Saturday, November 24, 2012

Yolculuktan Geriye Kalanlar - Yükseklikle Barış

Sanırım bu yolculuk sayesinde bir fobimi yenmişim...

Yükseklik korkum üstüne çok yazdım takip edenlerin bildiği üzere. Döndüğümden beri de yükseklerle işim olmamıştı. Ta ki Braşov'a gidene kadar. (Yoksa oldu da ben mi fark etmedim bilmem). Tampa dağına çıkmak için teleferiğe bineceğiz. Ben dırdır ediyorum arkadaşıma "Korkacağım kesin bundan" diye. Baştan kendimi şartlıyorum ama yine de oraya çıkmama gibi bir opsiyonu değerlendirmiyorum tabii. Korka korka olsa da çıkıp manzaraya bakacağım. Hastayım ve huysuzum bir de o gün.... Neyse bindik. Ben de sıfır korku. "Pek korkunç değilmiş bu" dedim. Üstünde durmadım.

Geçen gün annemleyim. Bir noktadan manzaraya bakıyoruz. Annem "Ben o kadar yaklaşamayacağım" dedi. Ben de hiç panik yok. "Allah Allah ben de korkar mıydım bundan önceleri?" diye düşündüm. Ama çok yüksek bir yer değildi. Yine üstünde durmadım.

Dün akşam, manzarayı daha iyi göreceğim diye 14. katın balkonundan sarkarken buldum kendimi. "Ben neden korkmuyorum?" dedim arkadaşıma. "Brezilya'daki şelaleler sana iyi geldi herhalde" dedi gülerek...

Yükseklik korkusu öyle bir şey ki bilmeyenlerin anlaması çok zor. Birden bir güç bedenizi esir alıyor, kanınız çekiliyor, ciğerleriniz uyuşuyor ve hareket edemiyorsunuz. Büyük ihtimalle halen böyle bir gücün esiri olabilirim. Ama yükseklik bir fobi olmaktan çıkmış benim için...

Arjantin'deki şelaleler mi, Dominik'teki teleferik macerası mı, zipline'la Tarzancılık oynamam mı, Meksika'daki piramitler mi, yoksa Peru'da, İnka yollarında yapılan yürüyüşler mi beni iyileştirdi bilemiyorum... Belki de bunlardan bağımsız olarak, "Ay korkmuyor musun?" denilen bir işi becermiş olmamın tatmini beni bazı konularda daha cesur yapmıştır.

Bu yazıyı yazdım çünkü tek başına yolculuğa çıkmak isteyen ama korkularından dolayı çekinenlere hiç durmayın, gidin demek istiyorum... Yolculuk sırasında insan kendini zaten ölümsüz sanıyor ve bu sanrı demek ki tedavi de edebiliyor... (Çok abartmayın tabii)

İlk fırsatta kuğuların ve horozların arasından yürümeye çalışacağım... Bakalım o fobimi yenmiş miyim.... :S

Monday, October 1, 2012

Yeni Adresime Beklerim

Eveet ben bu yolculuğun içinde biraz takılıp kaldım sanırım. Döndükten sonra beyazlamış ve uzamış saçlarımla dolanma konusundaki ısrarım, ve iki günde bir yıkanmaktan renkleri solmuş kıyafetleri giymek hususundaki inadım da ancak bu şekilde açıklanabilir.

Hep aynı tür kabus görüyorum. Havalanına gidiyorum. İstanbul'a dönmem gerek. Dönemiyorum. Adımı yanlış yazdıkları, kapıyı bulamadığım falan oldu ama pasaport kontrolündeki memur bana hediye verecek diye uçak kaçınca sevgili bilinçaltımla bir konuşma yapma ihtiyacı hissettim. Bu durumu da arkadaşım Başak'la paylaştm. "Duygu bence sen daha geri dönememişsin, ruhun burada değil" dedi.

Ve kabuslarım bitti. (Umarım)

Yeni bir başlangıç zamanı. Taşındım, beklerim http://kahramanduduk.blogspot.com/

(Bu kadar "yeni yeni yeni" reklamından sonra yeni blogdaki ilk yazımı okudum. Yine sadece yolculuktan bahsetmişim, farkında değilim. Düdüğüm işte, affedin )

Wednesday, August 22, 2012

5 dakikada 166 gün...

Döneli bir ayı geçti...

Kendimi bir masalın içine girmiş de çıkmış gibi hissediyorum. Bir koku, bir şarkı, bir cümle bazen beni kilometrelerce öteye, tek bir andaki tek bir duyguya götürüyor. Gerçek mi rüya mı bilemiyorum...

Böyle bir ruh hali, hoşgeldin beşgittin muhabbetleri,  günlük kargaşa ve "Peki ya şimdi ne olacak" sorusu kafamda çalkalanırken "galiba tutunamayacağım" diye paniklemeye başlamıştım. Hiç tanımadığım insanlardan gelen destek mesajlarıyla coşup, köstek mesajlarıyla da yerin dibine giriyordum. Zaten kırılgan bir insanım, iyice hassas oldum anlayacağınız. Hatta hayatımda ilk defa uyku problemi çektim. Böyle delirmeye hiç gerek yokmuş halbuki. Yolun bana öğrettiği en büyük dersi, kendime gerektiğinde "dur" demeyi unutuvermişim...

Sonra durdum. Nefes aldım. Şimdi her şey yerli yerine oturuyor. İş güç bakmaya, Türkiye gündemine küfretmeye (gerçi bunu hiç bırakmamıştım), "ay saçım beyazlamış nasıl insan içine çıkacağım, kilo da aldım" gibi saçma dertlere üzülmeye, gideceğim bir konser için deli gibi heyecanlanmaya başladım. Boğazdaki yunuslar,  Selimiye koyunun şeffaf denizi, Ankara'nın bozkırı :) da bana iyi geldi sanırım. Deli gibi yedim içtim bir de üzerinize afiyet...

Hayat güzel yahu, şımarık üzüntüler için de çok çok kısa... Hem saçma bir romantik komedi izliyorsunuz mesela, John Cusack oynuyor. Daha önce rol aldığı High Fidelity geliyor aklınıza, oradan da kitabın yazarı Nick Hornby'ye uçuyor düşünceleriniz. Kütüphanenize dalıp kendisinin bütün kitaplarını halının üstüne seriyor, sonra da sevdiğiniz bölümlerin içinde kayboluyorsunuz. Evde olmak mutluluk veriyor... Size ait bir dünya çünkü ev. Küçük şeylerden keyif almak.... İçinde bulunduğum durumdan keyif almak... Bunlar için düşmemiş miydim yola? (Keşke Dosteyevski'den falan örnek verseydim ya, kültür seviyemi bir kez daha ortaya sermiş oldum, bir sonraki paragrafta toparlamaya çalışacağım)

Ama yanlış anlaşılmasın, "ev kadını"da olmadım. Ailemin sağlığı, huzuru dışında "kendin için tek bir dilek hakkın var" dense bir tur daha atmayı seçerim. Nick Hornby kitapları yerlerine kaldırılıyor çünkü. Koltuğumun daimi arkaşları Corto Maltese hikayeleri, Gregory David Roberts'ın Shantaram'ı, Özcan Yurdalan'ın Sarı Otobüs serisi bugünlerde. Bazen Hint ezgileri, bazen Carlos Gardel'in tangolarını dinleyerek gözümü tavana dikip hayali maceralar yaşıyorum...

Galiba en büyük korkum eski alışkanlıklarıma dönüp bu yolculuğu unutmak... Bunu engellemek için de yol boyunca çektiğim görüntülerden oluşan 5 dakikalık bir video hazırladım. Günde kaç kere izliyorum, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sigur Ros da güzel parça yapmış Allah için... Benimle 5 dakikada hızlı bir tur atmak isterseniz siz de, tıklayın alttaki linke... Sonra da toparlanın düşün yollara... Ne zaman gitti tren demeyin...






Wednesday, July 18, 2012

Bir Tur Atıp Geldim

Ve İstanbul... Keşke size uçak alçalırken nasıl romantik duygular içine girdiğimi anlatabilseydim ama uyuyordum. Ya da pasaportumu damgalayan genç kardeşimizin "Ooo Duygu Hanım hoş geldiniz, biz ailecek sizi takip ettik" dediğini yazabilseydim ancak o da kısmet değilmiş. Değilse biliyorum ki tüm Türkiye beni bekliyor heyecanla... Tanınmamak için güneş gözlüğüm ve Indiana Jones şapkamla çıktım dış hatlar terminalinden...  Ona rağmen magazinciler yakaladılar, başladılar soru yağmuruna tutmaya...


-Duygu nasıl hissediyorsun?
-İyiyim, biraz yorgunum... (Çok yorgunum aslında. Ama bünyem yolculuğun sonuna geldiğimi anlayamadı. Uçakta uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken "Nerede kalacağım şimdi" diye saniyelik panik yaşamam ve sonra "Eve dönüyorsun Duygu" diye kendime tokat atmam da bu sebeptendir. Yanımdaki aile biraz korkmuş olabilir. Ama ben de onların ciyaklayan çocuklarından korktum. Her neyse gözlerim kapansa da yerimde duramıyorum. Ama salak gibiyim. Bön bön bakıyorum. Beynim "off"a almış kendini de kemiklerim otomatik olarak yol almak istiyor sanki.)

-En çok nereyi sevdin?
-Los Angeles hariç her yeri çok sevdim. (Bu soruya belki bir ay, belki bir yıl sonra, ve yine BELKİ bir yanıt verebilirim. Şu anda tüm yaşadıklarım birbirine girmiş durumda. Bu yolculuğu parçalara bölmek imkansız gibi geliyor. Umarım bu tip seyahatlere çıkma fırsatını yeniden bulurum da,  "Hangi seyahatini daha çok sevdin" gibi sorulara cevap vermem gerekir.)

-Değiştin mi?
-Bilmem, zaman söyleyecek. (Nasıl değişmemiş olabilirim ki? Kendime daha çok güveniyorum bir kere. Karşıma çıkan her engelde "Tek başıma dünyayı gezdim, bundan mı çekineceğim?" diyebileceğim. Hayalimi gerçekleştirmiş ve çok yer görmüş olmanın gazıyla ukalalaştım ayrıca. Arkadaşlarımı şimdiden uyarayım.  Daha iyi bir insan oldum ama...

Gözlerimi kapatınca Hindistan'da yürüdüğüm bir sokağa gidiyorum bazen. İki tarafında yerde insanlar yatıyor... Ve çöpler... Ve yüzlerinde açlık... Ve bu durumda bile ben yuvarlanınca bana yardım edişleri... Güler yüzleri... Kirli ama rengarenk ve uyumlu kıyafetleri... Ve güzellikleri... Ve kaosun içindeki düzenleri... Veya Kamboçya'da koşup oynarken mayınlara basarak sakat kalmış çocukları düşünüyorum. Bir ülkenin kendi kendini yok etme girişimini... Ağaçlara vurularak öldüren bebekleri ve hala yağmurdan sonra toprağın üstünde beliren kemikleri... Tüm dünyanın gözlerini kapadığı bu katliamda ülke nüfusunun en az üçte birinin korkunç şekilde öldürülüşünü... Ve bu acı dolu yakın geçmişe rağmen insanların güler yüzünü kaybetmeyişlerini... Yüzen evler arasında köylülerle yaptığım nehir yolculuğunda el sallayan çıplak çocukları... Sonra dünyanın öbür ucunda, Peru'daki Titikaka gölünde gördüğüm yüzen adaları düşünüyorum. Yaklaşık 4000 metre yükseklikte yoklukta verilen yaşam mücadelesini... Evinde kaldığım köylülerin yaşamlarındaki sadeliği... Ve sömürgeciliğin korkunç yüzünü... Yapılan soykırımları...  Bir memlekette "Neden hiç yerli tipli insan yok?" diye sorduğunuzda aldığınız insanlıktan nefret ettiren cevapları... Ve bütün bunlara rağmen dünyanın her tarafında hala "Beyaz" rengin ne kadar önemli sayıldığını... Sonra su bulamayan insanların yanına kurulmuş süslü binaları... Ve bu süslü binaların sakinlerinin su bulmaya değil insanları yollamaya yönelik arayışlarını... 

İşte gözlerimi kapadığımda bütün bunlar kafamda dalgalanıyor. Tüm hüzünlerden bir parça içime aldım. Böyle bir yolculuğa çıkan her normal vatandaş daha iyi bir insan olur, buna eminim. Çevremdekiler farklı düşünebilirler ama... Daha önce herkesin problemini kendime dert eden ben, bütün gördüklerimden sonra minik detaylara vahlayarak kendimi hırpalamanın gereksiz olduğunu fark ettim. Çünkü dünya iyi insanların çoğunlukta olduğu ama kötü insanlar tarafından yönetilen bir yer. Ve ilerlemek için ilk önce bunları birbirinden ayırmak, sonra gereksiz hüzünlere "hayır" diyerek önemli problemlere doğru yürümek gerekiyor. İnsanoğluysa genelde bunun tersini yapmaya meyilli. Hem daha kolay olduğu, hem de kendini daha çok sevdirebildiği için...

Başka ne konularda değiştin derseniz, sakinleştim. Sanki daha önce içimde bir savaş vardı, şimdi durdu. Hayatı akışına bırakmak gerektiğini anladım. Bazı özelliklerimi hiç sevmiyor, değiştirmek için çok hırpalıyordum kendimi. Buna bir son verdim. Kendimi olduğum gibi kabul etme yönünde en azından bir adım attım.

-Aman ne güzel yaptın. Peki kendinle ilgili daha önce bilmediğin, yeni keşfettiğin bir şey?
-Vahşi hayvanlara karşı olan sevgim ve salaklık boyutundaki korkusuzluğum.

-Hiç eve dönmek istedin mi?
-Hayır. (Bu yolculuk her zaman çok kolay olmadı. Bazen çaresizlikten, bazen yorgunluktan, bazen kızgınlıktan gözyaşlarıma engel olamadım. Arada durup "Ulan ben neredeyim?" diye sordum. Küflü odalarda uyudum. Ama hiçbir zaman geri dönme fikrini aklıma getirmedim. "Bunlara sonra gülerim" dedim. Kötü anımda yanımda duran insanı tanıdığım için mutlu oldum. Bir sonra göreceğim yerleri hayal ettim. Bunların da yolculuğun bir parçası olduğunu zaten daha en başında kabullenmiştim. Macchu Picchu'dan inerken ayak tırnaklarım morardı mesela. Acıma bakarak "Olsun bunu gördün ya, ayak tırnakların da düşsün, ne yapalım" dedim. (Ama düşmediler)

-Böyle bir yolculuğa çıkmayı düşünenlere önerilerin var mı?
-İmkanınız varsa hiç durmayın çıkın. İmkan derken parayı kastetmiyorum. Ben biraz şımarık dolandım ama parasız pulsuz o kadar çok genç dünyayı geziyor ki! (Genç de değilim zaten)... Birçok ülke vize de istemiyor. Eğer pasaport alacak durumunuz varsa maddi imkanlar dert olmamalı. En azından dürüst olarak şu soruyu cevaplayın "Beni engelleyen gerçekten içinde bulunduğum durum mu yoksa korkum mu? Ben ki çok korkak yapıda biriyim, bu işin içinden çıktım. Kafamın bu kadar havada olmasına rağmen tek parça olarak döndüm. Herkes yapabilir.

-Bundan sonra ne yapacaksın?
-Bakalım...

-Başlarken birçok insana teşekkür etmişsin, bitirirken teşekkür etmek istediğin kimse?
-O kadar çok ki! Aileme bir kere daha teşekkür etmek istiyorum mesela. Beni özgür bıraktıkları için.. Her şekilde bana destek oldukları için... Ve beni devamlı merak etseler de bana çaktırmadıkları için... (Meksiko ve Rio harici, ama o kadar da olur. :)
Sonra beni en iyi şekilde ağırlayan arkadaşlarım Sandipa, Sanu, Indranil, Tulsi, Elsa, Martin, Masako, Suna ailesi, Tuck ailesi, Hilda ve Andreia'ya,
Ve bana katılmak için onca yol uçan Helin ve Ceyda'ya...
Ve yol boyunca tanıştığım güzel insanlara...
Ve bloguma tıklayarak benimle yolculuk yapan herkese ... Onlar sayesinde hiç yalnızlık çekmedim.

-Peki Duygu, iyi dinlenmeler o zaman.


İşte böyle, röportajımı verip annemi kucakladım. Sonra da eve gittim. Yatağım ne rahatmış! Su da sıcak akıyor :) Küçük şeylerin değerini daha iyi anlıyorum. Şimdilik blogumu takip etmeye devam edin! Daha koyacağım fotoğraflar var. Ve belki söyleyeceğim birkaç şey de olur...

Hayalimi gerçekleştirirken yanımda olduğunuz için bir kez daha, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!...



Sunday, July 15, 2012

Bitirirken...

İstanbul'daki son gecemde yazdığım yazıyı okudum - Haydi Bismillah.  O zamanki heyacanıma gülümsedim.  Şimdi de bir şeyler karalamak istiyorum ama ilk defa bu kadar zorlanıyorum.
Beş buçuk ay hem çok hızlı hem çok yavaş geçti. Yoldayken başka bir boyuta geçiyorsunuz, zaman kavramı farklılaşıyor. Öncesi nasıldı unutuyorsunuz.
Yarın İstanbul'a doğru yola çıkıyorum.
Aileme sarılacağım, arkadaşlarımı göreceğim, şimdi değerini daha iyi anladığım İstanbul'a kavuşacağım için mutluyum.
Yolda olmanın verdiği özgürlük duygusundan, sürprizlerden, farklı dünyalardan uzaklaşacağım için de üzgün...
Ve yorgun...
Ve gururlu...
Ve meraklı...
Ara ara da hiçbir şey hissetmiyorum bu durumla ilgili.
O zaman bana iyi yolculuklar!

Friday, July 13, 2012

Rio de Janeiro - Tepeler, Plajlar ve Favelalar...

Evet Rio maceralarımı yazmamak için  çokça bahane ürettiğimi fark ettim. Farkındaysanız 2 yazıdır kendisini övüp size sevdirmeye çalışıyorum. Özellikle aileme. Nitekim bir hafta önce...
Annem: Bundan sonra nereye gideceksin?
Ben: Rio'ya
Annem : Rio'ya?
Ben: Hı hı
Annem: Tek başına mı?
Ben: Hı hı
Annem: Kaç gün kalacaksın? (Kaç gün merak edelim?)
Ben : Henüz bilmiyorum (Merak etmeyin)

Rio'daki ilk günüm...
Annem : Bak tek başına gezme, turlara katıl, iyi bir yerde kal, cimrilik yapma
Ben: Hı hı, fotoğraf makinemi yanıma almadım (Tedbirliyim)
Annem : Bak orası tehlikesiyle meşhur.
Ben : Ama o turistleri ilgilendiren bir durum değil. Genelde uyuşturucu işindekileri doğruyorlar (Evet kullanmamam gereken bir kelimeydi)
Annem: Turlarla gez tamam mı? (Hala "tamam" demedin, bekliyorum)
Ben: Hı hı, merak etmeyin.

5 dakika sonra
Babam: İyi misin?
Ben : Evet evet iyiyim gayet
Babam : Tama kendine dikkat et oralarda
Ben: Hı hı

(Babalar daha az konuşur bildiğiniz gibi)

Neyse işte bu konuşmalardan sonra ben pek söz dinlemedim. :( Ancak hep sora danışa hareket ettim ve son gün dışında fotoğraf makinem hayvan gibi olduğundan yanımda taşımadım. (Aslında böyle durumlar için bir de ufağını bulundurmak gerek. Tek kullanımlık bakındım ama göremedim, telefonumla çektim) Önemli olan "Turistim" diye insanların gözüne sokmamak, altınlarla gümüşlerle dolanmamak ve rahat davranmak. Bu şekilde sokaklarda elinizi kolunuzu sallaya sallaya yürüyebilir, otobüslere, dolmuşlara binebilir, gerçek Rio'yu daha yakından tanıyabilirsiniz. Beni zaten Brezilyalı sanıyorlar ağzımı açmadıkça, çok sarışın değilseniz siz de Brezilyalı damgası yersiniz.  Bunun tek kötü yanı devamlı birilerinin muhabbete girmeye çalışması. Ben de hödük hödük bakıyorum... Bir de bu şehirde Lima'nın ve Meksiko'nun tersine (ve hatta İstanbul'un) taksi güvenli. Kendinizi kötü hissettiğiniz an durdurun sarı araçlardan birini, otelinize geri dönün... Ve yine İstanbul'un aksine, kadın turist olduğunuz için iki de bir tacize uğramıyorsunuz. Buranın kadınları hem çok güzel, hem de istedikleri gibi giyinme özgürlükleri var. Devletimiz gelip el atarsa iyi olur. Biraz inceledim adamların bakışlarını. Mesela işi gereği çıplaklığı biraz abartmış bir hanımcağızın üzerindeki iki parça kumaş sadece vücudunun zaten iri olan iki yerini daha da büyütüp kaldırmaya yarıyor. Dibinden geçen adamların en ufak dikkatini çekmiyor. Bu gözlemlerimi "kadınlar bizi tahrik ediyor, o yüzden taciz ediyoruz, hepsi onların suçu" diyen dallama ötesi "biip" "biip"lerin burun deliklerinden içeriye sokasım var. Düşünürken sinirlendim ağzım bozuldu, kusura bakmayın.

Benim yaptığım turistik aktivitelere gelelim. Şu meşhur İsa heykeline gitmekle başlamıştım maceralarıma. Çünkü kaldığım hostelim dibindeydi ve sabahın köründe geldiğim için check-in yapamamıştım. Manzara inanılmaz. Bir milyon fotoğraf görseniz de yetmez, gitmeniz gerek. Ama İsa heykeli neden dünyanın yeni harikalarından biri sayılıyor anlam veremedim.


Gerçi 3 yazıdır kendisinden bahsettiğime göre bir hikmeti var..  Çıkabileceğimiz başka bir tepe daha var. 55 real bayılarak teleferikle Rio'nun başka bir simgesi olan Pao de Açucar'ın zirvesine ulaşmak mümkün. Teleferikle aram iyi değil benim.


Biraz başım döndü. Manzara yine muhteşem. Bir de tam önünüzden uçaklar keskin bir dönüş yaparak alçalıyor ve iniyor. Sanırım bir saatten fazla uçakları izledim.

Elbette Copacabana ve Ipanema plajlarına  bol zaman geçirdim. Özellikle gün batımında ikisi de muhteşem oluyorlar. Havanın kötü olduğu zamanlarda her 50 metrede bir adamla karşılaşıyorsunuz. O zaman doğanın keyfini çıkarıyorsunuz. Güneşliyken de iğne atsanız düşmüyor. O zaman da kalabalığın keyfini çıkarıyorsunuz. Her telden, her gelir grubundan, her ırktan insan var. Normali, turisti, delisi, fahişesi, hırzısı, uykucusu hepsi çoluk çocuğuyla sahilin keyfini çıkarıyor. Hep beraber voleybol oynanıyor, iplerin üzerinde yürünüyor, dalgalarla boğuşuluyor. Ben Copacabana'yı daha çok sevdim. İki plaj da halk plajı ama Copacabana daha geniş ve daha renkli geldi. Ipanema semti buranın Etileri. Bir yığın  yeme içme mekanı ve pahalı dükkan bulabilirsiniz. Keyifli aslında da Rio'nun gerçeğinden uzak... Yine de kesin gidilip görülmeyi, güneş orada batırılmalı... Ayrıca çok güvenli olduğundan birçok kalacak yer de Ipanema'da. Bir de bu şarkı gelsin o zaman size...


Neyse "hiç mi korku dolu anlar yaşamadın?" diyeceksiniz. Korku denemez de bir gün biraz panik oldum. Buranın bir tepe üzerine kurulu Santa Teresa diye bir semti var. Rio'nun Cihangir/Galata'sı diyebiliriz. Akşam "cool" takılıp iyi müzik dinlemek, gündüz de manzaranın tadını çıkararak eski sokaklarda güzel evlerin arasında güvenli bir şekilde yürümek için ideal. Yalnız ben biraz fazla gaza geldim. Semtin şehir merkezine yakın tarafında Şili asıllı bir artistin emek emek seramiklerle, aynalarla süslediği merdivenler var. Onu bulayım derken kayboldum, dağ tepe yürümem gerekti. Ama burada sorun yok. Geri döndüm. Bu sefer otobüse bindim, Rio Katedrali'ne gittim. Hiç gözünüzün önünde eski bir bina canlanmasın. İnternetten çaldığım fotoğraflara bakabilirsiniz. 


Ve bu demir yığını hayatımda gördüğüm en büyülü dini mekanlardan biri. Neyse "vay anasına" falan diyerek dolandım içinde. Sonra haritaya baktım hazır kutsal alandayken. Benim merdivenler çok yakın. Yine kayboldum tabii. Yalnız bu sefer kaybolduğum sokaklar pek tekin görünmedi gözüme. Sokakta tek başına oturan üstü başı dağılmış pek çok adam vardı. Ve çöp yığınları. Baktım polis turluyor. Rahatlamaya çalıştım. Yine bütün sakinliğimle yürüyüp merdivenlere ulaştım.


Sonra da aynı gazla otele kadar tırmandım (ciddi bir yokuş). Ama o kadar da sakin değilmişim. Artık nasıl yürüdüysem 2 gündür bacağım ağrıyor. Neyse kaybolduğum alan Centro - Lapa arası. Lapa geceleri inanılmaz renkli olan, milletin sokakta dans ettiği, gidilesi bir yer. Ancak gündüz çok tenha. Ana caddesinde problem yoktu da, ara sokaklar kötü... Belki de bana öyle geldi.

Son günümün önemli aktivitesi de favela turuydu.


Evet en sonunda bir tura katıldım. Beklediğim kadar ilginç değildi ama yine de bayağı bir aydınlandım. Hayatında gecekondu görmemiş batılılar şaşkın şaşkın baktılar. Rehber uzun uzun Brezilya'daki gelir dağılımın adaletsizliğini anlattı. Sonra 70000 kişinin yaşadığı en büyük favelaya gittik. Her tarafta elektrik kablosu var ve hepsi birbirine girmiş durumda. Nasıl bir sistem anlamak zor. Evler de böyle iç içe. Sokak yok zaten. Favalelar tepelere kurulduğundan labirent gibi dar merdivenlerden ve tünellerden geçerek ulaşım sağlanıyor. Biraz orta çağ mimarisini andırıyor ama o zamanın insanı altyapı ne demek biliyormuş. Bunların en büyük problemi kanalizasyon ve çöp... Değilse her evde uydu bile var... Tepeden favela manzarası çekebileceğimiz bir yerde durduk. Aşağıda bir okul var. Hıyar Amerikalı bir kız "Bu özel okul mu?" diye sordu. Rehber şaşkınlıktan cevap veremedi. Üniforma giydikleri için sormuş, onlar da öyle çünkü. Kıt beyinli, insanlar çöp içinde yaşıyorlar, ne özel okulu... Buranın biraz ana caddesinde takıldık. Sonra başka bir favelaya gittik. Turdan kazanılan parayla desteklenen, çocuklarının okul sonrası zaman geçirmesi için açılan bir merkezi gezdik. Sonra da favelanın içine daldık. Bu favela hükümet tarafından tanınmakla kalmamış, aynı zamanda örnek bölge olmuş. 




Çeteler de çöpler de temizlenmiş. Evler aynı evler tabii... O ara sokaklarda çete savaşı arasında sizlere ömür olmak harbi çok kolay. Bizi silahlı adamların dolandığı favelalara götürmediler tabii. Ama durum daha iyiye gidiyormuş. Artık işçi sınıfını kilometrelerce öteye atamayacaklarını, favelaları yıkmaya çalışmak yerine bir şekilde yaşanılır alanlar haline getirmeleri gerektiğini anlamışlar. Bazılarında polis merkezleri bile açmaya başlamışlar. Büyük favelada bir ara Mcdonals bile açılmış da, önünde çete savaşı çıkınca tırsıp kaçmışlar. Aynen Mumbai'nin slumları gibi Rio'nun favelaları da çok ilginç alanlar. Okumuş etmiş ama iş bulamamış insanlar da buralara yerleşiyor. Yepyeni bir başlangıç yapmak isteyenler de. Kimsenin hayat boyu biriktirilen kağıt parçalarıyla, bilgisayar kayıtlarıyla ilgilenmediği bir yer... Düzen dışı düzen... Şehir içinde şehir...

Bu arada Rio'da konaklama çok pahalı. Normalde otelde kalacak adam bile dorm tipi yerleri tercih ediyor. Herhalde o yüzden sezon dışı olmasına rağmen tüm eğleceli/iyi/merkezi hosteller doluydu. (2 gün öncesine kadar hala yer bulunabiliyordu ama) Sadece benim gibi son ana bırakmayın derim. İki ayrı yerde kaldım. Florianapolis'teki rehberden sonra hostellerin bir tanesinin sahibi de yarı Türk çıktı. Merak etmeye başladım. Buraya toplu bir göç mü olmuş? Kimler, neden gelmişler? Bu konuyu dönünce işsiz kalırsam derinlemesine araştıracağım. 


O değil de yarın Sao Paola'ya gidiyorum... Son durak...













Rio - Suyun Neresi Tuzlu, Neresi Tatlı, Belli Değil...

Rio de Janeiro...  Rio Portekizce nehir demek. Portekizliler buraya ilk geldiklerinde Rio körfezini nehir ağzı sanmışlar, o yüzden böyle isimlendirmişler. Bunu daha önceden merak edip araştırmış, sonra da kendi kendime bayağı bir hihoho sesler çıkartarak gülmüştüm. Ama komik değil. Bu şehir sizi her zaman kandırmaya hazır çünkü... Suyun neresi tuzlu, neresi tatlı, belli değil.


Plaja gidin ve etrafınıza bakın. 2 adam göreceksiniz. Birisi bin senelik mayosuyla güneşleniyor, öbürü son moda sörfçü şortuyla sahilde sportif faaliyetlerde bulunuyor. Hangisi daha zengin? Bilemezsiniz... Paralı insanlar dikkat çekip telef olmamak için özensiz giyinirken, buranın meşhur favela (gecekondu) gençliği her cins insanın karıştığı tek yerde kimliğini belli etmemek adına iyi bir şort (veya çakması) edinebiliyor. Kim fakir, kim zengin, belli değil... 


Sonra favela halkı bedenini satarak, uyuşturucu pazarlayarak, çalıp çırparak yaşıyormuş fikri yerleştiriliyor kafanıza. Aynı zamanda bu halk deli gibi eğlenip istediği gibi sevişiyormuş diye düşünülüyor. Orta sınıf ve zengin kesim de dinine pek bağlıymış sanıyorsunuz. Çünkü büyük ve süslü kiliseler hep tıklım tıklım. Haçlı kolyeleri takmayı pek seviyorlar. Bir de dev bir İsa heykeli var gökte... Favelalardaki kilise sayısı diğer bölgelerdeki kilise sayısını onlarca (yüzlerce değilse) katlıyor halbuki. Kim dindar, kim değil, belli değil...


Bir de işin tehlike boyutu var. Favela halkının güvenliği organize suç tarafından sağlanıyor. Evet çete kavgasında kimvurduya gitme tehlikesiniz var ama onun haricinde kapınız sonuna kadar açık uyuyabiliyorsunuz. Kimse kılınıza dokunmuyor. Bu "özel güvenliğin" silahları polisinkinden daha iyi... Ayrıca polisinde kimin için çalıştığı da belli değil... Anlayacağınız neresi tehlikeli, neresi güvenli, belli değil... Kim dost, kim düşman belli değil... 


Bu liste de böyle uzar gider... Rio eminim insanı her gün farklı şekilde şaşırtabilir, kandırabilir, dalga geçebilir... Muhteşem manzarasıyla hipnotize edip cebinizi saniyesinde boşaltabilir... Caipirinhalarıyla en utangaç insanı sokakta dans ettirebilir... Vahşi denize bakıp hüzünlenen adamı, dalgalarla oynayan gençlerin çığlıklarıyla güldürebilir.


Bu yazıya maceralarımı yazmak üzere başlamıştım ama Rio'nun ruhunu anlatmaya çalışmaktan kısmet olmadı gördüğünüz gibi. Çünkü sanıldığı gibi bir yer değil...











Thursday, July 12, 2012

Rio'da Nasıl Erdim veya Eremedim?

Bütün gün yürümüşüm. Hostelin terasında kimse yok. Hamağa uzanıyorum. Elimde buz gibi bira. Yeşil tepelere bakıyorum. Tepelerden birine meşhur Kurtarıcı İsa kurulmuş. (Hani şu dünyanın 7 yeni harikasından biri olan) Bulutlar önce kafasını, sonra tüm vücudunu kaplıyor. Serin bir rüzgar esmeye başlıyor. Üşüyorum. Odaya gitmeye üşendiğimden hamağın kenarlarına sarılarak ısınmaya çalışıyorum. Kozada gibiyim. Ulan bu kadar dünya turu yaptım, hala kelebek olamadım diye kendi kendime espri yapıyorum. Evet pek komik değil. Ben de gülmüyorum zaten. Dönüşümü düşünmeye çalışıyorum, düşünemiyorum... Akşam ne yapsam diye düşünmeye çalışıyorum, düşünemiyorum. Düşünmeye çalışmayı kesiyorum. Gözlerimi kapamak istiyorum ama Rio pembe gökyüzünün altında. Bu anı kaçırmak istemiyorum. Bulutlar artıyor, güneş gidiyor. Suratıma yağmur damlaları düşüyor.  Aldırmıyorum (üşengeçlikten) Ve birden İsa heykeli simsiyah gökyüzünün  ortasında ışıldayarak beliriyor. Sanki günahkarlara "yola gelin" der gibi. Kimse sallamıyor.  Bu garip şehir başka hiçbir şehre benzemiyor. 

Dünyanın en tehlikeli kabul edilen yerlerinden birinde bulduğum beklenmedik huzur yolculuğumun en güzel sürprizlerinden...Yoksa erdim mi? Evet kesin erdim... derken bira şişesi devriliyor ve onu yakalamaya çalışırken kozadan düşme tehlikesi geçiriyorum. "Ay uy amanııın" sesleriyle hayata geri dönüyorum.

Pek de erememişim...

(Maceralarımı ayrıca yazacağım. Nitekim ben ve Rio ilginç bir ikili olduk)

Tuesday, July 10, 2012

Florianapolis

Marachel, Mondo Nuovo ve Paraguay duraklamalı uzuuuun bir yolculuktan sonra Florianapolis'e ulaştık. Atlantik sularında, Santa Catarina adası üzerine kurulmuş bir şehir kendisi. Kalabalık merkezi terk ettiğiniz an yemyeşil tepeler arasındaki kumsallar ve  balıkçı köyleri selamlıyor sizi. Bu kadar suyla haşır neşir olan bir şehir bana ister istemez İstanbul'u hatırlattı. Kanım çabucak ısındı. Kötü hava şartları da moralimi bozmadı. Bomboş kumsalda kayaların arkasında patlayan dev dalgalara bakmak hücrelerimi yeniledi. (öyle hissettim daha doğrusu)




Biraz eller havayalı bir tekne turuyla başladı maceramız. Andreia cüzdanını evde unuttuğu için bendeki nakit paraya kaldık. Yemek molamızda her şeyimizi kuruş kuruş hesapladığımızı gören garson, "bozuklar kalsın abla" dedi... Mutlu olduk. Bir şişe su aldık. Rehberimiz yarı Türk çıktı bu arada, bizi bu yörenin tarihi hakkında Portekizce aydınlattı. Andreia büyük bir sabırla detaylı açıklamaları çevirdiyse de ben tam takip edemedim. Yine felaket bir hapishane gördük. Hain askerleri bir odaya tıkıyorlarmış. Yemek, su, tuvalet falan yok tabii. Zavallı askerler biri ölünce içini açıp biriken dışkıyı dolduruyorlarmış ki en azından biraz temizlensin ortalık. Cıstak cıstak giderken bir yunus sürüsüne, bir de yolunu kaybetmiş olan bir penguene rastladık. Nasıl tatlı yüzüyordu... 

Neyse buradaki zamanımı gün gün anlatmam biraz sıkıcı olabilir. Yaptığım 2 ilginç aktiviteden bahsedeyim. Birincisi manyak bir rüzgar eşliğinde Huacachina'daki gibi kum tepelerinden kızakla kaymaktı...  İnsan iyice sersemliyor...

İkinci acayip deneyim de cachaça yapılan bir atölyeye off-off road bir yoldan besmele çeke çeke gitmemiz oldu... Cachaça şeker pancarından yapılan bir içki bu arada. Gittiğimiz yerdeki adam manyak çıktı. Tatmamız için cachaçaları büyük büyük bardaklara doldurdu. Sonra işlenmemiş %70 alkol barındıran bir şişeden ikram etti. Dilimizi dokundurduk anca. Daha öğlen olmamış... İçemediğimiz koca bardağı boşa götürmedi merak etmeyin, tahta masaya dökerek ateşe verdi. Bunları muhabbet olsun diye yapıyor en fenası, turistik bir yer falan sanmayın...  Sonunda Andreia 2 litre normal cachaça almaya karar verdi. Amca bulduğu ilk şileye dolduruyor verilen siparişi. Andreia'nın şansına plastik kola şişesi düştü. İçindeki kolayı döktü, hop şöyle bir çalkaladı, sonra cachaçayı doldurmaya başladı. Biz hayret dolu gözlerle adamı izliyoruz.. Ben kopmamak için dışarı çıkıp çiçek böcek inceledim. Neyse pek leziz ama... Bir parçasını çaldım, Rio'da bitirmezsem İstanbul'a kadar yolu var.

Çok ucuz olduğundan löp löp istiridyeler, midyeler, karidesler yedim. Bir sürü farklı insanın evinde konakladım. Deli dolu muhabbetler dinledim ama çoğunu anlamadım. Ermiş bir kişi hareketlerimden, burcumdan ve kan grubumdan yola çıkarak kişilik analizimi yaptı. Pek ulu bir insan çıktım. Hatta bir uzaylı... Bana saygıyla yaklaşmanızı öneririm. Köpek dostlarım da oldu. Hamakta uyuklamaya çalışırken patisini tutmam konusunda ısrar eden Golden'ın yeri ayrı tabii.  Bir de en sonunda mate ikram ettiler bana. Arjantin'den beri bu anı bekliyordum. Mate bir ot. Özel bir kaba koyup üstüne devamlı sıcak su ekliyorlar. Metal bir kamışla içiliyor. Size verildiğinde su bitine kadar içmeniz sonra bir sonrakine uzatmanız gerekiyor. Bu arada kamış değişmiyor. Biraz iğrenç bir olay yani. Hem acı, hem ağzınız yanıyor, hem de tükürük deposu. Yine de eğlenceli geldi bana.

Andreia'ya 3000 küsür kilometre yapmışız... Ben kilometrelerimi arttırmak amacıyla Rio'ya da otobüsle gitmeye karar verdim. 18 saatlik bir yolculuk sonrası sersem bir halde Rio'dan yazıyorum bu yazıyı. Üşengeçlikten pek resim bile ekleyemedim. Bir sonraki yazım bayağı ilginç olacak ama, söz...

Wednesday, July 4, 2012

Paraguay, Uruguay, Brezilya - İsimler ve Bayraklar

Jaguar desenli battaniyeler.
Toz.
Alışveriş yapan Brezilyalılar
Renkli sakızlar.
Karmaşa.
Deri ceketler.
Toprak.
Yoldaki sıra sıra pringles satıcıları (karpuz yerine)

Uruguay'a gidemedim, Paraguay'a gideyim demiştim... Sırf "guay" kardeşliğinden. Irmak demekmiş Guaranice. Biraz hayal kırıklığı yaşadım. Tek renk battaniye seviyorum, ondan olabilir. 

"Para" bu yaka demekmiş, "Uru" boyalı kuş. 

"Boyalı kuş" battaniyeleri satmıyorlardır umarım. Kulağa çok daha eğlenceli geliyor ama...

Neyse Paraguay'a ismi için gittim anlayacağınız. Brezilya'ya da sırf bayrağı için gelebilirdim. (Ama başka nedenlerim de vardı neyse ki) Bayraklarını her türlü ortamda sallamayı pek sevdikleri için kendilerini aşırı milliyetçi buluyorum bulmasına da, mutlu bir görüntüsü yok mu?

Arkadaşıma göre yeşil ormanları, sarı altını, mavi okyanusu ve gökyüzünü, beyaz da yıldızları ve ülkenin bölgelerini temsil ediyor. Doğru mudur bilmem. Ben o sarıyı da güneş olarak görüyorum. Bakınca samba yapası geliyor insanın... 


Bizim kan kırmızısı bayrağımıza bakınca da hüzünlü bir türkü çığırası...




Sunday, July 1, 2012

Bonito - Timsaha Nasıl Yem Oluyordum ve Doğanın Diğer Sevimli Vahşilikleri

Bonito... Eğer şeffaf sularda kocaman balıklarla yüzmek, papağanların özgürce uçtuğu, maymunların sizi takmadan ağaçtan ağaca salındığı ormanlarda yürümek, mavi göl barındıran 90 metre derinliğinde bir mağaraya inmek, onlarca timsah görmek, bin bir çeşit kuşun yanından geçmek, anakondanın midesinin domuz büyüklüğünde şiştiğine tanık olmak, vahşi geyiklerle selamlaşmak, 


botla ufak şelalelerden kaymak isterseniz Brezilya gezinizi bu küçük şehre uğramadan bitirmeyin derim. Belki jaguar bile görürsünüz. Doğa vahşi olunca, her şey şans meselesi...

Andreia için bayağı eğlenceli bir dört gün oldu sanıyorum. Benim gibi sakar ve aklı havada bir insanla vahşi doğada kalmak hepinizin isteyeceği bir şey, emin olabilirsiniz. Zaten dakka bir gol bir tuvaletin tokmağı elimde kalmak suretiyle otelde kilitli kaldım. Bu ilk "İmdat" çağrımdı...

İlk günümüz mağara ziyareti,


balıkları besleme (Ahan da kolum kadarlar vallaha) ve çimlerde bezme şeklinde geçti. Hafiften grip belirtileri göstermeye başladım. Ama hiç yılmadım. Buranın içkisi cachaçayı ilaç niyetine aldım. Hele tarçınlısından bir shot içiyorsunuz, boğaz ağrınız geçmekle kalmıyor, ciğerleriniz çözülüyor.

İkinci gün yağmur ormanı yürüyüşü için bir çiftliğe gittik. Anladığım kadarıyla gezip görebileceğiniz bütün alanlar aslında çiftlik, yani birilerine ait. Yasaya göre tüm çiftçiler topraklarının %20'sini doğal haliyle bırakmak zorundalar. Son 20 yıldır da hem bilinçlenmişler, hem de ekoturizmin  çok para getirdiğini fark etmişler. Ne kadar büyük bir alanı kendi haline bırakırsanız, o kadar çok vahşi hayvan geliyor, ilginç bitkiler türüyor. Doğa kendini yeniliyor. O yüzden bu alanların yüzdesini arttırıp çok iyi bakmaya başlamışlar. Hiçbir yere başınızda bir rehber olmadan giremiyorsunuz zaten. Ayrıca tohumlara zarar vermesin diye topraklarla örttükleri dar yürüyüş yollarından çıkmanız, ağaçları taşları ellemeniz yasak. (Ben tabii ki de ilk başta Türklüğüm ve eksik bilgilendirme yüzünden "AAA ne güzel" diye değdim. Sonra azarı yedik.) Yeri gelmişken bu civarda ormanların yok edilip soya tarlaları haline getirildiğini öğrendim. Mesela hayvanlara zarar vermemek adına soya sütünü dikiyorsunuz ya kafaya, aslında binlerce hayvanın ölümünü desteklemiş oluyorsunuz... Gaddar dünya... O yüzden yediğimiz ürünlerin nereden geldiğini bilmek çok önemli, bir kere daha anlamış oldum.

Neyse çiftliğe dönelim, bu çiftlikte timsahlar var bir sürü. Bu timsah türü insan yemiyormuş pek. Çok aç kalırsa belki... Ama tok bizimkiler dediler. 5 ördek kaybolmuş çok yeni. Muhteşem bir yemek yedik timsah manzaralı. Özgürce koşup zıplayan hayvanın eti sütü bir farklı oluyor tabii. Sebzeler de ilaçsız... Sonra ben biraz yaklaşayım da fotoğraf çekeyim dedim. Gölün dibine geldim. Bakıyorum uzaklara, göremiyorum bir şey. Büyük varmış bir tane, onu arıyorum. Sağa bir adım, bir adım daha derken işte, Hürriyet 3. sayfa haberi oluyordum. Hayvan meğersem çıkmış güneşleniyormuş yanımda. Ne bileyim, görmedim. Toprakla aynı renk. Kuyruğuna basmama bir adım kalmış. Neyse deli ve tehlikeli olduğuma karar vermiş olacak ki koşar adım suya girip daldı. 10 dakika çıkmadı zavallı hayvan. O koşunca fark ettim kendisini ben de... O andan itibaren pek bir aciz gözükmeye başladılar bu yaratıklar gözüme. Ama babamın sözünü dinledim, sevmeye kalkmadım hiç merak etmeyin. Nereden o kadar cesaretle gittin suya derseniz, yemek öncesi içinde yılan olan şişeden cachaça ikram etmişlerdi... Herhalde ördekleri kurtarmak adını bizi feda etmek istediler.

Çiftlikte daha fazla kalmamızın tehlikeli olacağını karar verip bir bot gezisine gittik. Olay şu şekilde, 8-10 kişi bir bota doluşuyorsunuz küreklerinizi alıp, etraftaki vahşi hayata baka baka gidiyorsunuz. Botta içine dolan suyu boşaltmak için bir kova var, onu diğer bottakilerle su savaşı yapmak için kullanıyorsunuz, sonra da ufak şelalelerden hafif çığlıklar atmak kaydıyla kayıyorsunuz. Çok ıslak bir aktivite olduğundan fotoğraf çekemedim, o yüzden webden bir görüntü. 


Anakondayı da bu sırada gördük. Nasıl bir hayvan yemişse, kocaman şişmiş. Maymun olabilir dediler :( Ayda bir kere yiyormuş neyse ki. Aman dikkat edin, ay başı bu geziye katılırsanız sıkı tutunun, suya düşmeyin... İlk önce bütün kemikleri kırıyor, sonra bir lokmada cumburlop... 

Bu hayvanlar bizi kesmedi, sorduk soruşturduk 100 küsür kilometre ileride artık vahşiliğin son durağı bir çiftlik olduğunu duyduk. Ertesi gün yolların asfaltsız olmasını sallamadan oraya gittik. Jaguara rastlama imkanınızın en çok olduğu yer. Ben kaplan sevgimden sonra "Jaguar görmek istiyoruuum" diye tutturmuştum. İlk önce 4 çekerle safari


sonra tekneyle gezi vardı. Sivrisinekler bayram ettiler. Off'lanıp durmamıza rağmen her yerimizin tadına baktılar. Neyse bir milyon kuş çeşidi gördük herhalde. 


Ben özgürce uçan papağanlar harici diğerlerini o kadar ilginç bulmuyorum kuş sevmediğimden. Seven bilen biri olsaydım size 10 sayfa yazardım bu hayvanlar hakkında. Ama fotoğraf koyacağım. Yaban domuzu büyüklüğünde hamsterlar var bu memlekette. Onlara bayılıyorum. En çok karıncalı ağaçtan etkilendim ama. Normal hatta güçsüz bir ağaç gibi. Dokunduğunuz anda karıncalar çıkıyor her bir tarafından. Bir karınca 10 kere ısırsa bir gün baygın yatıyormuşsunuz. Ağaçlara dokunmuyoruz yani. Bir yığın timsah vardı yine. Çok tatlılar. Tekne gezisinde pirana tutup onları besledik. Bu kısmı ne kadar doğaya saygılı bilemiyorum tabii. 


Neyse herkes bir sürü pirana tuttu, ben bir tane bile tutamadım. Küstüm. Sonra pirana çorbası içip öcümü aldım. Özel timsah çiftliklerinde timsah da yetiştiriyorlar yemelik. Avrupa'daki Avusturalya lokantalarında bulunur sık sık. Ben yememiştim daha önce. İlk defa denedim. Tavuk gibi. Tavuğu 3 katı fiyata satıyor olabilirler. Neyse Jaguar göremedik tabii. Artık bu fotoğrafla idare edeceğim.


Son günümüzde de balıklarla yüzelim dedik. Giyindik dalgıç kıyafetlerimizi, aldık snorkellerimizi. Başımızda bir rehber ve 5 Fransız genç, bindik kamyona nehre gitmek için. Her tarafta bu kadar timsah varken bizim yüzeceğimiz nehirde olmaması bana pek bir garip geldi. Rehber görebilirsiniz zaten dedi. Şaka mıydı bilmiyorum. Kimse gülmedi. Tek sıra halinde atladık suya. Ben bir de fotoğraf makinesi kiralamıştım, su altı fotoğrafçılığına verdim kendimi. 


Neyse bir ara durduk. Rehber dedi ki "İleride sola döneceğiz, çok akıntı var, peşimden ayrılmayın" Benim gözlüğe su girmişti onu çıkarmaya çalışıyorum, geç kaldım azıcık. Bir de "Aaa balık" derken döndükleri yeri kaçırdım. Sürüklendim. .. Değmemizin yasak olduğu taşlara çarptım, dallara tutundum. Rehber demişti ki bir şey olursa sırt üstü yatın ve öylece kalın, biri gelip size yardım eder."Help" dedim kafamı çıkarıp. Sonra baktım bir Allahın kulu yok. Salak salak yardım çağırıyorum. Biraz panik olmuşum, ayağım yere değiyormuş meğersem, grubu da gördüm uzakta. Akıntıdan çıkıp hızlı hızlı yüzüp yetiştim. Kimse fark etmedi. Ben de utandım, söylemedim. Mola verince "Ne güzeldiiii!" dedim hatta. Bu arada iki kere de o nefes borusunu suya düşürdüm. Rehber bana çok pis baktı en son... Turun bittiğine, benden kurtulduğuna sevindi sanki. Yemek yiyip hamaklarda uyuklayarak unutmaya çalıştım olanları. Olayı Andreia'ya anlattım benle dalga geçti. Kocası skype'tan bana "Help Help" diye laf attı. Neyse çok güzeldi ama. Balıkların hayat da iyi valla. Suyun dibinde bir nokta bulup miskin miskin geçiriyorlar günü. 

Son akitivetimiz dünyanın en büyük ikinci çukurunu ziyaret etmek oldu. Burası da bir adama aitmiş. Uzun zaman çöp ve ölü adam atmak için kullanılmış. Sonra askerin ve itfaiyenin yardımıyla temizlemişler ve doğayı kendi haline bırakmışlar. Son 15 yolda ekosistem kendini büyük ölçüde yenilemiş. Hayvanlar geri gelmeye başlamışlar, özellikle de papağanlar. O kadar çoklar ki! Daha da artmaları bekleniyor. Bu çukurun kenarlarında yuva yapıyorlar. Sonra eşleriyle daireler çizerek çıkıp ağaçlara gidiyorlar. İnanılmaz bir görüntü... Bu hayvanlar nasıl evde beslenir aklım almıyor...


Gribim biraz kötüye gidiyor ama inanılmaz 4 gün geçirdim anlayacağınız... Yavaştan Brezilya'nın sahillerini görme vakti geldi...

Friday, June 29, 2012

Marechal Candido - Kahkahalar Şehri


Bir şehir düşünün. Bu şehrin girişinde bir kapı olsun. Hansel ve Gratel burada mı yaşıyor dedirtsin. Evler 2 katlı olsun. Mimarisi biraz Almanya koksun. Levhalar Portekizce konuşsun. Yollar geniş ama trafiksiz olsun. Bisikletler çoğunlukta, arabalar azınlıkta olsun. Kaldırımlar geniş olsun. Bu şehir güneşli olsun. İnsanlar genelde sarışın ve dinç olsun. Hep gülümsesinler. Her gördüklerini kucaklasınlar. Bu şehir zengin olsun. Bu şehrin insanları köylü olsun. Hayvanlarla ve doğayla bütün olsun. Sokaklarında hep kahkaha olsun. 

Hah işte bu şehir Marechal Candido. Brezilya'nın ortasında turistlerinin pek de yolunun düşmediği bizim standartlarımıza göre ufak bir kasaba. Arkadaşım Andreia'nın büyüdüğü, şimdi ailesinin yaşadığı insanı şaşırtan bir yer. Beşinci dakikada aklıma Big Fish filmini getiren, bir girenin bir daha çıkamayacağını düşündüğüm sihirli bir alan. Suyuna bir şeyler mi katıyorlar diye merak ettim ilk önce. İnsanlar nasıl bu kadar candan, bu kadar mutlu olabilirler aklım almadı. Belçika'daki arkadaşlarımla Andreia'nın her zaman Polyana olabilmesine şaşırırdık. O kadar içten sarılırdı ki herkese, onun olmadığı email yazışmalarını bile "Öpüyorum" falan yerine "Andreia Hug" diye bitiririz hala. Dünyada tek olduğunu sandığım Andreia'dan bir kasaba dolusu varmış meğer... Alman göçmenlerden oluştuğu için halk bu kadar sarışın, evler bu kadar şirin. Brezilya'nın güzel havası ve suyu da yaramış herhalde, onları sıcak, sevecen insanlar yapmış. Bir Türk gördüklerine sevinen Almanlar haline getirmiş. Bayağı ilginç bir duygu... Daha önceki yazımda belirttiğim gibi de Itapu barajı sayesinde ülkenin bu kısmına çok para akmış. Geçim derdi yok. Brezilya'da kapınızı bile kapatmadan uyuyabileceğiniz bir yer var desem kimse inanmaz herhalde. Ama inanın ki var...

Andreia'nın babasıyla buluşmak için kasabaya girdikten beş dakika sonra kendimi Genç Müteşebbisler  derneğinin oturumunda buldum. Bir de bana "Burası iyi güzel de küçük yer, o yüzden bu tip toplantılarla gecelerini geçiriyorlar" şeklinde açıklama yaptı Andreia. Neyse gittik, arka sıraya oturduk. Babasının bizi görmesiyle toplantının şekli şemali değişti. Sanki dünyanın en önemli toplantısına dünyanın en önemli insanı gelmiş gibi bir hava oluştu. Kızını tanıttı, sonra da benim ülkemi doğru tahmin edene kalem vereceğini söyledi. Ekvator'dan Yeni Zelanda'ya bayağı bir salladılar ama tutturamadılar. Babası da tahmin edemeyeceklerini biliyor, çakal tabii. Sonra bayraklar önünde fotoğraflarımız falan çekildi. Andreia durumla devamlı dalga geçtiği için benim gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Diyorum suyunda bir şeyler var... Adamın biri arabasıyla ineğe çarpmış yarım saat önce, önü gitmiş bütün. Kahkahalar atarak anlatıyor, herkes de gülerek dinliyor. Öyle abartı bir mutluluk...Neyse  biz tüm bir kasabaya eğlence olduk. "Yabancı mı bu, kim ki?" şeklinde merak uyandırdık. Babası Türk bir kızım oldu" dedi hemen.  Caipirinha içerek şenlendik. Annesi güzel yemekler yedirdi. Ve o kekler... Çok tatlı sevmememe rağmen dayanamıyorum. Dönüşte uçakta 2 kişilik yer almam gerekecek sanırım...

Ardından da Bonito'ya doğru yola çıktık. Bir sonraki yazımda nasıl az kalsın Hürriyet 3. sayfa haberi oluyordum, onu anlatacağım.

Wednesday, June 27, 2012

Foz de Iguaçu - Şelalelerin Öteki Yüzü

Yağmur ve soğunun ardından güneş yeniden gülümsedi. Ben de Arjantinli Puerto Iguazu'ya hoşçakal diyerek Brezilyalı Foz de Iguacu'ya doğru yola çıktım. Dünyanın en kolay sınır geçişlerinden biri olabilir. 8 pesoya halk otobüsüne biniyorsunuz tıngır mıngır gidiyorsunuz. Arjantin tarafında pasaport kontrolünden geçerken sizi kibarca bekliyor. Sonra şoföre Brezilya tarafında da inmek istediğinizi söylüyorsunuz.  (Pek kimse inmiyor o yüzden önceden İspanyolca, Tarzanca, Maymunca, artık hangi dilde olursa Brezilya'da pasaportunuzu damgalatmak istediğinizi söyleyin) Şoför size başka bir bilet veriyor ve basıp gidiyor... İşleminiz 2 dakika sürüyor, 5 dakika bir sonraki otobüsü bekliyorsunuz ve 15 dakika sonra şehir merkezindesiniz... 

Otobüs durağının dibinde Iguazu Guesthouse diye bir hostele yerleştim. Sonra şöyle bir şehri keşfedeyim, Brezilya nasıl bir yermiş anlamaya çalışayım diye sokaklara daldım. Keşfedilecek bir yanı yokmuş... Kös kös geri döndüm. İlk izlenimlerim şu şekilde; birbirinden çok farklı tipte insan var, kadınlar kilolarını falan sallamadan hep çok dar kot pantolon giyiyorlar, her köşede bir eczane, bir de güzellik salonu bulunuyor ve sokakta çok neşeli müzikler çalıyor. Başka bir ülkede olduğunu hemen anlıyor insan. Zaten Portekizce konuşuyorlar bildiğiniz üzere. 3 kelime İspanyolca öğrenmiştim, o da burada bir işe yaramadı tabii. Portekizce zor dil ama, Maymuncanın doruklarına ulaşacağım gibi gözüküyor. 


Neyse şehir ilginç olmayınca şelale gezisi, hidroelektrik santal ayıplaması ve tıkınma harici zamanımın çoğunu hosteldeki değişik bezme mekanlarını test ederek geçirdim. Güneşe göre konumumu değiştirdim, fotoğraflarımı düzenlemeye yeltendim ve kitabımı biraz okuyup çokça gölgelik olarak kullandım. Bir de barı vardı, Perulu barmen Pepe çok tatlı bir insan, giderseniz selam söyleyin. "İlk defa Türkiye'den bir Türk'le karşılaşıyorum" şeklinde heyacanını belirttikten sonra Facebook'ta Duygu diye bir arkadaşı olduğu meydana çıktı. Tüm havam söndü. Dedim "Pepe, şu arka sokakta Türk dönerci gördüm". Onlar Lübnan'lıdır diye tutturdu. Bakrak koymuşlar adamlar ama bu konuyu daha derinlemesine araştırmadım. Dönmeme az kaldı. Sonra sıcak falan demeden kendimi Ankara'daki Uludağ kebapçısının ellerine teslim edeceğim. Neyse yakındaki süpermarkette açık büfe yemeği kilo hesabıyla satıyorlardı. Hem de gayet lezzetli. Karnımı genelde orada doyurmayı tercih ettim. Vejeteryan olma sözümü maalesef tutamadım. Bir akşam da Brezilya mangalı denen olaya kaptırdım kendimi. Sınırsız et ve yanında yenebilecek akla gelen bilumum olay 20 real, herhalde 17TL falan ediyor... Çok afiyet oldu söylemesi ayıp.

Ülkenin tüm bira çeşitlerini de ilk geceden test ettim. Brahma'yı beğendim. Kendimi çok ilginç muhabbetlerin içinde buldum. Ama her şey de burada yazılmaz. Amerikalı bir kız erkek arkadaşlarını nasıl seçtiğini anlattı, o ilginçti ama. Her şey yüzdelere dökülüyor artık. Şöyle açıkladı "Gece kulübüne giriyorum,  ilk önce salına salına turluyorum. Diyelim ki 100 erkek var, bunlardan hangileri benimle ilgileniyor ona bakıyorum. Sayı 20'ye iniyor. Sonra karın kaslarını (tahmini olarak) ve ayakkabılarını inceliyorum. 10'ar dakikadan beğendiğim 5 tanesiyle konuşuyorum. Diğerlerini kaçırmamak için hiçbirine çok yaklaşmıyorum. Gecenin sonunda 2 randevu ayarlamış oluyorum. Bu sistem %80 oranında başarılı oluyor" Dedim sen işini gücünü bırak seminer ver zengin olursun. Ciddi ciddi düşünüyor galiba. Türk erkeklerini sordu, karınlarında 6 baklava deseni var mı diye merak ediyormuş. Dedim "Türk erkeğinin karnında değil 6, 60 baklava bulursun, ama hoşuna gider mi bilmem". Bu arada ayakkabıya neden bakıyoruz saf saf anlamadım ilk. Düşman değiliz sonuçta. Bağcık bağlama şekilleri üzerine analiz mi yapmak gerekiyor diye kara kara düşündüm. Cüzdan kalınlığına işaret ediyormuş tabii ki. Neyse cüzdan kullanmıyorum, baklava deseni de ortaokul kızlarının çoraplarını hatırlatıyor bana. Bu Amerikalının seminerine para yatırmam söyleyeyim.

Hep böyle geçmedi tabii günlerim. Atladım otobüse şelalelerin Brezilya kısmına gittim ilk. Bu arada biz Arjantin'e gitmeden önce su seviyesi o kadar yükselmiş ki, parkı güvenlik nedeniyle kapatmışlar. Ucundan yırtmışız. 17 saat yoldan sonra gidip görememek pek feci olurdu. Önceden kontrol etmek gerek demek ki. Şansımıza şelaleleri en gür, en çılgın zamanında görmüş olduk. Siz gittiğinizde bu anlattıklarımdan sonra beğenmezseniz suç doğanındır, benim değil. Neyse şelalelerin büyük kısmı Arjantin tarafında olduğu için Brezilya'da süper bir panoramik görüntü var.




Devamlı ıslanıyorsunuz. Ve gökkuşakları... İnanılmaz güzeller...




Hava çok durgun ve güneşliyken yürüyüş yolunun en sonundaki iskelede resmen fırtına altına giriyorsunuz. Üzerime uzun yağmurluk almak zorunda aldım. Şelalenin gücünü donunuza kadar hissediyorsunuz yani. 




Gidebilirseniz Arjantin tarafına da, Brezilya tarafına da gidin. Kanada vatandaşı falan değilseniz çok kolay zaten. 

Son günümde de Itapu barajına gittim. Kendisi Paraguay - Brezilya ortak yapımı olan dünyanın en büyük (ya da ikinci büyük, bazı yerlerde farklı yazıyor) hidroelektik santrali. Gitmeden ayıplamaya başlamıştım. Neyse ilk önce bir propaganda videosu gösteriyorlar. Portekizce ve İspanyolca alt yazılıydı (her 2 seanstan biri İngilizce, giderseniz önceden sorun). Nasıl muhteşem bir yer yaptıklarını anlattıyorlar, doğaya iyi baktıklarından bahsediyorlar ve bazı kabilelere teşekkür ediyorlar. Yerlerinden ettikleri jaguarlara, komik burunlu kuşlara ve maymunlara şimdi hayvanat bahçesinde yardım ediyor olmaları mı daha acı, yoksa kovulan kabilelerin aldığı teşekkür mü bilemedim. Baraj yapılırken kilometrelerce alan sulan altında kalmış,  köylüler topraklarından olmuşlar. O yüzden Brezilya hükümeti o civardaki insanlara bir sürü para akıtmış. Bir sonraki yazımda Big Fish'ten fırlama şehirleri anlatacağım size... Neyse panoramik tura katıldım ben. Manyak bir yer gerçekten. O kadar çok suyun insan tarafından kontrol ediliyor olması çok tehlikeli geldi. Ürperdim. Ben fareli köyün kavalcısı masalıyla büyüdüm. Dua intikamını alır bir şekil. Elektriğimiz var da,  yakında oksijenimiz kalmayacak.





İşte böyle derin düşünceler içinde eski ev arkadaşım Brezilyalı Andreia'yla buluşmak üzere otobüs garına gittim. Şu an çok garip bir yerdeyim. Suyunda veya havasında kafayı güzel yapıcı bir madde olduğunu düşünüyorum. Bir sonraki yazıya...

Sunday, June 24, 2012

Braziiiil

Ağzıma dolanmış olan ve hayırlara vesile olmayan "Aboneyim abone biletleri cebimde" parçasından "Arjantin ağlama bana" isimle şaheserle kurtulmuş, kurtulduğuma pişman olmuştum. Neyse ki o da geçti... Brezilya'ya adım attığımdan beri bunu mırıldanıyorum... Daha hayırlı olur umarım.

Braziiiil when stars were entertaining Juuuune,
We stood beneath an amber moooon...





Friday, June 22, 2012

Puerto Iguazu - Bizim Boğazımız, Şeytanın Boğazı ve Milli Park

Iguazu şelalelerini görmek uğruna katettiğimiz 17 saatin ardından Puerto Iguazu'ya ulaştık. 3 ülkenin sınırındayız. Paraguay, Brezilya ve Arjantin vatandaşlarının kardeşlik dostluk köprüleriyle birbirlerine ziyarette bulundukları bir yer burası. Turkcell de delirip duruyor zaten. "Paraguay'a hoşgediniz, Brezilya'dan hoşgittiniz" mesajlarıyla.

Iguazu Milli Parkına hem Arjantin hem Brezilya kısmından girebiliyorsunuz. Paraguay'ın hakkına şelale düşmemiş :( Genelde herkes bir gün bir ülkeden, öbür gün öbür ülkeden girip görüyor. Sınırda da tek gün geçiş yapanları form zırvalıklarıyla falan uğraştırmıyorlarmış. Amma velakin biz Brezilya'ya geçemedik... Bu Güney Amerika ülkeleri çok karakterli, tüm fakir ülkelere kollarına açarken genelde Kuzey Amerika ülkelerinden vize istiyorlar. Ceyda'nın da sadece Kanada pasaportu olduğundan biz parkın Arjantin kısmını keşfetmekle geçirdik zamanımızı. Ben de buradan Brezilya'ya devam edeceğim için sonraki günlere erteledim şelalelerin öbür tarafını görmeyi. 


Parktan önce Puerto Iguazu anılarımızı paylaşmak istiyorum. Bir kere biz sezon dışı geldiğimizden (sanırım) sokakta insandan çok köpek var. Zaten dükkanların olduğu 3-4 caddemsi, birkaç asfalt sokak ve toprak yollardan ibaret şehir. Belki biraz abartmış olabilirim boyutunu da, küçük bir yer anlayacağınız. Biz nasıl başardık bilmiyorum, zamanımızın büyük bölümünü bu 4 caddede kaybolarak geçirdik. Kaybolma nedenimiz de iyi bir mangalcı arayışımız. Bu ineklerin kadere bak... Kimisi Hindistan'da, kimisi Arjantin'de doğuyor... Brezilya'ya adımımı atar atmaz vejetaryen olmaya karar verdim zaten. Şarapları biftekleri götürdük yine. Ama Buenos Aires'teki ilk günümde yediğim eti bir daha bulamadım...


Neyse bu kaybolmalarımız sırasında ilginç bir ayine denk geldik. Kilise gibi bir yerde çılgın bir müzik çalıyordu. Biz de kafamızı içeri doğru uzattık. İnsanlar transa girmişler. Sağa sola sallanıp sanki şeytanı kovalıyormuş gibi hareketler yapıyorlar. Müzik zaten insanı heyecanlandıran hızlı bir şey, rahip de devamlı konuşup insanlara dokunuyor. Kutsuyor mu ne yapıyorsa artık...  Yani bütün inançlara saygım var tabii ama o kadar gerçek dışı bir görüntüydü ki deli gibi gülme isteğiyle doldum. Patlamak üzere olduğumdan fazla kalamadık. O trans halindeki arkadaşlar orada beni parçalarlardı Allah göstermesin. 


Evet şelaleri anlatmaya başlayabilirim. Bu arada ilk gün 130, ikinci gün 65 peso giriş ücreti alıyorlar . Yapılabilecek 3 büyük parkur var, "Upper Circuit", "Lower Circuit" ve "Devil's Throat" yani şeytanın boğazı. Adamlar bitkilerin, nehirlerin, şelalelerin üzerine demirden iskele kurmuşlar. Onların üzerinde yürüyüp bayağı bir doğayla bütünleşiyorsunuz. Ne kadar çok su ve nasıl bir hız... 




Orada yürüyen her Türk kendini doğal güzelliklere vermeden önce "Bu sağlam mıdır acaba, bok yoluna gitmeyeyim" diye düşünür... Biz de düşündük. Bu arada Lower Circuit ıslak bir parkur, yağmurlukları unutmayın.




Oradan Isla Martin denilen bir adaya da geçiliyor bedavaya. Ancak biz oradayken su seviyesi çok yüksek olduğu için gidiş kapalıydı. Neyse vaktiniz olursa 3 parkuru da tamamlayın mutlaka. Ancak Şeytanın Boğazı deli bir yer...

Şeytanın Boğazı'nı izleme noktasında bir yazı vardı. "Burayı kelimelere dökmeye çalışmayın, bakın ve meditasyon yapın" gibilerinden. Öyle insanüstü bir yer ki zaten, ne video, ne fotoğraf, ne yazı orada olma hissini veremez. Sanki bir okyanus bir kara delik tarafından çekiliyor. Sizi yutmak isteyen bir şeytan var, evet. Hava da kapalı, suyun rengi de çamurlu ve kırmızıya dönük olunca kendinizi ufacık, önemsiz ve korunmasız hissediyorsunuz. Size yaşamı ve ölümü düşündüren bir yer burası. Öyle bakıp yürüyüp gidemezsiniz. Bir müddet nefesinizi tutuyorsunuz ister istemez. Çok bakınca başınız dönmeye başlıyor. Biraz intihara meyilli biriyseniz dikkat edin valla, kendinizi suyun dibinde bulabilirsiniz. İnsan garip bir şekilde o akıntının büyüsüyle,  sadece o gücün parçası olma hevesine kapılarak bile atlayabilir. Herhalde o yüzden "Atlamayın" diye uyarı levhaları koymuşlar. Ne zaman ki "Ulan ben bunun dibindeyim ve düşmüyorum, doğaya meydan okuyorum" derseniz, o zaman sanki kara deliğe akan enerji sizin oluyor, birden manyak gibi havaya giriyor, kahkahalar atmaya başlıyorsunuz...


Biz burayı o kadar çok sevdik ki, ikinci gün güneş açınca bir daha geldik. Bu sefer su buharının üstünde gök kuşağı oluşmuştu. 




Yine bakmaya doyamadık... Suyun rengi neden böyle biliyor musunuz?  Çünkü insan denilen gaddar varlık ağaçları kesiyor. Son 40 yıldır yağmur yağdığında nehirler ne var ne yoksa süpürerek böyle kan ağlıyorlar. 

Neyse sadece şelaleler yok tabii parkta. Yürüyüş yolları yapmışlar (dikkat edin ama, jaguarın biri bir çocuk yemiş daha önce)  isterseniz trenle de dolanabiliyorsunuz. Bin bir çeşit hayvan ve milyon çeşit bitki görmek mümkün. Yağmur ormanı çok deli dolu bir yer. Yan yana duran 5 ağacın 5'i de farklı ama iç içe girmiş gibi geliyor bana. Pek anlamam ama bitkilerden. Bir kaktüsüm, bir de ufak çamım oldu, ikisini de öldürdüm. Neyse çok tatlı, mavi kaşlı kuşlar vardı. Onlarla muhabbet ettik.


Zaten Ceyda kuşları geçtim mantarlarla falan da konuşuyor. Bir de bezelye kopardı yasak olduğu halde. Daha ne yasaklar deldi de, burada anlatmayım.

Bir de bu parkta bolca rakun karıncayiyen arası bol tüylü, çirkin ama sevimli yaratıklar görüyorsunuz. Aslında vahşi doğanın bir parçası olmaları gerekiyor kendilerinin. Ama herkes fotoğraf aşkına bunlara yemek veriyor. Bir ufak parça ekmek için 10 tane yaratık bir adamın bacağına tırmanmaya çalıştı gözlerimizin önünde. Kendi hallerinde yemek yiyenlere falan da rahat vermiyorlar. Arada bir delirmiş halde bunları kovalayan insanlar görüyorsunuz. Parka ilk girdiğiniz de kızıyorsunuz bu insanlara, sonra istemeden de olsa hak vererek sesinizi çıkarmamaya başlıyorsunuz...




Ceyda'nın son gününde bu çevredeki yaralı/terkedilmiş hayvanların bakıldığı bir barınağa gittik, Guira Oga. Yine ormanın içinde. Traktörle sizi bir noktaya götürüyorlar, oradan kafesleri göre göre yürüyorsunuz. O kadar acıklı hikayeler dinledik ki... İnsanlar evlerine vahşi hayvan alıp sonra bakamayıp atınca bu merkeze düşüyorlarmış çoğunlukla. Bir de yolda kaza geçirenler, çocuklar tarafından kör edilenler, çiftçiler tarafından kovalananlar, veya bavulların içine tıkılarak Avrupa'ya kaçırılmak istenenler var. 




Arjantin'de yollarda yavru maymun satıyorlarmış. Maymunları şarap veya birayla beslediklerinden alanlar onları evcil sanıyormuş, sonra hayvan arabanın içinde deliriyormuş kendine gelince. Genel olarak ilginçti, ama soğuk ve ıslak bir gündü. Bir de pek kuş sevmediğimden birkaç ilginç tür haricinde bir yığın hindi falan görmek hafiften baydı. Karnım da acıkmış, kadın hindi aşağı, hindi yukarı deyip deyip duruyor... 

Dönüşte yanlış otobüse binmişiz, Ceyda az kalsın geç kalıyordu. Neyse taksiye binerek kurtardık durumu. Kendisine iyi yolculuklar diliyorum, iyi ki geldi valla, çok güzel bir hafta oldu. Değilse ben kiminle o kadar çok et yiyip şarap içecektim bilmiyorum :)

Bana da Brezilya yolları gözüktü artık. Arjantin de bu duruma üzüldü, o yüzden devamlı yağmur yağıyor. Ben de üşenmedim kendisi için bir parça yazdım. Umarım beğenirsiniz.


Ha bu arada, 21 Haziran geldi geçti. İlk defa benim için en kısa gün oldu. Dünyanın dengesini korumak adına 21 Aralık'ta yeniden bu yarım küreye gelmem gerekecek sanırım... Aranızda para toplayıp hesabıma yollayabilirseniz sevinirim.


Arjantin'de Otobüs

Buenos Aires'ten ayrılmak üzere otobüs garına gitmeye çalışıyoruz Ceyda'yla. Neyse ki erken çıkmışız, ana yollardan birini kapatmış, yine gösteri halindeler. Gar kocaman, maymunca anlaşarak buluyoruz otobüsün kalkması gereken yeri. Ama otobüs yok... Panik oluyoruz hafifçe, sonra yolun kapalı olması nedeniyle araçların gelemediğini anlıyoruz süper İspanyolcamızla. Ve otobüsün "yarı yatan" kategorisindeki kocaman rahat koltuklarımıza yerleşiyoruz...

Ben yine Kamboçyalı ruhumla dünya kadar yiyecek içecek almamıza neden olmuşum. Yol 17 saat. Artık normal geliyor. İstanbul - Ankara 5 saat yola "Ay acaba uçakla mı gitsem, yorgunluk olmasın" diyen bendeniz şimdi o mesafeleri günübirlik gitmeyi normal buluyorum... İnsan öyle garip bir yaratık.   Ben elma, muz, havuç falan yerken Ceyda da bunları tüketmeye başlıyor. Ayıplıyorum...


Meğersem devamlı besleyeceklermiş bizi. Akşam sıcak yemek ve şarap veriyorlar, ardından da "Viski mi şampanya mı?" diye soruyor muavin. Şaşkınlıktan kola ve kahve içiyorum. Film gösteriyorlar gece 12'ye kadar bağıra bağıra, biz Ceyda'yla biraz muhabbet ediyoruz, biraz uyukluyoruz. O kitap okuyor, ben okuyamıyorum yolda midemi bulandırdığı için. Bir film İngilizce sadece. Onu izliyorum. "Man on Fire". Meksiko'yu özlüyorum. En sevdiğim büyük şehir orası mı oldu acaba? Yok, liste uzun... Sonra da İspanyolca bangırtıları kesmek için mp3çaları takıyorum kulağıma. Uzun yolcuklarda hep aynı şeyleri dinliyorum. George Winston, Leonard Cohen, Eliott Smith, Smiths, Radiohead, Noel Gallagher, Cat Power, Bülent Ortaçgil ve Cenk Taner (Mert sağolsun :)  Bir milyon parça var yanımda halbuki, ama bunlar pencereden geçen ağaçlar, insanlar, kırık dökük evler, çöl, okyanus ve gökdelenlerle iyi gidiyor. Beni rahatlatıyor. Bir bakmışım uyumuşum... 

"Saat kaç Ceyda?"
"4"

"Saat kaç Ceyda?"
"8"

Tüm gece sadece bir kere horultumu kesip uyanıyorum anlayacağınız. Kahvaltımızı veriyorlar hızlıca. Hoşgeldik yağmur ormanlarına ve şelalelere...

Monday, June 18, 2012

Tango ve Boca'da Boka Basmak

Günden güne beni içine çeken bir şehir bu. Girdap gibi. Kara delik gibi. Devam edeceğim bir yol olmasa kaybolup gidebilirim içinde. Günlerin günleri kovaladığını bile unutabilirim. Öyle tuhaf bir yer.  Kış olmasına, sokakların üzgün olmasına rağmen. Belki de kış olduğu için...

Günlerden tango günüydü bugün. Sal Telmo sokaklarında dolanıp Boca'ya gittik. Caminito'daki rengarenk evlerin arasında turist olmanın keyfine varıp bedavaya tango gösterisi olan bir kafede yemek yedik. Şarkıcı amca Türkiye'den geldiğimizi öğrenince heyecanlandı birden. "Ankara'lı Pelin Ercan var, benim çok iyi arkadaşım ayrıca muhteşem bir dansçı" diye anlattı bize. Bu bloga bir gün yanlışlıkla düşerse selam olsun kendisine. Çok büyük umutlarımız olmadan çökmüştük bu turist mekanına. Özellikle ben "ıyyk turist tuzağıdır buralar" diye aşağılamıştım. İyi ki Ceyda'nın sözünü dinlemiş, iyi ki oturmuşuz ama. Parçaları hisli hisli söyleyen amca; yanımızda oturan mafya kılıklı adam ve oğlu; çirkin tango resimleri ve akordeonun neşeli olmaya çalışan sesi bir yana, dans eden çift beni çok etkiledi. Kızın yüzündeki sert bakış ve hüzün gerçekti çünkü. Öyle çok zor hareketler yapmadılar ama her adımda insanın nefesini tutmasına neden olabilecek bir tutku vardı. Devletimiz tangoyu yasaklasın mümkünse, şehvet tuzağı kendisi. Kötü yola düşen olabilir Allah korusun. Hem de işçi sınıfı çıkarmış bu çok zararlı dansı. Komünizme bile itebilir bu müzik içi temizleri...


Sonra yürüyüp fotoğraf çektik biraz. Ceyda'yı silahlı adamlara itip kaçmam gerekmedi neyse ki. Yeri gelmişken saatlerce uçup dünya kadar masraf yapması gerektiği halde çok önceden planlanmış olduğu tatilini iptal ederek seyahatime katılan Ceyda'ya çooooooook ama çooooooook teşekkür ediyorum. Hem de kış vakti... Gerçi bu kadar üşüyeceğini tahmin etmiyordu sanıyorum :)


Birkaç minik hediye aldık, yine renkli olan arka sokaklara da daldık kendimizi güvende hissedip. Bir kadın tarafından uyarıldık ama. "Ana yoldan sapmayın, orada polis var, buralar tehlikeli" dedi. "Peki" dedik, zaten donuyoruz, taksiye atlayıp benim uçak biletimi değiştirmek için şehir merkezine gittik. (Bu aldığım dünya turu biletinin kötü yanları da var. Buenos Aires - Sao Paolo uçuşuna binmeyeceğim için 125 dolar ödemem gerekti. "E Duygu kaçırmış gibi yapsaydın uçağı" diyecekseniz ama o zaman da geri kalan bütün uçuşlarımı iptal ediyorlar namussuzlar.) Neyse taksi şoförü verdiğim 10'lukları eski oldukları gerekçisiyle beğenmedi. 100 peso uzattım ben de, sonra "Bozamıyorum" diye geri verdi onu, ilk verdiğim paraları aldı, üstünü de vermedi. "Ben bunları bankaya gider değiştiririm" dedi. İndik biz de, ne yapalım. Taksici abi benim 100 pesoyu sahtesiyle değiştirmiş, Ceyda'ya da hediyelik eşya satan dükkandaki kadın sahte 50 peso çakmış meğer. Çok yaygınmış bu olay. Bu ülkeye adımınızı atar atmaz sahte paraları ayırt etmeyi öğrenin ve her zaman kontrol edin. En çok da taksilerde sorun çıkıyormuş, haberiniz ola. Biraz sinirimiz bozuldu, sonra Boca yollarında boka basmış olmamız komik geldi. Ne yapalım o kadar para da işin macerası...

Ardından da Cafe Tortoni'ye gittik. Bu ülkenin en eski kafesiymiş. İçeride yer olmasına rağmen kapıda bekletiyorlar. İşin havası herhalde. Yiyip içtikten sonra da alt kattaki tango gösterisine 120 peso bayıldık. (Bu ucuzu) Kabare havasındaydı. Deli deli dans ettiler, iyi de eğlendirdiler ama öğlen gördüğümüz tutku ve gerçeklik yoktu. Yine de kaptırdım kendimi müziğe. Arada bir inanamıyorum dünyanın bir ucunda olduğuma. Dönmeme bir aydan az kaldığını düşününce kendime engel olamayıp anın nostaljisine kapılıverdim. Aileme sarılmayı, arkadaşlarımla kikirdemeyi dört gözle bekliyorum, o kadar özledim ki... Ama bir yandan da yol hiç bitmesin istiyorum. "Ölmeden yapmak istediklerim" listesinden bir maddeyi sildim, bin madde ekledim şu 4 küsür ayda. İyi bir şey olsa gerek... Değil mi?




Sunday, June 17, 2012

Buenos Aires - Kötü Havalar Şehri ve Kovboylar

Hava nasıl güzel, nasıl güneşli... Ceketimi falan elime aldım, tişörtle dolandım tüm Perşembe. Yeşilliklere attım kendimi. Bir Japon bahçesi var, çok güzel demişlerdi. Gittim ben de. Nasıl ukala olmuşum anlatamam. Bildiğiniz park, ortasında da su birikintileri. İnsanlar meditasyon yapıyorlar. Bu arada sağlı sollu 10 şeritli bulvarlar. Gürültü öyle böyle değil. Herhalde yanlış geldim dedim. Bir adama sordum, doğru yerde miyim diye. "Si" dedi, at hırsızı kılıklıydı, güvenemedim. Derken çekik gözlüler yanaştılar yanıma. "Japanese Garden?" dediler inanamaz gözlerle. "Si amigos" dedim ben de. Öyle işte Japonya'yı bilmesek yutturacaklar bize. Demiş miydim ukalayım diye?

Sonra Cuma oldu. Ceyda gelecek akşama. Hava 10 derece soğudu. Yağmur çamur... "Ben havalanına gelip seni karşılarım" demiştim. Onun yerine battaniyenin altına girip uyudum, nasıl bir kış bezginliği üstümde. Ceyda ulaştı otele sapasağlam. "Yorgunsan bak, dışarı çıkmayalım" dedim. Neredeyse 1 gündür yollarda, uyur diye düşünüyorum. "Yok nerede bira var?" diye tutturmasın mı? Çıktık yedik içtik öyle olunca... Hep yeni tanıştığım veya uzun senelerdir görüşmediğim insanlarla bir arada olunca ya dünyayı kurtarıyoruz ya da yolculuklarımızı anlatıyoruz... En fazla fazla İnkaları çekiştiriyoruz. Dedikodu yapma ihtiyacım karşılanmıyor pek. Ceyda'ya dedim başla tüm İstanbul'un kulakları çınlatmaya... Öyle ev sıcaklığı getirdi yani amiga.

Ben bu arada kendimi "portena" ilan etmiş bulundum. Yani Buenos Aires yerlisi. Ceyda'ya rehberlik yapıyorum kendimce. "Bak meydan, bak kilise, bak sokak, bak nehir" falan dedim. Pek tatmin olmadı sanırım. Mutluluğu yemekte aramaya karar verdik öyle olunca.  Et ve şarap olayına girdik üzerinize afiyet. 400'er gram eti götürdük kişi başı. Geldiğimden beri bir inek yedim herhalde. (Vejeteryan okuyuculardan özür diliyorum, biraz vahşileştim yollarda)


"Bu yemekten sonra mezarlık iyi gider" dedi Ceyda. Öyle olunca meşhur Recoletta mezarlığında bulduk kendimizi. İnanılmaz bir yer gerçekten. Parasına göre kimisi kulübe, kimisi 2 katlı ev yaptırmış ölüsüne. Bazıları kırık dökük çok bakımsız, bazıları da fazla modern ve tertemizdi. Bir yığın heykel var çevrede. Şeytanı öldüren melekten rahmetlinin kendisine kadar.



Bu şehre yolunuz düşerse mutlaka gidin. Kalabalığı takip ederseniz de Eva Peron'un mezarını bulursunuz kolayca. Ruhuna bir El Fatiha okursunuz. Neyse biz hemen bu önemli durağı halledip mezarlığın sokaklarında kaybolduk. Ufak bir kasaba gibi. Bu arada Ceyda bütün mezarların içlerine bakıp girmeye çalışıyor. Sonra da böyle masum masum poz veriyor...


Bazılarının camları falan kırık olduğundan tabutlar ya da kemikler açıkta zaten. İyi iskelet gördüm şu dünya turunda... Fotoğraf çektik bol bol.


Bir güvercin konmuştu bir heykelin tepesine. El çırpıp bize bakmasını sağlamaya çalışıyoruz hayvanın. Mezarlıkta olduğumuzu unutmuşuz. Özür diledik sonra "çevre halkından". Cevap vermediler neyse ki. Nitekim biraz korkunç bir yer. Tabutların üzerinde kirlenmiş beyaz örtüler, fotoğraflar falan görünce korku filminde hissediyor insan kendini. Ben de "Ave Maria" söylemeye başladım bu kadar haç görünce. Baktık daha fazla kalmamız bizim için iyi olmayacak döndük otelimize.

Palermo denen bölgenin çok hareketli olduğu söyleniyordu akşamları. Saat 10 gibi yemeğe gitmeye başlıyor erkenciler. Çoluk çocuk hem de. Yedik içtik biraz. Çok mu kafamda abartmışım, kış olduğundan mı, biz mi doğru yere gidemedik bilmiyorum ama hayal kırıklığına uğradım biraz. Bir Taksim değildi hiçbir şekilde. Bu arada Ceyda "Hani sokakta entel kovboylar dolanıyordu, neredeler?" diye isyan etti. Anlaşıldı ki benim Peru'dan sonra gözüm dönmüş. O zaman yarın kovboyların pazarına gidelim bari" dedik, yattık uyuduk.

Pazar günü nasıl bir soğuk ve yağmur... Ben sabahtan "Comandante Che Guevara" diye çığırmaya başladım. Ave Maria geçici bir tutkuymuş. Neyse havayı takmadık, yılmadık düştük yola "Feria de Matederos" aşkına. Çok güzel et de yapıyorlarmış diye duyduk.


Uzun sürdü otobüs. Ceyda bir duvarda inek resimleri görünce "Yaklaşıyoruz herhalde"dedi. Kasaptı orası... Olmayan et kokularını bile almaya başladık. Zaten pazar yerinde de devamlı yiyip içtik. Kahve içecek sıcak bir yer bulamayınca biraya dalarak başladık güne. Ortada kovboy müziklerini çalıp dans ediyorlardı deli gibi.


Kalabalık değildi tabii hava durumu nedeniyle. Birçok tezgah da boştu ama biz yine alışveriş bile yapmayı becerdik.

Neyse bunları geçelim. Derken nasıl adlandıracağımı bile bilemediğim, içeride müzik çalan bir mekanın önünde bulduk kendimizi. Sanki alacakaranlık kuşağına bir geçiş yaptık. Hala o yerin gerçek mi hayal mi olduğu konusunda şüphelerim var. İyi ki iki kişiydik. İnanılmaz kötü sesiyle şarkı söyleyen bir adam, yanında şarkıların sözlerini bilmeden eşlik etmeye çalışan bir kadın, beyazlı kırmızılı ev elbisenin üstüne kürk giyip kalın kelebek gözlük takmış bir teyze... İki teyze, üç teyze... Hepsi birbirinden ilginç. Kiminin saçlar 1920'de yapılmış öyle sanıyorum ki. Ve dans eden amcalar ve dedeler. Toplam zaten 10 kişi falan var. Bir de biz. Herkes birbirini tanıdığı için misafir olarak dikkatleri üstümüze çektik ister istemez. Bir de güzel kazıklanarak hayatımızın en pahalı kolasını içtik. Değdi ama . Ceyda'nın birçok hayranı oldu. Biri 90 yaşındaydı sanıyorum. Ceyda pek yüz vermedi ona. :( Bir de 20'lik vardı. Saçlarını punk modeli jöleleyip kazaklarını çıkardı Ceyda için. Sonra da kıvırmaya başladı bildiğiniz. Allahtan şarkıcı bana serenat yaptı da, kıskançlık krizine girerek olay çıkarmadım. Neyse Ceyda kovboy kısmetlerinden de mutlu olmadı. Öyle olunca donarak döndük sıcak odamıza.

Boca ve Tango da yarına...


















Wednesday, June 13, 2012

Buenos Aires - İlk İzlenimler, Birkaç Gözyaşı ve Dünyayı Turlayan Gemi

Şehirdeki birinci saatimde "Fransa'yı, İtalya'yı ve İspanya'yı karıştırsan işte böyle bir yer olur" dedim, sonradan öğrendim ki bu 3 milletin göçmenlerinin torunlarıymış bu halk. Her taraf İtalyan lokantaları, muhteşem kafeler (ve kahve çok güzel), birbirinden çekici tatlıcılar, İtalyan dondurmacıları ve yer yer Paris'i hatırlatan binalarla dolu. Dil de İspanyolca...  Gezimin en Avrupalı durağı, orası kesin. İyi bir mola gibi geldi. Buenos Aires'i birinci saatte anladığımı sanmak tam bir gerzeklikmiş oysa.

Arkadaşım Ceyda'nın bu Cuma bana katılmasını beklediğimden ve turistik aktiviteleri hafta sonuna sakladığımdan günlerimi sokaklarda yürüyüp Buenos Aires'i tanımaya çalışarak geçirdim. Burası senelerdir gelmek istediğim bir yerdi ama gelince o kadar da ilginç bulmadım ilk başta. Dünyanın her tarafındaki bütün büyük şehirlerin ortak bir enerjisi ve birbirine çok yakın düzenleri var. O yüzden içlerine karışıp kendilerine has karakterlerini çözmek gerek. Turist olarak kaldıkça biranın sadece köpüğünü içmiş, gerisini bardakta bırakmış oluyorsunuz. (Ne güzel benzetme yaptım) Ben de böyle bir uğraşa girdim. Fotoğraf bile çekmedim doğru düzgün. Yürüdüm, bakındım, konuşmaya çalıştım, yedim ve içtim (kahve).

Daha uçaktayken insanların güzelliği dikkatimi çekti. (Şimdi tüm Peru halkından özür diliyorum) Peru'dan sonra da böyle gelmiş olabilir (Benim zevkime göre tabii). Akdeniz insanına buranın havası, suyu, eti yaramış. Kovboy toplum zaten. Tüm filmlerdeki yakışıklı kovboylar entel dantel havalara bürünmüş halde sokaklarda yürüyorlar kızlar, bilginize.

Kahve kokuyor sokaklar. Öyle elde dolandırılmıyor. Oturup içiliyor. Öğlen yemekleri uzun uzun yeniliyor, bazen şarap da işe dahil oluyor. Hafta içi akşamları bile herkes sokaklara akıyor. Saat 10'dan sonra gece başlıyor ve bol miktarda pizza ve bira tüketiliyor. Sudan ucuz.

İnanılmaz sayıda cins cins köpek var. Daha az çocuk... Devletimiz oraya da yardım elini uzatmak ister mi acaba?

Her yerde tango reklamları. Hafta sonu sokak tangosu izledikten sonra daha çok bahsedeceğim bu konudan. Dikkat ettim çok insan çarkı söylüyor kendi kendine. Sokakta sevgilerini her türlü ifade etmekten kaçınmıyorlar. (Meksika kadar olmasa da) Güzel ve aşık gözüküyorlar. Yemyeşil parkları, şık caddeleri, özenli kıyafetleri var. Ve birkaç adım sonra...

Birkaç adım sonra sanki Mahmutpaşa'dasınız. Sesler yükselmeye, insanlar alevlenmeye başlıyor. Metro treni 1800'lerden, otobüsler 1970'ten kalma gibi. Akşam eve yürürken çöpten ailecek kağıt toplayanları görüyorsunuz. Kaldırımın her girintisinde bir yatak ve bir sürü battaniye var. Bazen de köpekler... Ve çocuklar... O şık kafelere, ucuz büfelere, ulaşım araçlarına, her yere insanlar girip bir şeyler satmaya çalışıyor.  Kimse bir şey demiyor, kovmuyor diye şaşırdım önce. Ama sanırım yüzleri yok. Ülkenin 3'te biri fakirlik sınırının altında. Son ekonomik krizlerle insanlar evlerini kaybetmiş, kendilerini aç bulmuşlar. Bugün ufak bir kafede sandviç yedim. Bitiremedim ama, içinden peynirlerini çıkarmış olduğum yamuk yumuk bir parça kaldı tabağımda. Bir adam tepesinde bir çocuk bir şeyler satıyor yine. Düzgün giyimli çok. Yok dedim. "Sandviçi alabilir miyim?" dedi. Anlamadım tabii ben bunu bayağı bir. Neyse "Al" dedim tabii. Dondum kaldım. Adam gittikten sonra gözlerimden yaşlar süzüldü. Belki Türkiye'de görmek istemeyip uzak durduğumdan, bu yolculuktuysa hep içinde olduğumdan bu tip insan dramları beni çok sarsmaya başladı. Öyle görüntüler var ki aklımda Hindistan'dan, Peru'dan, Kamboçya'dan, Dominik'ten, Amerika'dan... (Bu arada bu gözlerden yaş akması iyi taktikmiş, hemen yan masadaki yakışıklı çocuk konuşmaya başladı.)

Devamlı protesto halindeler. Buranın da Cumartesi anneleri var, "Mayıs Meydanı Anneleri" Ülkede 1976-1983 arası kayıplara karışan 30000 kişinin olduğu iddia ediliyor. İnanılmaz bir sayı. Bu memleketinin de yakın tarihinde çok büyük acılar var. Belki metrodaki hüzünlü gözlerin ardında biraz da bu yatıyor... Ve bunu düşününce yine gözlerimin sulanmasına engel olamıyorum...

Bir de Falkland adası muhabbetleri var ki o konuya girmeyeyim. Bizim Kıbrıs durumu gibi. Ama tam da değil. Ada halkı muhabbetin dışında. Arjantinliler ve İngilizler didişiyorlar... (Anladığım kadarıyla) Arjantinlilerin adayı işgal girişimlerinin 30. yılıymış. Savaşta ölenler için eylem yapıyorlar meydanlarda (Yine anladığım kadarıyla)

Boca'ya yani asıl ateşli mahalleye henüz gitmedim. Tehlikeli olduğunu söylediler. Elimden tutsun diye Ceyda'yı bekliyorum. Para isteyen olursa Ceyda'yı bırakıp kaçacağım. Ah et konusu! ET! Arjantin'de
biftek yememiş birisi, biftek yememiştir bana göre. Öyle böyle bir olay değil. Tokyo balık pazarında yedeğim suşiden sonra ilk defa bir lokmayla böyle kendimden geçtim. Neyse ki kolesterolüm iyi...

Peron ailesi, turistik mekanlar, parklar, Recoletta mezarlığı, tango, gece hayatı, Ceyda gibi daha eğlenceli konuları yazacağım bir sonraki yazımda.

Şimdi bugün ziyaret ettiğim gemiyi düşünerek uyuyacağım. Arjantin'in dünya turu yapmış ilk gemisi... Herhalde her turist gibi üzerinde durduğum 10 dakikada fırtınalar atlattım, korsanlarla savaştım, bana ihanet edenleri ayaklarından bağlayıp suya sallandırdım. Sonra da halatları kestim. (Bütün turistler bunu düşünmüştür değil mi?) Demir tabaklarda patates yiyip şarap içerken kadınlardan bahsettim (Eh kadın yokmuş gemide, erkek oldum ben de.) Kaptanın fotoğrafı vardı, sevmedim. Görüntü olarak Tenten'in dostu Kaptan Haddock'u seçtim kendime (Cem arkadaşıma selam yolluyorum) Güneşli bir günde uçsuz bucaksız okyanusa baktım sonra, bacaklarımı üçgen yapıp, ellerimi arkadan kavuşturarak "Bu dünya turunu tamamlayacağız" dedim.