğumu duyunca bir şaşkınlık geçirip, sonra da İstanbul’da oturduğumu öğrenince “Ah çok görmek istiyoruz” diyorlar kısa muhabbetlere girdiğim insanlar bile. Şeker dağıtır gibi email veriyorum. Turizm Bakanlığı’na sesleniyorum, bana ödenek çıkarsınlar. Neyse bu insanlar sayesinde eşyalarımı birilerine teslim edip rahat rahat denize de girebildim. Gerçi “Goa’da çok yılan var, geçen adamın birini yüzerken sokmuş çıkınca kurtaramamışlar, 5 çeşidi çok zehirliymiş ve nehrin denize boşaldığı yerlerde görülüyorlarmış” demeselerdi iyiydi . Tam da bir nehir ağzındaydık. Hafiften tırstım. Burdaki en önemli aktivite yine kayalıklara gidip güneşin batışını izlemek oldu... Yedik, içtik, bezdik... Biraz da etraftaki köylere doğru yürüyüş yaptık. Eşya taşımaktan yorulmuştum, iyice dinlenmiş oldum. Muhteşem de bir dolunay vardı. Bu gazla artık Hampi’nin altını üstüne getirmeye hazırım diye düşünmeye başladım.
Burada bir parantez açayım.  Goa’nın eğlence hayatını merak eden arkadaşlar vardı, onları da aydınlatayım. Koydan koya çok farklılık gösteriyor. Bazı koylar trans müziği eşliğinde ot içiyor, bazıları erkenden uyuyor, bazıları Rus mafyasını beslemek suretiyle para harcıyor, bazısı da barları ve alternatif partileriyle turistleri memnun etmeye çalışıyor.  Ama eskisi gibi değilmiş, artık müziği dışarıya 10’dan sonra veremiyorlarmış ve çok fazla uyuşturucu kontolü yapılıyormuş. O yüzden sakinleşmiş. Ben bilmiyorum bu kısımlarını tabii, sadece barda takıldım. Zaten bu ara yakında olacak seçimler nedeniyle alkol satışını 11’de durduruyorlarmış, 11:30 gibi bütün ışıklar sönüyor  ilginç bir şekilde. Hindistan’da hiçbir kurala uyulmazken buna uyulmasına şaşırdım. Seçimlerde Mart’ın bilmem kaçındaymış... İşte ilginç bir ülke...  Gerçi hesabı kestikten sonra da birkaç içki veriyorlar, onlar da barmenlere bahşiş kalıyor. Çoğu Nepal veya Butan’dan gelme. Suratlarından belli zaten, hafif çekli gözlü, daha bir sevimliler.  Ha bir de havayi fişeklere en az bizim kadar meraklılar burada, 20 dakikada bir fırlatıyorlar sahilden.

Hikayeme geri dönecek olursak Cumartesi günü, Pazar sabahı trene bineceğim yere doğru yola çıkıp, güneş ve kumu geride bırakmaya karar verdim. Avusturyalı çocuklardan biriyle yine muhteşem otobüslerden birine bindik. Ama kendisi 2 metre olduğu için çok komik bir vaziyette yolculuk yaptı, ben de dalga geçtim 1 saat boyunca. Aklıma da çok sevdiğim uzun boylu arkadaşım Çağrı geldi hep. Burada olsaydı ne güzel olurdu dedim.

Sonunda trene bineceğim Margao’ya ulaştım. Elimde 1-2 otel ismi vardı, oralara gittim, yer yok. Sonra belki başka yerler bulurum diye dolanmaya başladım. Ama ya ben kötü kısımlarına yürüdüm ya da çirkin bir şehir. Burası Panjim gibi değil, insanlar sokaklarda uyuyorlar, birileri devamlı para dileniyor... Öyle olunca ben de yakın bir plaja gidip sabah rikşayla gara gelmeye karar verdim. İşte bu duygu ve düşüncelerle yürürken ne olduysa oldu ve üzerime çıkmaya çalışan bir taksiden kaçmak suretiyle ayağım takılıp yavaş çekimde düştüm. Normalde dengemi sağlayabilirdim ama sırtımda 2 çanta yapamadım, yuvarladım ve bileğimi burktum fena halde. İşte o anda Hindistan’ın dilenmeyen, kazıklamayan insan yüzünü gördüm. Birden 10 kişi başıma toplandı, ayağımı kontrol ettiler, bana su aldılar, bir yere oturttular. Bir tanesi çıkıkçıyı aradı sanırım ama ulaşamadı neyse ki... Teşekkür edip acıya rağmen taksi bulabileceğim bir noktaya doğru yürümeye devam ettim. Bu arada kayboldum biraz.Ayağımın acısı arttıkça aptallaşmaya başladım. Neyse sonuç olarak Colva diye bir plaja ulaştım. Bilmiyorum moralim bozuk olduğundan mı, çok rezil bir yer gibi gözüktü gözüme. Hafta sonu olduğu için bir yığın erkek grubu akın etmiş, kalabalık... Tekrar bir taksiyle buraya ilk geldiğimde kaldığım plaja gittim. Bu sefer de saat iyice geç olduğu için kalacak yer bulmakta zorlandım. Gözümden acı ve çaresizlikle karışık birkaç yaş gelmesine de engel olamadım.  Neyse kendimi hızlı toparladım ve en sonunda çok pis olmayan bir yere yerleştim. Bir aile işletiyor, çok tatlılar. Bileğim 2 katına çıkmış... Eczaneye gidip sargı bezi temin ettim, sonra bir şeyler yiyip ufak tefek erzak  alışverişi yaptım ama her adımda ağrım artınca topallamanın da ötesine geçtim. Herkes devamlı “İyi misin?” “Otur biraz dinlen”falan diye sormaya başladı, “Gel dükkanımı gör” bitti. Yemek yediğim yerdeki garson çocuk beni motosikletiyle otele bırakmayı  teklif etti ama ben bir de motosikletten düşerim diye tırstım...  Ona da böyle dedim, gül gül bir haller oldu çocuğa, anlamadım, neyse...

Sonuç olarak Hampi bana zor gibi gözüküyor. Hala Goa’da mahsurum. Belki biraz ayaklanınca direkt Haydarabad’a uçarım ve arkadaşımın evinde kendime gelmeyi beklerim diye düşünüyorum. Bu da maceranın bir parçası ama bu kadar erken olmasaydı iyiydi... Biliyorum orada kar yağarken ben burada deniz, güneş ve yakışıklı Avrupalı turistlerden bahsedince kıskanıyorsunuz ama lütfen nazar değdirmeyin de Hindistan’dan 2 ayak üstünde ayrılabileyim...

(Bu yazıyı dün yazmıştım, bugün az biraz daha iyiyim, gölge bir yerlerde kitap okuyarak ve kuzenim Sinan’ın verdiği Japon çizgi filmserisini izleyerek geçireceğim zamanımı.)

Wednesday, February 8, 2012

Goa


Goa’ya trenle gidecektim ama bir gün daha beklemem gerektiğini öğrenince otobüs yolculuğu yapmaya karar verdim. Otobüsün kalktığı yeri buluncaya kadar da taksi şöförü tarafından yine dolandırıldım. Pazarlık konusunda çok kötüyüm, umarım ilerleme kaydederim zamanla.
Burada otobüsler klimalı veya klimasız olarak sınıflandırılıyor. Aslında aklınıza gelebilecek her türlü araç ve mekan için geçerli bu. Devamlı birileri yanınıza gelip “AC or Non AC madame?” diye soruyor. Klimalı otobüslerde bir de yataklı seçeneği var.  Ben cimriliğin dibine vurarak oturmalıyı tercih ettim, ertesi güne dizim gitti tabii. Neyse bindik başladık yola, dolmuş gibi her bir yere girdi çıktı, Mumbai’nin bin bir yüzünü gördüm. Çok üzücü, yolların kenarında aileler yatıyorlar, her tarafta ateş yakılmış. Ama kıyafetler hala o kadar renkli ki... Çok acayip bir dünya... 2 saatte falan şehirden çıkabildik, sonra ödemeli bir yola girdik. Neyine para verdik hiç anlamadım. Hep tek şerit, her bir yerden insan çıkıyor, aydınlatma falan yok. Neyse ki yolların kötülüğünden ve karanlıktan hızlı gidemiyoruz. Şöför de  8 saat falan hiç durmadan kullandı (Annecim merak etme abartıyorum blogum ilgi çeksin diye) Ben diyeyim 8 saat, siz diyin 12 saat... Önemli olan sapa sağlam geldim Goa’nın başkenti Panjim’e. Geldim de, sabah 5:40’da gelmem hiç iyi olmadı. Bana sabaha anca varırsın demişlerdi, şöför kamikazeymis harbi.   İndim karanlık, her yer kapalı. Zaten rezervasyon falan da yok, bir de kim alır beni o saatte içeri. Ne yapacağımı bilmememden kaynaklı stresli  dakikalar geçirdim. Çok arkadaş edindim ama ilgisiz davranınca uzaklaşıyorlar. İstanbul’a o saatte varmaktan daha güvenliydi tahminen. Sonra hava aydınlanmaya başlar başlamaz şansımı deneyeyim diye bir otele gittim. Önünde 2 tip oturmuş bekliyorlar, bir Kolombiyalı, bir de Japon. Japon’un gezmediği yer kalmamış maşallah. Avusturalya’da çalışmış 1 sene, onun parasıyla Avrupa’dan Hindistan’a her yeri gezmiş karadan. Şimdi Avusturalya vergi iade formunu dolduracakmış, oradan alacağı parayla da Afrika’ya gidecekmiş.  Ben de Avusturalya’da çalışmak istiyorum. Neyse otelde acayip bir mantık vardı çözemedik. Fiyat kişi başı. Mesela ben tek kişilik odada kalıyorum 6 dolara, 2 kişi aynı odada kalırsa 12 dolar vermek durumunda. 2 oda varmış sadece, diğer 2 yolcu erkek olduğu için kibarlık ederek oda paylaşmak durumunda kaldılar. 6 dolarlık oda nasıl derseniz, en son Paris’te kaldığım 50 euroluk otelden genel kalite olarak 1 puan kötü, güvenlik ve sempatiklik olarak 10 puan daha iyi. “Aman Hindistan’da dikkat et, iyi otelde kal, cimrilik yapma” demişti bana herkes, laf dinlemedim.  Şu anda da deniz kenarında 10 dolara, sıcak suyu ve TV’si bile olan bir odada, gayet rahat ve mutluyum.
Panjim çok şirin bir yer. Zaten Goa Hindistan’ın geri kalan kısımlarının aksine Portekiz sömürgesi olarak kaldığı için ülkenin genelinden farklı. İlk bir “ulan keşke İngilizler yerine bu adamlar tüm ülkeyi ele geçirseymiş” dedim, sonra caydım. Bir kere etrafta Hindu tapınakları yerine kiliseler var ve halkın büyük çoğunluğu Hristiyan. Eğer daha büyük bir alana yayılsalarmış gerçek Hindistan’dan hiçbir şey kalmazmış bugüne... Tabii kimse ele geçirmeseymiş en muhteşemi olurmuş... Şimdi kötü insan havası yaratmak istemem.
Buraya sevmemin nedeni bir kere fakirlik yok. Binaların hepsi düzgün, dilenen kimseyi de görmedim. Hatta zenginler sanki. Sanırım evde hissettirdiği için, Hindistan’ın ortasında Akdeniz vari binalar görünce de mutlu oluyor insan. Küçük yerleşimler var hep, hayat daha sakin, etraf inanılmaz bir yeşil. Tropik yeşili diye bir renk var mı? Kesinlikle olmalı... Yemekler de güzel... İnsanlar da daha bir güler yüzlü geldi bana. Refah seviyesinden belki.
Panjim’e dönelim. Panjim Goa’nın başkenti. Nehir kenarında bir şehir. Bütün gün dolanıp fotoğraf falan çektim ve bir gece önce uyuyamadığım için ara ara otele gidip kestirdim. Sonra da akşam müzikli tekne turuna çıktım, müziksizi olmadığından. Aldım 3 dolara biletimi, bindim. İlk duyduğumda yabancı turistlere yönelik sanmıştım, hiç alakası yok. Bir yığın yerli genç doluştu. Adamın biri animasyon yapıyor, daha çok İngilizce konuşuyor biz de anlayalım diye. Manzara inanılmaz bu arada, güneş palmiyelerin arkasından batıyor, biz Bolywood çakması müziklerle eller havaya yapıyoruz. Bir ara “şimdi sadece erkekler gelsin” dedi,  gülme krizine girmemek için fotoğraf çekmeye başladım. Batan güneşin 50 tane falan fotosunu çekmişim. Bizim Apaçilerin öğrenmesi gereken çok şey var. O gün de bu şekilde bitti...
Ertesi sabah Goa’nın güney sahillerine doğru yola çıktım. “Kuzeyi daha partili ama eski tadı yok, çok bozdu, sen güneye git” dediler söz dinledim. Benaulim diye balıkçı köyünden bozma bir sahile geldim. Balıkçılıkla ilgili bir şey göremedim gerçi... Deniz çok dalgalıydı, ondan da kaynaklanıyor olabilir. İlk önce biraz turistik köyün içinde yürüdüm, sonra gerçek köye daldım. O yeşilliğin arasında kırmızı toprak yollarda oyun oynayan çocuklar, köpekler ve yöreye özgüçiftlik hayvanları çıkıyor karşınıza. “Köydebaşka ne çıkabilir ki?” diyeceksiniz ama sanırım ben tropik bitki örtüsüyle yeni tanıştığım için bu kadar heyecanlanıyorum. Çiftlik hayvanı diye de genelledim kültürsüzlüğümden ötürü, kusura bakmayın. Şöyle ki siyah ufak bir yaratık gördüm “Ay ne tatlı domuz” dedim, sonra aynı siyahtan boğa benzeri bir hayvan gördüm,  “Aa o domuz değilmiş, bunun yavrusumuymuş?” dedim ve buna inandım. Sonra boğa yavrusu zannettiğim domuzun yarısı kadar bir domuz daha gördüm, ve benim yavrunun memeleri olduğunu fark ettim, anneymiş meğer... Neyse işte çok karışıktı...
Sonra kumsala gittim.  İnanılmaz geniş, upuzun ve beyaz kumlu bir sahil. Arka planda palmiyeler yine. Bu palmiyelerin hastası oldum, bizimkiler gibi güdük değiller. Bahçeme dikeceğim. Bir gün.. Neyse manyak bir rüzgar vardı, ama ben  yürüdüm,  abartmışım biraz, Hindistan’ın güney noktasına ulaşacakmışım neredeyse. Dönüşte anladım ne kadar salaklık yaptığımı. Sırtımda fotoğraf makinesi falan 10 kilo var. Ama o kadar huzurluydu ki... Zaten sakin bir plaj olarak biliniyor, hava da kötü olunca iyice boştu. Hindistan içinde insansız alan bulmak zor olsa gerek, ben buldum. Bir ara uzandım kumların üstüne (çantamın üstüne yattım korkmayın), uyumuşum. Kollarım kıpkırmızı olmuş İngiliz turistler gibi. Aha, ben de  İngilizim ya, hep unutuyorum. Sonra yürümeye devam ettim, gel git ne tuhaf bir şey, gel’i gördüm, giti gördüm. Su da ılık... “İyi ki buradayım” dedim.  Sonra da güneşi batırdım. Muhteşemdi... Doğru düzgün bir internet bağlantım olduğunda fotoğrafları koyacağım kısmetse. Sonra düşündüm, şimdiye kadar kaldığım 3 yerde de güneşin batışını izledim. Evde de yapabileceğim bir şey ama yapmıyorum. Sanırım yolda olmanın en iyi yanı, aslında her gün yapabileceğimiz bazı şeyleri nasıl hiçe saydığımızı; görmemeye, duymamaya, koklamamaya, dokunmamaya, tatmamaya başladığımızı fark etmek. Evet yola çıkalı bir hafta olmadan filozof da oldum işte...
Bu arada bende bir mango bağımlılığı başladı. Hiç de sevmezdim eskiden. Şimdi mango shake, mango suyu, kuru mango. Bir yere gidip de “Mango yok” derlerse yıkılıyorum yani o derece. Diğer meyvelerin de 2 katı fiyatı. Cimriliğime rağmen alıyorum. Evet hafiften tırlatmaya da başladım sanırım.
Tırlatmayı bilmiyorum da, kişiliğimde bazı değişimler oldu. Umarım geçicidir. Beni bilen bilir, devamlı etrafımdakileri düşünür, hatta bazen bu yüzden rahatsızlık da veririm. Mesela “ay müziğin sesi çok mu açık?”, “O benden önce gelmişti, yerini mi aldım”, “Çantam rahatsız ediyor mu yanımda oturanı” gibi. Burada kimse böyle şeyler düşünmüyor, sınırlar çok farklı. Bana yapılan hareketlerden rahatsız olmamak için ben de onlara aynısını yapmaya başladım ve hiç tepki vermediklerini fark ettim. Bu da elle yemek yemek gibi garip bir özgürlük duygusu veriyor insana. İnsanların önüne geçip, koca sırt çantamla falan ezebiliyorum. Japonya’ya kadar düzeltirim bu durumu umarım. Bir de tükürmeye başlamasam iyi olur. İğrendiğim çok şey yoktur aslında ama balgam olayı fena eder beni. Burada da çok sık duyduğunuz bir ses. Kültürel bir olay. Zaten böyle hiç olmayacak yerlerde, mesela bankanın içinde “tükürülmez bölge” falan yazıyor. “Do not smoke, do not spit”. Neredeyse her aracın arkasında olan “Horn please” , korma çalabilirsiniz yazısından daha komik bence bu.
Bilet durumuna göre Hampi'ye doğru uzayacağım bindan sonra. Önce yine çılgın bir otobüs yolculuğu yapmayı planlamıştım (şaka anne, uçak demek istedim)  ama bugün tanıştığım İskoç Hippisi bir amca tren yolculuğunun muhteşem olduğu konusunda beni ikna etti.
O değil de, Goa’ya gelmeyecektim bile, şimdi çıkasım yok...

Tuesday, February 7, 2012

Mumbai


Belçika’da çalışırken Hintli bir çiftle arkadaş olmuştum; Indranil ve Tulsi. Indranil’le aynı ofiste muhabbet etmediğimiz zamanlarda çalışıyorduk. Muhteşem yemekler yapıyorlardı bize karı koca. Bu yolculuğu planlarken de Indranil’le konuşmuştum. Mumbai’de universiteden arkadaşı olduğunu ve onların evinde kalabileceğimi söylemişti. “Ben sabahın köründe iniyorum, daha geç geleyim” dediysem de, “biz erkenciyiz, sen gel” dediler bana.  Neyse sabahın 6’sında ön ödemeli bir taksiye doğru yollandım. Yanımda 5 kişi, hepsi yapmadıkları bir takım servisler için para istiyorlar. Taksi şöförü de adresi anlayamadı bir türlü, bayağı bir turladık. Kendisi ya salaktı, ya da salağa yattı “Çok zorlandım bahşiş vermezsen gitmem” demek için. Nitekim telefonla adres sorduğumuzda hiç kendisi konuşmadı, hep arabayı durdurup başkalarına verdi telefonu, sonra da anladım diyip, 10 metre sonra başka yere sordu.  Neyse bulduk evi de bi şekil. Ufak ama inanılmaz huzurlu bir daire. Önünde derme çatma kulubeler var, balıkçı köyü diye tarif ettiler. Aslında önümüzde “slum” denilen ufak bir gecekondu bölgesi var. Çok alçakta kalıyor ama. Bizim önümüz deniz. Evde bir sürü müzik enstrümanı ve tropikal bitkiler var. Sıcacık bir yer. Hava da sıcak zaten. İstanbul’daki 0 dereceden 30 dereceye geçiş yaptık ama serin bir rüzgar esiyor denizden. Dolayısıyla tam bir mutluluk havası aslında. Bana tipik bir Güney Hindistan kahvaltısı yedirdiler. Bisküvi görünümünde sıkıştırılmış haşlanmış pirinç, hindistancevizi sütlü ve acı sebzeli  çorbamsılar. Evet çok kötü tarif ettim. Baharat patlaması oluyor ağızda. Sevdim ama biraz acı geldi.  Çok yorgun hissediyordum bütün gün yattım kalktım, denizin uzaktan keyfini çıkardım. Arkadaşlarını çağırdılar eve. Pazara gidip et aldık. Etleri asmışlar boy  boy, buzdolabı falan yok tabii. Cesaret edip alamam asla. Ama yedim çok da güzeldi. Tavukları canlı canlı seçiyorsun, oracıkta kesiyorlar. Tavuk almadık neyse ki.  Evin beyi muhteşem yemekler yaptı. Çok iyi beslediler beni. Çok tatlı bir çift zaten. İlk saniyede evde hissettim. Diyorum beni evlat edinin ama gülüp geçiştiriyorlar. İkisi de film endüstrisindeler. Bir Bolywood filminde oynamak nasip olmadı, ona yaniyorum...
Neyse arkadaşları geldi. Yedik, içtik. Hindistan’da yemek sağ elle yeniliyor. Ben de elimle yedim. Çok hoşuma gidiyor bu iş. Böyle soslu yemeği ilk defa Nepal’de elimle yemiş, daha önce yapmamama anlam verememiştim. Öğrenilen toplum kurallarına karşı gelmenin ilginç bir hazzı var. Superego’ya karşı savaş... Amerikalı bir adam vardı, o da eliyle girişti. Takdir ettim. Benim elim yüzüm yemek oldu tabii. Sonra Hint sigarası ikram ettiler. Ben tütün ürünlerine karşıyım (Sigara sağlığa zararlı) ama misafir olarak reddetmek olmaz diye 1-2 nefes aldım. Sonra da divanda sızdım.
Ertesi güne daha hareketli başladım. Uyandığımda ilk önce bir sivri sinek, sonra da kolumda bir ısırık gördüm. Bakalım neler olacak dedim. Kahvaltı ederken, “Hmm şey sıtma riski ne durumda burada?” diye sordum. “Seni sinek mi soktu? Oh God!” diye bir cevap aldım. Hafiften tırstım. Ben bekliyorum ki “Bir şey olmaz ya, sallama” desin. Neyse musonlardan sonra oluyormuş sıtma daha çok. “Bir şey olmaz sallama” dedi yani sonunda, ama inanayım mı bilemedim. Her tarafımı spreyledim Off’la.
Merak etmeyin devamlı evde pineklemedim.  Kendimi sokaklara attım sonrasında. Elephanta Island diye bir adası var Mumbai’nin. Orada mağara içinde 3 başlı Shiva var dediler, gidelim dedik. Aldım sırt çantamı gittim Gateway of India’ya, tekneye binmek üzere. Pazar olduğu için inanılmaz kalabalıktı. Çoluk çocuk yerli turist kaynıyor. Neyse bindik gittik. Giderken 1-2 fotoğraf çektim. Yanımdaki amca heyacanlandı, bana devamlı şunu da çek bunu da çek gibi önerilerde bulundu. Ben de ayıp olmasın diye bir yığın saçma fotoğraf çektim. Nasıl bir nem ve sıcak bu arada. Foşur foşur terliyorum. Bir yığında tırmandık mağaraya. Maymunlar  yeni yavrulamışlar, bir sürü yavru etrafta. Ama korktum çok yaklaşmadım.  Etkileyici bir tapınak gerçekten. Bu arada Hindistan’da tek başına kadın turist olmakla ilgili söylenen her şey doğruymuş. Beni rahatsız etmezler, onlar çıtır kızlara bakarlar diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Gerçi Türk erkekleri de turist kadınlara böyle davranıyor olabilirler. Bir kere hem kadın hem erkek gözünü dikip bakıyor. Birkaç adamın fotoğrafımı çektiğinden şüphelendim ama sonra ne saçma şey deyip üstünde durmadım. Derken tapınağın bir kenarında oturuyorum, bir adam yanıma geldi, durdu poz veriyor bayağa. Sanki beni oymuşlar mağarada. “Noluyoruz” derken arkamı döndüm, 5 tane daha herif de benim arkamda poz veriyor. Neyse kalktım hemen. Birçok facebook sayfasında yeni arkadaşlarımla fotoğraflarımı görebilirsiniz. İyi ki sarışın veya böyle güzel bir hatun değilim harbi. Günün ilerleyen saatlerinde de buna benzer olaylar oldu. Direkt evlilik teklif ediyorlar ama, çok namuslular. Neyse gülüp geçmek gerekiyor.  İnsan takarsa ciddi rahatsız olabilir.
Adadaki turu tamamlayınca tekrar teknemsi olaya bindim, yine sızmışım. Devamlı uyku durumundayım burada. Sonra da şehir merkezi denen alanda dolandım. İlk defa Hindistan’a geliyorum. Daha önce “civardan” olarak kabul ettiğim Nepal’e gitmiştim. Katmandu benzeri bir yer bekliyordum. Arka sokaklara gidince Katmandu’laşabiliyor ucundan.  Ancak burası bayağı büyük bulvarlı, koloni mimarili, bir yığın lüks arabının cirit attığı bir şehir ki, ben zengin kısımlarına hiç gitmedim.  Ayrıca Nepal sokaklarındaki gibi her adımda değişen koku ve inekler de yok (var da az sayıda). Oradaki büyüyü bulamadım. Ama daha yaşanır bir yer. Tropik iklim olduğu için her bulduğu aralıktan yeşil fışkırmış zaten. Çok büyük boş parkımsı alanlar var, insanlar daha çok kriket oynuyorlar veya piknik yapıyorlar. Biz de İstanbul’da 2 metre alan bulamıyoruz, neyse...
Şehir merkezi (en azından bir kısmı) sanat kokuyor resmen. Müzelerin yanı sıra açık alan sergiler, kitapçılar, galerilerle dolu etraf. Yalnız düşünün ki Paris’in sanat ruhunu Mahmutpaşa’ya taşımışınız, öyle bir görüntü var. Etraf işportacılarla çevrili. Sokaktan şeker kamışı suyu almamak için zor tuttum kendimi bu arada...
Çok sıkı güvenlik önlemi var sıkça patlayan bombalarından dolayı. Biz yine alışkınız aranmaya da, Avrupalısı, Amerikalısı nasıl tepki veriyor acaba. Açık alanlara girerken bile aranıp aranıp duruyorsunuz. Kıyafetleri de çok sıkıcı, insanın içini daraltıyorlar... Diğer herkes o kadar renkli ki! Bir de kız çocukları garip geldi.  Hepsinin saçları erkek kesimli. Etek giymediklerinde benim gibi “acaba burada erkek çocuklar da mı küpe takıyorlar” şeklinde saf düşüncelere kapılmazsanız, Hintliler kız çocuk doğuramıyorlar sanırsınız.
Böyle böyle geçirdim işte günü.  Bir ara kayboldum ama kaybolduğumu fark etmediğim için de yakışıklı bir sırt çantalıyı gitmesi gereken yönün tam tersine yolladım. Umarım başka bir yerlerde karşılaşmayız. İnsan da kafa bırakmıyor ki kornalar. Boş yolda bile, her saniye en az bir dat, bazen çok ama çok dat. (Eveet beyinsizliğim için de birilerini suçladım)
Eve dönmeden de hayatım da gördüğüm en güzel güneş batışını gördüm Mumbai sahilinden. Fotoğrafını çekemedim maalesef, ona biraz üzüldüm. Daha da güzelleri beni bekliyordur umarım.  Belki Goa’da... Nitekim su an oradayim... Bir sonraki konu Hindistan’da gece otobus seyahati ve Goa olacak zaten :)

Ve yolculuk başladı


Ilk Amman aktarmalı Mumbai’ye uçacağım. 3 Şubat sabahı uyanınca yatağımı öpüp veda ettim. Check-in yapana kadar da kalbim küt küt atmaya devam etti, sonra birden sakinleştim. (Sırt çantam 10 kilonun altında olmuş bu arada kendimi tebrik ediyorum.  İçinde fotoğraf makinesi ve netbook bulunan ufak çantam ondan daha ağır.) Duty free’den birkaç ufak son dakika hediyesi aldım evlerinde kalacağım arkadaşlarım için, sonra da wings lounge’a yayıldım. Börekler, çörekler ve bira... Konforumun fotoğrafını çekiyorum ki bloguma koyayım.  “Gidiyorum harbi be!” diyorum. Öyle keyiflendim ki bir an. Uçağa da 1 saat var. Telefonum çaldı. Helin. (Kendisi son gece ütümü bile yaptı sağolsun, muhteşem bir insan.) Ona durumumu anlatırken kafamı çevirdim ekrana, gecikme var mı diye bakıyorum.  İstanbul kar, buz.  Yuh, o da ne!  “Kapı kapandı” diye yazıyor. Yanlışlık vardır diyorum, Helin de öyle diyor.  Ama insanın içine düştü mü kurt, düşüyor işte. Birayı böreyi bırakıp koşuyorum kapıya. (Koşmadım, hızlı yürüdüm aslında “cool” imajım sarsılmasın diye.)  Neyse problem olmadı tabii ki, vaktiyle kalktı Royal Jordan. Bu arada Ürdün’lü bir kızla Türk erkeklerini çekiştirirken buldum kendimi körükte yürürken. Erkek arkadaşına gelmiş İstanbul’a. İnternette tanışmışlar. Bildiği bütün Türk erkekleri aynıymış (buraya yanlışlıkla “ayıymış” diye yazmışım ilk); TV izleyip, rakı içip, eşinden sevgilisinden yemek bekliyorlarmış. Üzüldüm kız için. Ama o problem değil dedi. Ürdün’ün erkekleri daha az maçoymuş ona göre. Haklıdır belki de. Ben yorum yapmadım. Bir de soyu sopu Konya’dan geliyormuş onu öğrendim. Ben de Konya’lıyım deyince, “O yüzden mi bu kadar iyisin” dedi. Neyse işte böyle kalktı uçak.
Doğuya gittikçe uçakta  cep telefonu olayı normalleşmeye başlıyor bu arada. Herkes konuşuyor, mesaj atıyor, zır zır çalıyor. Kimse de takmıyor. Siz de takmayın değilse bu ülkelerde her gün bir uçak düşerdi Allah göstermesin...
Ben bunları düşünürken çocukluğum ilk 5 senesini geçirdiğim şehre inişe geçtik. Duygulandım biraz. Alabildiğince çöl... Muhteşem gözüktü gözüme. Burada vakit geçirmeyeceğime sevindim ama. Hep aklımda eskisi gibi kalsın...
Dünyanın en sıkıcı havaalanına sahip Amman. Saatler saatleri kovaladı, sonunda “Bombay” diye anons yaptılar. Sonra her şey çok hızla gelişti, tuvalete girdim çıktım hızlıca, herkes kaybolmuş. Adamın biri “yallah yallah” diye bağırıyor. Koştum arkasından  ama kapı kapandı bu sefer harbi, otobüs kalktı. “Otur bekle dedi” neyse ki. Diğer kayıp yolcular da geldiler. Öyle heyecanlı yerleştik. Bir gece önce de uyumamışım. Uyurum şimdi dedim, yayıldım. Derken feci bir türbülansa girdik, hosteslere de oturun bağlanın dedi kaptan. 1 saat falan savrula savrula gittik.  Sarhoş gibi oldum, üstüne de şarabı ve yemeyi dayayınca resmen kendimden geçmişim. Salya sümük uyumuşum. İniş vakti gelince üzüldüm, neyse ki park yeri bekledik 1 saat kadar, ben hormalaya devam edebildim.  Sırt çantamın geleceğinden ümitsizdim ama geldi. Uyku tulumumu yürütmüş biri. O da işin nazarı olsun.

Thursday, February 2, 2012

And it starts...

So the adventure starts in few hours! Obviously I had to pack on the last day after midnight. My first stop is Mumbai but I'll have to change my flight in Amman, where I spent the first 5 years of my life. Probably I'll write some nostalgic nonsense tomorrow afternoon. Just ignore me :) Give it to my excitement. Soon adventurous and courageous Duygu will be writing here, not the coward one who has a stomach ache... Hopefully... :)


Haydi Bismillah...

Kar altındaki hazırlık çalışmaları, banka kuyrukları, yenilenen pasaport, sigorta, vize, alışveriş, aşılar, doktorlar, dişçi, İnci profiterol tüketimleri, ezberlenen bloglar, okunan kitaplar (bu konuya daha sonraki bir yazımda döneceğim), izlenen belgeseller, yol için hazırlanan müzik listesi,  İstanbul'un en soğuk gününde Nevizade'de bulunan veya tamamen kaybedilen kafa (tüm cengaverlere sevgilerimi sunarım ve de böreğe), kahlahlar kihkihler, doğum günü şenlikleri, birbirinden ilginç hediyeler  ve kebap rakı derken zaman nasıl geçti pek anlamadım. Son gece saat 12'de çantamı hazırlamaya başladım. Götürmek istediklerimin yarısından vazgeçtim sırtıma alınca, diğer yarısı mis kokulu, ütülü ve düzenli bir şekilde yerleştirildi. (Yarın her şey dağılmış, 4 güne de pis olacak) Yine de ağır. Biraz önce ayna karşısında "zavallı kız" suratları çalıştım. Bana acıyarak çantamı sırtlayacak delikanlılarla karşılaşmayı umuyorum. Yok öpücükle olmaz, helal süt emmiş bir Türk kızıyım neticesinde. 

Tüm gün herkes heyecanlı mıyım diye sordu. 
Evet. 
Saat sabah 4:30. 
Uykum hiç yok, midemde hafif bir yanma.
Bikinimi bulamadım, küçük kameramın şarj aletini de. 
Gözlüğüm de atmak üzere olduğum plastik bir torbadan çıktı uzun aramalar sonrası.

Yaş da 31 oldu. Terbiyesiz bir sayı bu Türkçe'de. O yüzden sevmiyorum hiç. 30 demeye devam edeceğim. Zaman zaman da 26... 25 çok klişe çünkü. Bakalım nasıl olacak. Dine imana geldim heyecandan. Haydi Bismillah... İlk durak Hindistan...