Saturday, November 24, 2012

Yolculuktan Geriye Kalanlar - Yükseklikle Barış

Sanırım bu yolculuk sayesinde bir fobimi yenmişim...

Yükseklik korkum üstüne çok yazdım takip edenlerin bildiği üzere. Döndüğümden beri de yükseklerle işim olmamıştı. Ta ki Braşov'a gidene kadar. (Yoksa oldu da ben mi fark etmedim bilmem). Tampa dağına çıkmak için teleferiğe bineceğiz. Ben dırdır ediyorum arkadaşıma "Korkacağım kesin bundan" diye. Baştan kendimi şartlıyorum ama yine de oraya çıkmama gibi bir opsiyonu değerlendirmiyorum tabii. Korka korka olsa da çıkıp manzaraya bakacağım. Hastayım ve huysuzum bir de o gün.... Neyse bindik. Ben de sıfır korku. "Pek korkunç değilmiş bu" dedim. Üstünde durmadım.

Geçen gün annemleyim. Bir noktadan manzaraya bakıyoruz. Annem "Ben o kadar yaklaşamayacağım" dedi. Ben de hiç panik yok. "Allah Allah ben de korkar mıydım bundan önceleri?" diye düşündüm. Ama çok yüksek bir yer değildi. Yine üstünde durmadım.

Dün akşam, manzarayı daha iyi göreceğim diye 14. katın balkonundan sarkarken buldum kendimi. "Ben neden korkmuyorum?" dedim arkadaşıma. "Brezilya'daki şelaleler sana iyi geldi herhalde" dedi gülerek...

Yükseklik korkusu öyle bir şey ki bilmeyenlerin anlaması çok zor. Birden bir güç bedenizi esir alıyor, kanınız çekiliyor, ciğerleriniz uyuşuyor ve hareket edemiyorsunuz. Büyük ihtimalle halen böyle bir gücün esiri olabilirim. Ama yükseklik bir fobi olmaktan çıkmış benim için...

Arjantin'deki şelaleler mi, Dominik'teki teleferik macerası mı, zipline'la Tarzancılık oynamam mı, Meksika'daki piramitler mi, yoksa Peru'da, İnka yollarında yapılan yürüyüşler mi beni iyileştirdi bilemiyorum... Belki de bunlardan bağımsız olarak, "Ay korkmuyor musun?" denilen bir işi becermiş olmamın tatmini beni bazı konularda daha cesur yapmıştır.

Bu yazıyı yazdım çünkü tek başına yolculuğa çıkmak isteyen ama korkularından dolayı çekinenlere hiç durmayın, gidin demek istiyorum... Yolculuk sırasında insan kendini zaten ölümsüz sanıyor ve bu sanrı demek ki tedavi de edebiliyor... (Çok abartmayın tabii)

İlk fırsatta kuğuların ve horozların arasından yürümeye çalışacağım... Bakalım o fobimi yenmiş miyim.... :S

Monday, October 1, 2012

Yeni Adresime Beklerim

Eveet ben bu yolculuğun içinde biraz takılıp kaldım sanırım. Döndükten sonra beyazlamış ve uzamış saçlarımla dolanma konusundaki ısrarım, ve iki günde bir yıkanmaktan renkleri solmuş kıyafetleri giymek hususundaki inadım da ancak bu şekilde açıklanabilir.

Hep aynı tür kabus görüyorum. Havalanına gidiyorum. İstanbul'a dönmem gerek. Dönemiyorum. Adımı yanlış yazdıkları, kapıyı bulamadığım falan oldu ama pasaport kontrolündeki memur bana hediye verecek diye uçak kaçınca sevgili bilinçaltımla bir konuşma yapma ihtiyacı hissettim. Bu durumu da arkadaşım Başak'la paylaştm. "Duygu bence sen daha geri dönememişsin, ruhun burada değil" dedi.

Ve kabuslarım bitti. (Umarım)

Yeni bir başlangıç zamanı. Taşındım, beklerim http://kahramanduduk.blogspot.com/

(Bu kadar "yeni yeni yeni" reklamından sonra yeni blogdaki ilk yazımı okudum. Yine sadece yolculuktan bahsetmişim, farkında değilim. Düdüğüm işte, affedin )

Wednesday, August 22, 2012

5 dakikada 166 gün...

Döneli bir ayı geçti...

Kendimi bir masalın içine girmiş de çıkmış gibi hissediyorum. Bir koku, bir şarkı, bir cümle bazen beni kilometrelerce öteye, tek bir andaki tek bir duyguya götürüyor. Gerçek mi rüya mı bilemiyorum...

Böyle bir ruh hali, hoşgeldin beşgittin muhabbetleri,  günlük kargaşa ve "Peki ya şimdi ne olacak" sorusu kafamda çalkalanırken "galiba tutunamayacağım" diye paniklemeye başlamıştım. Hiç tanımadığım insanlardan gelen destek mesajlarıyla coşup, köstek mesajlarıyla da yerin dibine giriyordum. Zaten kırılgan bir insanım, iyice hassas oldum anlayacağınız. Hatta hayatımda ilk defa uyku problemi çektim. Böyle delirmeye hiç gerek yokmuş halbuki. Yolun bana öğrettiği en büyük dersi, kendime gerektiğinde "dur" demeyi unutuvermişim...

Sonra durdum. Nefes aldım. Şimdi her şey yerli yerine oturuyor. İş güç bakmaya, Türkiye gündemine küfretmeye (gerçi bunu hiç bırakmamıştım), "ay saçım beyazlamış nasıl insan içine çıkacağım, kilo da aldım" gibi saçma dertlere üzülmeye, gideceğim bir konser için deli gibi heyecanlanmaya başladım. Boğazdaki yunuslar,  Selimiye koyunun şeffaf denizi, Ankara'nın bozkırı :) da bana iyi geldi sanırım. Deli gibi yedim içtim bir de üzerinize afiyet...

Hayat güzel yahu, şımarık üzüntüler için de çok çok kısa... Hem saçma bir romantik komedi izliyorsunuz mesela, John Cusack oynuyor. Daha önce rol aldığı High Fidelity geliyor aklınıza, oradan da kitabın yazarı Nick Hornby'ye uçuyor düşünceleriniz. Kütüphanenize dalıp kendisinin bütün kitaplarını halının üstüne seriyor, sonra da sevdiğiniz bölümlerin içinde kayboluyorsunuz. Evde olmak mutluluk veriyor... Size ait bir dünya çünkü ev. Küçük şeylerden keyif almak.... İçinde bulunduğum durumdan keyif almak... Bunlar için düşmemiş miydim yola? (Keşke Dosteyevski'den falan örnek verseydim ya, kültür seviyemi bir kez daha ortaya sermiş oldum, bir sonraki paragrafta toparlamaya çalışacağım)

Ama yanlış anlaşılmasın, "ev kadını"da olmadım. Ailemin sağlığı, huzuru dışında "kendin için tek bir dilek hakkın var" dense bir tur daha atmayı seçerim. Nick Hornby kitapları yerlerine kaldırılıyor çünkü. Koltuğumun daimi arkaşları Corto Maltese hikayeleri, Gregory David Roberts'ın Shantaram'ı, Özcan Yurdalan'ın Sarı Otobüs serisi bugünlerde. Bazen Hint ezgileri, bazen Carlos Gardel'in tangolarını dinleyerek gözümü tavana dikip hayali maceralar yaşıyorum...

Galiba en büyük korkum eski alışkanlıklarıma dönüp bu yolculuğu unutmak... Bunu engellemek için de yol boyunca çektiğim görüntülerden oluşan 5 dakikalık bir video hazırladım. Günde kaç kere izliyorum, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Sigur Ros da güzel parça yapmış Allah için... Benimle 5 dakikada hızlı bir tur atmak isterseniz siz de, tıklayın alttaki linke... Sonra da toparlanın düşün yollara... Ne zaman gitti tren demeyin...






Wednesday, July 18, 2012

Bir Tur Atıp Geldim

Ve İstanbul... Keşke size uçak alçalırken nasıl romantik duygular içine girdiğimi anlatabilseydim ama uyuyordum. Ya da pasaportumu damgalayan genç kardeşimizin "Ooo Duygu Hanım hoş geldiniz, biz ailecek sizi takip ettik" dediğini yazabilseydim ancak o da kısmet değilmiş. Değilse biliyorum ki tüm Türkiye beni bekliyor heyecanla... Tanınmamak için güneş gözlüğüm ve Indiana Jones şapkamla çıktım dış hatlar terminalinden...  Ona rağmen magazinciler yakaladılar, başladılar soru yağmuruna tutmaya...


-Duygu nasıl hissediyorsun?
-İyiyim, biraz yorgunum... (Çok yorgunum aslında. Ama bünyem yolculuğun sonuna geldiğimi anlayamadı. Uçakta uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken "Nerede kalacağım şimdi" diye saniyelik panik yaşamam ve sonra "Eve dönüyorsun Duygu" diye kendime tokat atmam da bu sebeptendir. Yanımdaki aile biraz korkmuş olabilir. Ama ben de onların ciyaklayan çocuklarından korktum. Her neyse gözlerim kapansa da yerimde duramıyorum. Ama salak gibiyim. Bön bön bakıyorum. Beynim "off"a almış kendini de kemiklerim otomatik olarak yol almak istiyor sanki.)

-En çok nereyi sevdin?
-Los Angeles hariç her yeri çok sevdim. (Bu soruya belki bir ay, belki bir yıl sonra, ve yine BELKİ bir yanıt verebilirim. Şu anda tüm yaşadıklarım birbirine girmiş durumda. Bu yolculuğu parçalara bölmek imkansız gibi geliyor. Umarım bu tip seyahatlere çıkma fırsatını yeniden bulurum da,  "Hangi seyahatini daha çok sevdin" gibi sorulara cevap vermem gerekir.)

-Değiştin mi?
-Bilmem, zaman söyleyecek. (Nasıl değişmemiş olabilirim ki? Kendime daha çok güveniyorum bir kere. Karşıma çıkan her engelde "Tek başıma dünyayı gezdim, bundan mı çekineceğim?" diyebileceğim. Hayalimi gerçekleştirmiş ve çok yer görmüş olmanın gazıyla ukalalaştım ayrıca. Arkadaşlarımı şimdiden uyarayım.  Daha iyi bir insan oldum ama...

Gözlerimi kapatınca Hindistan'da yürüdüğüm bir sokağa gidiyorum bazen. İki tarafında yerde insanlar yatıyor... Ve çöpler... Ve yüzlerinde açlık... Ve bu durumda bile ben yuvarlanınca bana yardım edişleri... Güler yüzleri... Kirli ama rengarenk ve uyumlu kıyafetleri... Ve güzellikleri... Ve kaosun içindeki düzenleri... Veya Kamboçya'da koşup oynarken mayınlara basarak sakat kalmış çocukları düşünüyorum. Bir ülkenin kendi kendini yok etme girişimini... Ağaçlara vurularak öldüren bebekleri ve hala yağmurdan sonra toprağın üstünde beliren kemikleri... Tüm dünyanın gözlerini kapadığı bu katliamda ülke nüfusunun en az üçte birinin korkunç şekilde öldürülüşünü... Ve bu acı dolu yakın geçmişe rağmen insanların güler yüzünü kaybetmeyişlerini... Yüzen evler arasında köylülerle yaptığım nehir yolculuğunda el sallayan çıplak çocukları... Sonra dünyanın öbür ucunda, Peru'daki Titikaka gölünde gördüğüm yüzen adaları düşünüyorum. Yaklaşık 4000 metre yükseklikte yoklukta verilen yaşam mücadelesini... Evinde kaldığım köylülerin yaşamlarındaki sadeliği... Ve sömürgeciliğin korkunç yüzünü... Yapılan soykırımları...  Bir memlekette "Neden hiç yerli tipli insan yok?" diye sorduğunuzda aldığınız insanlıktan nefret ettiren cevapları... Ve bütün bunlara rağmen dünyanın her tarafında hala "Beyaz" rengin ne kadar önemli sayıldığını... Sonra su bulamayan insanların yanına kurulmuş süslü binaları... Ve bu süslü binaların sakinlerinin su bulmaya değil insanları yollamaya yönelik arayışlarını... 

İşte gözlerimi kapadığımda bütün bunlar kafamda dalgalanıyor. Tüm hüzünlerden bir parça içime aldım. Böyle bir yolculuğa çıkan her normal vatandaş daha iyi bir insan olur, buna eminim. Çevremdekiler farklı düşünebilirler ama... Daha önce herkesin problemini kendime dert eden ben, bütün gördüklerimden sonra minik detaylara vahlayarak kendimi hırpalamanın gereksiz olduğunu fark ettim. Çünkü dünya iyi insanların çoğunlukta olduğu ama kötü insanlar tarafından yönetilen bir yer. Ve ilerlemek için ilk önce bunları birbirinden ayırmak, sonra gereksiz hüzünlere "hayır" diyerek önemli problemlere doğru yürümek gerekiyor. İnsanoğluysa genelde bunun tersini yapmaya meyilli. Hem daha kolay olduğu, hem de kendini daha çok sevdirebildiği için...

Başka ne konularda değiştin derseniz, sakinleştim. Sanki daha önce içimde bir savaş vardı, şimdi durdu. Hayatı akışına bırakmak gerektiğini anladım. Bazı özelliklerimi hiç sevmiyor, değiştirmek için çok hırpalıyordum kendimi. Buna bir son verdim. Kendimi olduğum gibi kabul etme yönünde en azından bir adım attım.

-Aman ne güzel yaptın. Peki kendinle ilgili daha önce bilmediğin, yeni keşfettiğin bir şey?
-Vahşi hayvanlara karşı olan sevgim ve salaklık boyutundaki korkusuzluğum.

-Hiç eve dönmek istedin mi?
-Hayır. (Bu yolculuk her zaman çok kolay olmadı. Bazen çaresizlikten, bazen yorgunluktan, bazen kızgınlıktan gözyaşlarıma engel olamadım. Arada durup "Ulan ben neredeyim?" diye sordum. Küflü odalarda uyudum. Ama hiçbir zaman geri dönme fikrini aklıma getirmedim. "Bunlara sonra gülerim" dedim. Kötü anımda yanımda duran insanı tanıdığım için mutlu oldum. Bir sonra göreceğim yerleri hayal ettim. Bunların da yolculuğun bir parçası olduğunu zaten daha en başında kabullenmiştim. Macchu Picchu'dan inerken ayak tırnaklarım morardı mesela. Acıma bakarak "Olsun bunu gördün ya, ayak tırnakların da düşsün, ne yapalım" dedim. (Ama düşmediler)

-Böyle bir yolculuğa çıkmayı düşünenlere önerilerin var mı?
-İmkanınız varsa hiç durmayın çıkın. İmkan derken parayı kastetmiyorum. Ben biraz şımarık dolandım ama parasız pulsuz o kadar çok genç dünyayı geziyor ki! (Genç de değilim zaten)... Birçok ülke vize de istemiyor. Eğer pasaport alacak durumunuz varsa maddi imkanlar dert olmamalı. En azından dürüst olarak şu soruyu cevaplayın "Beni engelleyen gerçekten içinde bulunduğum durum mu yoksa korkum mu? Ben ki çok korkak yapıda biriyim, bu işin içinden çıktım. Kafamın bu kadar havada olmasına rağmen tek parça olarak döndüm. Herkes yapabilir.

-Bundan sonra ne yapacaksın?
-Bakalım...

-Başlarken birçok insana teşekkür etmişsin, bitirirken teşekkür etmek istediğin kimse?
-O kadar çok ki! Aileme bir kere daha teşekkür etmek istiyorum mesela. Beni özgür bıraktıkları için.. Her şekilde bana destek oldukları için... Ve beni devamlı merak etseler de bana çaktırmadıkları için... (Meksiko ve Rio harici, ama o kadar da olur. :)
Sonra beni en iyi şekilde ağırlayan arkadaşlarım Sandipa, Sanu, Indranil, Tulsi, Elsa, Martin, Masako, Suna ailesi, Tuck ailesi, Hilda ve Andreia'ya,
Ve bana katılmak için onca yol uçan Helin ve Ceyda'ya...
Ve yol boyunca tanıştığım güzel insanlara...
Ve bloguma tıklayarak benimle yolculuk yapan herkese ... Onlar sayesinde hiç yalnızlık çekmedim.

-Peki Duygu, iyi dinlenmeler o zaman.


İşte böyle, röportajımı verip annemi kucakladım. Sonra da eve gittim. Yatağım ne rahatmış! Su da sıcak akıyor :) Küçük şeylerin değerini daha iyi anlıyorum. Şimdilik blogumu takip etmeye devam edin! Daha koyacağım fotoğraflar var. Ve belki söyleyeceğim birkaç şey de olur...

Hayalimi gerçekleştirirken yanımda olduğunuz için bir kez daha, ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM!...



Sunday, July 15, 2012

Bitirirken...

İstanbul'daki son gecemde yazdığım yazıyı okudum - Haydi Bismillah.  O zamanki heyacanıma gülümsedim.  Şimdi de bir şeyler karalamak istiyorum ama ilk defa bu kadar zorlanıyorum.
Beş buçuk ay hem çok hızlı hem çok yavaş geçti. Yoldayken başka bir boyuta geçiyorsunuz, zaman kavramı farklılaşıyor. Öncesi nasıldı unutuyorsunuz.
Yarın İstanbul'a doğru yola çıkıyorum.
Aileme sarılacağım, arkadaşlarımı göreceğim, şimdi değerini daha iyi anladığım İstanbul'a kavuşacağım için mutluyum.
Yolda olmanın verdiği özgürlük duygusundan, sürprizlerden, farklı dünyalardan uzaklaşacağım için de üzgün...
Ve yorgun...
Ve gururlu...
Ve meraklı...
Ara ara da hiçbir şey hissetmiyorum bu durumla ilgili.
O zaman bana iyi yolculuklar!

Friday, July 13, 2012

Rio de Janeiro - Tepeler, Plajlar ve Favelalar...

Evet Rio maceralarımı yazmamak için  çokça bahane ürettiğimi fark ettim. Farkındaysanız 2 yazıdır kendisini övüp size sevdirmeye çalışıyorum. Özellikle aileme. Nitekim bir hafta önce...
Annem: Bundan sonra nereye gideceksin?
Ben: Rio'ya
Annem : Rio'ya?
Ben: Hı hı
Annem: Tek başına mı?
Ben: Hı hı
Annem: Kaç gün kalacaksın? (Kaç gün merak edelim?)
Ben : Henüz bilmiyorum (Merak etmeyin)

Rio'daki ilk günüm...
Annem : Bak tek başına gezme, turlara katıl, iyi bir yerde kal, cimrilik yapma
Ben: Hı hı, fotoğraf makinemi yanıma almadım (Tedbirliyim)
Annem : Bak orası tehlikesiyle meşhur.
Ben : Ama o turistleri ilgilendiren bir durum değil. Genelde uyuşturucu işindekileri doğruyorlar (Evet kullanmamam gereken bir kelimeydi)
Annem: Turlarla gez tamam mı? (Hala "tamam" demedin, bekliyorum)
Ben: Hı hı, merak etmeyin.

5 dakika sonra
Babam: İyi misin?
Ben : Evet evet iyiyim gayet
Babam : Tama kendine dikkat et oralarda
Ben: Hı hı

(Babalar daha az konuşur bildiğiniz gibi)

Neyse işte bu konuşmalardan sonra ben pek söz dinlemedim. :( Ancak hep sora danışa hareket ettim ve son gün dışında fotoğraf makinem hayvan gibi olduğundan yanımda taşımadım. (Aslında böyle durumlar için bir de ufağını bulundurmak gerek. Tek kullanımlık bakındım ama göremedim, telefonumla çektim) Önemli olan "Turistim" diye insanların gözüne sokmamak, altınlarla gümüşlerle dolanmamak ve rahat davranmak. Bu şekilde sokaklarda elinizi kolunuzu sallaya sallaya yürüyebilir, otobüslere, dolmuşlara binebilir, gerçek Rio'yu daha yakından tanıyabilirsiniz. Beni zaten Brezilyalı sanıyorlar ağzımı açmadıkça, çok sarışın değilseniz siz de Brezilyalı damgası yersiniz.  Bunun tek kötü yanı devamlı birilerinin muhabbete girmeye çalışması. Ben de hödük hödük bakıyorum... Bir de bu şehirde Lima'nın ve Meksiko'nun tersine (ve hatta İstanbul'un) taksi güvenli. Kendinizi kötü hissettiğiniz an durdurun sarı araçlardan birini, otelinize geri dönün... Ve yine İstanbul'un aksine, kadın turist olduğunuz için iki de bir tacize uğramıyorsunuz. Buranın kadınları hem çok güzel, hem de istedikleri gibi giyinme özgürlükleri var. Devletimiz gelip el atarsa iyi olur. Biraz inceledim adamların bakışlarını. Mesela işi gereği çıplaklığı biraz abartmış bir hanımcağızın üzerindeki iki parça kumaş sadece vücudunun zaten iri olan iki yerini daha da büyütüp kaldırmaya yarıyor. Dibinden geçen adamların en ufak dikkatini çekmiyor. Bu gözlemlerimi "kadınlar bizi tahrik ediyor, o yüzden taciz ediyoruz, hepsi onların suçu" diyen dallama ötesi "biip" "biip"lerin burun deliklerinden içeriye sokasım var. Düşünürken sinirlendim ağzım bozuldu, kusura bakmayın.

Benim yaptığım turistik aktivitelere gelelim. Şu meşhur İsa heykeline gitmekle başlamıştım maceralarıma. Çünkü kaldığım hostelim dibindeydi ve sabahın köründe geldiğim için check-in yapamamıştım. Manzara inanılmaz. Bir milyon fotoğraf görseniz de yetmez, gitmeniz gerek. Ama İsa heykeli neden dünyanın yeni harikalarından biri sayılıyor anlam veremedim.


Gerçi 3 yazıdır kendisinden bahsettiğime göre bir hikmeti var..  Çıkabileceğimiz başka bir tepe daha var. 55 real bayılarak teleferikle Rio'nun başka bir simgesi olan Pao de Açucar'ın zirvesine ulaşmak mümkün. Teleferikle aram iyi değil benim.


Biraz başım döndü. Manzara yine muhteşem. Bir de tam önünüzden uçaklar keskin bir dönüş yaparak alçalıyor ve iniyor. Sanırım bir saatten fazla uçakları izledim.

Elbette Copacabana ve Ipanema plajlarına  bol zaman geçirdim. Özellikle gün batımında ikisi de muhteşem oluyorlar. Havanın kötü olduğu zamanlarda her 50 metrede bir adamla karşılaşıyorsunuz. O zaman doğanın keyfini çıkarıyorsunuz. Güneşliyken de iğne atsanız düşmüyor. O zaman da kalabalığın keyfini çıkarıyorsunuz. Her telden, her gelir grubundan, her ırktan insan var. Normali, turisti, delisi, fahişesi, hırzısı, uykucusu hepsi çoluk çocuğuyla sahilin keyfini çıkarıyor. Hep beraber voleybol oynanıyor, iplerin üzerinde yürünüyor, dalgalarla boğuşuluyor. Ben Copacabana'yı daha çok sevdim. İki plaj da halk plajı ama Copacabana daha geniş ve daha renkli geldi. Ipanema semti buranın Etileri. Bir yığın  yeme içme mekanı ve pahalı dükkan bulabilirsiniz. Keyifli aslında da Rio'nun gerçeğinden uzak... Yine de kesin gidilip görülmeyi, güneş orada batırılmalı... Ayrıca çok güvenli olduğundan birçok kalacak yer de Ipanema'da. Bir de bu şarkı gelsin o zaman size...


Neyse "hiç mi korku dolu anlar yaşamadın?" diyeceksiniz. Korku denemez de bir gün biraz panik oldum. Buranın bir tepe üzerine kurulu Santa Teresa diye bir semti var. Rio'nun Cihangir/Galata'sı diyebiliriz. Akşam "cool" takılıp iyi müzik dinlemek, gündüz de manzaranın tadını çıkararak eski sokaklarda güzel evlerin arasında güvenli bir şekilde yürümek için ideal. Yalnız ben biraz fazla gaza geldim. Semtin şehir merkezine yakın tarafında Şili asıllı bir artistin emek emek seramiklerle, aynalarla süslediği merdivenler var. Onu bulayım derken kayboldum, dağ tepe yürümem gerekti. Ama burada sorun yok. Geri döndüm. Bu sefer otobüse bindim, Rio Katedrali'ne gittim. Hiç gözünüzün önünde eski bir bina canlanmasın. İnternetten çaldığım fotoğraflara bakabilirsiniz. 


Ve bu demir yığını hayatımda gördüğüm en büyülü dini mekanlardan biri. Neyse "vay anasına" falan diyerek dolandım içinde. Sonra haritaya baktım hazır kutsal alandayken. Benim merdivenler çok yakın. Yine kayboldum tabii. Yalnız bu sefer kaybolduğum sokaklar pek tekin görünmedi gözüme. Sokakta tek başına oturan üstü başı dağılmış pek çok adam vardı. Ve çöp yığınları. Baktım polis turluyor. Rahatlamaya çalıştım. Yine bütün sakinliğimle yürüyüp merdivenlere ulaştım.


Sonra da aynı gazla otele kadar tırmandım (ciddi bir yokuş). Ama o kadar da sakin değilmişim. Artık nasıl yürüdüysem 2 gündür bacağım ağrıyor. Neyse kaybolduğum alan Centro - Lapa arası. Lapa geceleri inanılmaz renkli olan, milletin sokakta dans ettiği, gidilesi bir yer. Ancak gündüz çok tenha. Ana caddesinde problem yoktu da, ara sokaklar kötü... Belki de bana öyle geldi.

Son günümün önemli aktivitesi de favela turuydu.


Evet en sonunda bir tura katıldım. Beklediğim kadar ilginç değildi ama yine de bayağı bir aydınlandım. Hayatında gecekondu görmemiş batılılar şaşkın şaşkın baktılar. Rehber uzun uzun Brezilya'daki gelir dağılımın adaletsizliğini anlattı. Sonra 70000 kişinin yaşadığı en büyük favelaya gittik. Her tarafta elektrik kablosu var ve hepsi birbirine girmiş durumda. Nasıl bir sistem anlamak zor. Evler de böyle iç içe. Sokak yok zaten. Favalelar tepelere kurulduğundan labirent gibi dar merdivenlerden ve tünellerden geçerek ulaşım sağlanıyor. Biraz orta çağ mimarisini andırıyor ama o zamanın insanı altyapı ne demek biliyormuş. Bunların en büyük problemi kanalizasyon ve çöp... Değilse her evde uydu bile var... Tepeden favela manzarası çekebileceğimiz bir yerde durduk. Aşağıda bir okul var. Hıyar Amerikalı bir kız "Bu özel okul mu?" diye sordu. Rehber şaşkınlıktan cevap veremedi. Üniforma giydikleri için sormuş, onlar da öyle çünkü. Kıt beyinli, insanlar çöp içinde yaşıyorlar, ne özel okulu... Buranın biraz ana caddesinde takıldık. Sonra başka bir favelaya gittik. Turdan kazanılan parayla desteklenen, çocuklarının okul sonrası zaman geçirmesi için açılan bir merkezi gezdik. Sonra da favelanın içine daldık. Bu favela hükümet tarafından tanınmakla kalmamış, aynı zamanda örnek bölge olmuş. 




Çeteler de çöpler de temizlenmiş. Evler aynı evler tabii... O ara sokaklarda çete savaşı arasında sizlere ömür olmak harbi çok kolay. Bizi silahlı adamların dolandığı favelalara götürmediler tabii. Ama durum daha iyiye gidiyormuş. Artık işçi sınıfını kilometrelerce öteye atamayacaklarını, favelaları yıkmaya çalışmak yerine bir şekilde yaşanılır alanlar haline getirmeleri gerektiğini anlamışlar. Bazılarında polis merkezleri bile açmaya başlamışlar. Büyük favelada bir ara Mcdonals bile açılmış da, önünde çete savaşı çıkınca tırsıp kaçmışlar. Aynen Mumbai'nin slumları gibi Rio'nun favelaları da çok ilginç alanlar. Okumuş etmiş ama iş bulamamış insanlar da buralara yerleşiyor. Yepyeni bir başlangıç yapmak isteyenler de. Kimsenin hayat boyu biriktirilen kağıt parçalarıyla, bilgisayar kayıtlarıyla ilgilenmediği bir yer... Düzen dışı düzen... Şehir içinde şehir...

Bu arada Rio'da konaklama çok pahalı. Normalde otelde kalacak adam bile dorm tipi yerleri tercih ediyor. Herhalde o yüzden sezon dışı olmasına rağmen tüm eğleceli/iyi/merkezi hosteller doluydu. (2 gün öncesine kadar hala yer bulunabiliyordu ama) Sadece benim gibi son ana bırakmayın derim. İki ayrı yerde kaldım. Florianapolis'teki rehberden sonra hostellerin bir tanesinin sahibi de yarı Türk çıktı. Merak etmeye başladım. Buraya toplu bir göç mü olmuş? Kimler, neden gelmişler? Bu konuyu dönünce işsiz kalırsam derinlemesine araştıracağım. 


O değil de yarın Sao Paola'ya gidiyorum... Son durak...













Rio - Suyun Neresi Tuzlu, Neresi Tatlı, Belli Değil...

Rio de Janeiro...  Rio Portekizce nehir demek. Portekizliler buraya ilk geldiklerinde Rio körfezini nehir ağzı sanmışlar, o yüzden böyle isimlendirmişler. Bunu daha önceden merak edip araştırmış, sonra da kendi kendime bayağı bir hihoho sesler çıkartarak gülmüştüm. Ama komik değil. Bu şehir sizi her zaman kandırmaya hazır çünkü... Suyun neresi tuzlu, neresi tatlı, belli değil.


Plaja gidin ve etrafınıza bakın. 2 adam göreceksiniz. Birisi bin senelik mayosuyla güneşleniyor, öbürü son moda sörfçü şortuyla sahilde sportif faaliyetlerde bulunuyor. Hangisi daha zengin? Bilemezsiniz... Paralı insanlar dikkat çekip telef olmamak için özensiz giyinirken, buranın meşhur favela (gecekondu) gençliği her cins insanın karıştığı tek yerde kimliğini belli etmemek adına iyi bir şort (veya çakması) edinebiliyor. Kim fakir, kim zengin, belli değil... 


Sonra favela halkı bedenini satarak, uyuşturucu pazarlayarak, çalıp çırparak yaşıyormuş fikri yerleştiriliyor kafanıza. Aynı zamanda bu halk deli gibi eğlenip istediği gibi sevişiyormuş diye düşünülüyor. Orta sınıf ve zengin kesim de dinine pek bağlıymış sanıyorsunuz. Çünkü büyük ve süslü kiliseler hep tıklım tıklım. Haçlı kolyeleri takmayı pek seviyorlar. Bir de dev bir İsa heykeli var gökte... Favelalardaki kilise sayısı diğer bölgelerdeki kilise sayısını onlarca (yüzlerce değilse) katlıyor halbuki. Kim dindar, kim değil, belli değil...


Bir de işin tehlike boyutu var. Favela halkının güvenliği organize suç tarafından sağlanıyor. Evet çete kavgasında kimvurduya gitme tehlikesiniz var ama onun haricinde kapınız sonuna kadar açık uyuyabiliyorsunuz. Kimse kılınıza dokunmuyor. Bu "özel güvenliğin" silahları polisinkinden daha iyi... Ayrıca polisinde kimin için çalıştığı da belli değil... Anlayacağınız neresi tehlikeli, neresi güvenli, belli değil... Kim dost, kim düşman belli değil... 


Bu liste de böyle uzar gider... Rio eminim insanı her gün farklı şekilde şaşırtabilir, kandırabilir, dalga geçebilir... Muhteşem manzarasıyla hipnotize edip cebinizi saniyesinde boşaltabilir... Caipirinhalarıyla en utangaç insanı sokakta dans ettirebilir... Vahşi denize bakıp hüzünlenen adamı, dalgalarla oynayan gençlerin çığlıklarıyla güldürebilir.


Bu yazıya maceralarımı yazmak üzere başlamıştım ama Rio'nun ruhunu anlatmaya çalışmaktan kısmet olmadı gördüğünüz gibi. Çünkü sanıldığı gibi bir yer değil...