Monday, January 30, 2012

Birkaç teşekkür, bir özür...

"Hep birilerine teşekkür etmek için büyük başarılılar mı kazanmak gerekir?" sorusuna "Hayır" cevabını verdikten sonra, hazır da bir blog edinmişken, beni takip etmekte olan bir milyon kişinin huzurunda genel ve özel şükranlarımı sunmak istiyorum izninizle. Biraz duygusal bir yazı olacak kusura bakmayın.

Şunun farkındayım ki, 31 yaşındaki bir insan "Anne, Baba size bir şey söyleyeceğim" dediğinde, duyulması arzulanan şey "Evleniyorum", evliyse kişi "Çocuk bekliyorum" veya işi maddiyata vurursak "Beni müdür yaptılar" olur. Kimse "Ben dünya turuna çıkmaya karar verdim" gibi bir cümle beklemez ve çoğunluk duymayı da istemez. Çevremdekilere bu kararı açıkladığımda da genelde "Annenler dizlerini mi dövüyorlar?", "Pek memnun olmamışlardır herhalde", "Annen burada 3,5 tur mu atacak?" şeklinde yorumlar aldım. Ben genel olarak radikal kararlar vermeyi seviyorum sanırım.  Bu yolculuk gelmiş geçmiş diğer kararlarımın yanında hiçbir şeydir, mezedir. Nazar değmesin, herkes en yakın tahtaya vursun, ama çok anlayışlı bir ailem var. Beni ne kadar çok sevdiklerinin ve özellikle annemin yapı itibariyle endişeli bir insan olduğunun da farkındayım. Kendi hislerini geriye atarak çocuğunun mutlu olmasını istemek Türk aile yapısında pek rastlanan bir şey değil. "Şöyle böyle yap" yerine yolunu kendin çiz demek de. Ben lisedeyken bir Pazar babamla Fenerbahçe parkında yürüyüş yapıyorduk, sanırım üniversite planlarımdan bahsediyorduk. "Hayatta ne karar verirsen ver fark etmez, sakın 'pişmanım' deme" demişti.  Hayatımı hem pişman olmayacağıma inandığım bir biçimde şekillendirerek, hem de asla geriye dönüp "Ya şöyle yapsaydım keşke" demeyerek yaşamaya çalışıyorum o günden beri. Tüm destekleri için ne kadar teşekkür etsem azdır. 

"Kötü gün dostu" diye bir kavram var ya, kötü gün dostu olmak dünyanın en kolay işi. Bir omuz vermek, geçecek demek, kendi haline belki içten içten şükretmek, kötü anında birinin yanında olduğun için biraz gururlanmak, "o da bana bir gün böyle bakar" diye kendinden bile gizleyebildiğin duygular hissetmek çok çok kolay. Zor olan iyi gün dostu olmak, dostunun  için ondan daha çok heyacanlanmak, daha çok sevinmek. Ve benim böyle muhteşem arkadaşlarım var. Sağolsunlar. 

Eveet bir de bu yolculuk nedeniyle başlarına musallat olduğum bir grup insan var. Bu işi ilk düşünmeye başladığımda Barış'ın bloguna rastlamıştım google sağolsun. Çok büyük bir zevkle okudum, bir tur attım sayılır aslında. Hatta bir penguen fotoğrafını indirip masaüstü resmi yaptım. Ona bakıp bakıp bu yolculuk için heyecanlandım. Sonra kendisine attığım maillere sabırla cevap verdi ve yolda "kadın başına" olma konusundaki merakım için beni Özlem'e yönlendirdi. Özlem hemen telefon numarasını yollamış ve benimle gecenin bir köründe 40 dakika konuşmuştur. Telefon sonrası birçok konuda kafam allak bullak olmuş olsa da, "kadın başına" olmak konusunda minnacık bir tereddütüm kalmamıştır. 
Bu bloglara bir daldı mı çıkamıyor insan. Oradan oraya zıplarken de Efe'nin blogunda buldum kendimi. Çok eğlenerek okudum. Rotam da çok benzediği için o zamanki planımda, kendisini soru bombardımanına tutmaya başladım. Ne yazık ki Efe çakal çıktı, sorularımı sadece bira karşılığı cevap vermeyi kabul etti. Dedim "Ama param kalmıyor, sana bira alırsam Avusturalya'ya gidemem", hiç sallamadı. Bir de öyle bir içti ki Yeni Zelanda'yı da iptal ettim. :) Neyse geyik bir yana, işin gerçeği Efe Xanax gibi adam. (Yabancı arkadaşlarım bu cümlemi google translate'le çevirmeye çalışırlar umarım) Her soruma "her şey harika olacak" şeklinde cevap verdiği için, paniklediğim, ama paniklemiş olmayı kendime yediremediğim zamanlarda, sırf beni sakinleştirsin diye alakasız sorular sordum kendisine. Yolda bir sürü insanla karşılaşacağımı biliyorum, ancak bu sayede, daha yola çıkmadan çok güzel bir insan tanımış oldum. 

Bir de beni çok az tanıdıkları halde, ben soru sormadan, böyle bir yolculuğa çıkacağımı duyunca gittikleri ülkeler hakkında bilgi verenler, tavsiyelerde bulunanlar oldu. Arkadaşlar yapmasaydınız keşke, insanlık için yeniden umutlanmaya başlıyorum.  

Son olarak bir özür dilemek istiyorum. Sırf ben gitmeden boğazda Türk usulü kahvaltı edeyim diye, Pazar Pazar benimle Rumeli Hisarı'na gelip kendini feda ederek deli gibi menemen olsun, hellim olsun, bal kaymak olsun yemek zorunda kalan Ceyda arkadaşım, beni affet... 




Sunday, January 22, 2012

My round-the-world trip

In 2 weeks time, I will make real my lifelong dream and go around the world. Starting from Istanbul, by always going to east, I will hopefully come back in one piece in few months time. I have bought my RTW ticket and my main stops are Mumbai - Bangkok - Seul - Tokyo - Los Angeles - Toronto - Punta Cana - Lima - Buenos Aires and Sao Paolo. I will also travel by road and hopefully see more countries in Southeast Asia, Caribbeans and South America. I have already invited myself to some of your houses :) but if you want to join me or if you have any tips about the countries that I will see, please pleeaseee write to me.
I will  try to keep this blog in both Turkish and English. However I won't do any direct translations as I am waaay too lazy for that. We'll see how it goes :) I hope that you will join my trip with your comments and good wishes. :)


Rotam

Ana uçuş rotam şimdilik şu şekilde gözüküyor. İstanbul - Mumbai - Bangkok - Seul - Tokyo - Los Angeles - Toronto - Punta Cana - Lima - Buenos Aires - Sao Paolo - İstanbul. Güneydoğu Asya, Karayipler ve Güney Amerika'da karadan da yolculuk yapmayı hedefliyorum. Bazı arkadaşlarımın rotamın belli kısımlarına gelmek istediklerini biliyorum. Bana isteklerinizi mail atın :) Bu arada, adı geçen memleketlerde beni Tanrı misafiri olarak görecek tanıdıklarınız varsa, hiç çekinmeyin, hemen haber verin :)

En başında...

Çocukluk hayallerimizi yeterince ciddiye almayı bilmiyoruz. 15 yaşıma kadar düşlerimi şunlar süslüyordu:
- Dünyayı dolaşmak
- Sihirbaz olmak
- Kitaplarımın onlarca dile çevrilmesi
- Uzun rastaları olan bir adamla Jamaika'da hayatımı sürdürmek (Anne, baba merak etmeyin... Artık rastaya karşı pek bi sempati beslemiyorum)

Sonra büyümekle fazlaca meşgul olmaya başladım ve hayatın gerçekleriyle hayallerin örtüşemeyeceğini sandım. Yine de çok şikayet etmemem gerekir. 20'li yaşlarımın büyük bir bölümü, hala nasıl becerdiğimi bilmediğim bir şekilde, o ülkeden bu ülkeye taşınarak hareketlendirdim ve en azından monotonluktan uzak kalmayı başardım. Amma velakin devamlı ortam değiştirmek de bir yerden sonra anlamsızlaşarak gelecek kaygısına sürükleyebiliyor. 30'uma 3 kala bu duyguyla İstanbul'a döndüm ve yerleşik hayata geçerek sıradanlığın doruğunda bir yaşam sürmeye başladım. 

30 insanı ürküten bir yaş, en azından beni ürküttü. 24 yaşındayken bir gün "şu anda hayatımın en güzel anını yaşıyor olabilirim ve bir daha asla bu kadar mutlu olamayabilirim" diye düşünmüştüm. (Evet anı yaşarken nostaljisine kapılmayı başararak olayı mahvetmişim) İşin aslı şu ki, 30 yaşına girip de bu kehanetimin gerçekleşmekte olduğunu fark edince hafiften panik olmaya başladım.  Valla kanımdaki göçmenlikten mi, 5 yaşıma kadar 3 farklı ülkede ikamet etmiş olmanın verdiği bir yere ait olamama hissinden mi, kafamı hep bulutlarda gezmesini normal karşılayan burcumdan mı, beynimdeki nöronların birbirleriyle ilişkisinden mi, pek genç yaşımda Beckettt, Satre, Camus falan okuyarak "Neden varız?" bunalımına girmiş olmamdan mı (entellektüel bir hava vereyim dedim burç sonrası), yoksa (ve büyük ihtimalle) sadece beceriksizliğimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum, ancak ben gündelik hayata adapte olamıyorum bir türlü. Bunu kabullendikten sonra bari dedim, başka bir yol çizeyim kendime, gerçek hayata birkaç ay ara vereyim ve hala geçerliliğini koruyan ilk çocukluk hayalimi gerçekleştireyim. Belki yollarda bir yerlerde derdime derman bulurum. Bulamasam da olur ama, denemek bile güzel. Gurur duyuyor insan hafiften kendisiyle. Belki sonra da kitap olayını denerim, nitekim sakar yapım sihirbaz olmama her türlü izin vermez. 

En çok "Tek başına gitmekten korkmuyor musun?" diye soruluyor. Korkuyorum. Zaten korkak yapıda bir insanım. Yalnızlıktan değil de, beceriksizlikten çekiniyorum daha çok. Korkunun ecele faydası da var ayrıca, hiç anlamam o lafı. Korku duygusunun tek varoluş nedeni insanı ölümden korumak değil mi? Korkuyorum korkmasına da, bi yandan da pek de abartılacak bir yanı olmadığı düşünüyorım. Sonuçta o uçaktan o uçağa zıplayacağım, dünyanın etrafını bir deve sırtında dönmeyeceğim. Elbette RTW (dünyanın çevresini dönüş) biletimi almaya giderken "oley be", "napıyorum sahi ben?" gibi saniyede bir değişen hisler içerisindeydim. Derken, görmek istediğim bir işareti, görmek istediğim için gördüm. Metroda elinde bastonuyla oturan bir amcanın yanı boşalınca "Gel güzel kızım yanıma otur" diye beni çağırdı. (Gözlerinin bozuk olduğunu o zaman anlamalıydım aslında). Sonra anlatmaya başladı: "Ben hastaneden geliyorum. Tek bacağım yok. Bir kazada kaybettim. Ne oldu hiç tahmin edemezsin. Pikniğe gitmiştik memlekette. Ben dereden su almaya yürürken tepeden bir traktör yuvarlanarak geldi, bacağım altında kaldı." Benim içim cız etti ama o kadar neşeli ki amca, insan ne diyeceğini de bilemiyor.  Devam etti: "Hastanedeyken hiç aklı ermeyen insanlar gördüm, ben bir bacağımı kaybetmişim ne olacak ki? Ya işte, hayatın ne getireceği belli olmuyor... Gençlere diyorum hep, isteklerinizi ertelemeyin. Öğrenci misin sen?" İşte o an ben amcayı kucaklamak istedim konumuzdan alakasız olarak, amca ya ben 31 yaşında olacağım yakında. (Gözlerindeki bozukluğu kanıtlandı). "Neyse kızım Mecidiyeköy burası değil mi? İnmeliyim ben. Yolun açık olsun" 

İşte öyle bu amcanın bu konuşmasını ben bir işaret olarak kabul ettim, rahatladım. Yolum da açık olur umarım...